Sidar Ali: Üçüncü Yol mu? Üçüncü İttifak mı?

Demirtaş’ın ‘Üçüncü İttifak’ önerisi, sıcak gündemin en önemli başlıklarından biri oldu. Demirtaş’ın, ‚Cumhuriyetin temel ilkelerine‘ gönderme yapması ise kafaları karıştırdı. Haklı olarak, Kürtlerin yüz yıldır deneyimlediği, “Cumhuriyete dair ‚temel ilkeler‘ korunacaksa, yeni bir ittifaka neden gerek duyulsun ki?” soruları soruldu. 

Üstelik, daha önce Öcalan tarafından dile getirilen ‚üçüncü yol‘ önerisinin ‚üçüncü ittifak‘ fikriyle örtüşmesi, kimilerini sevindirdi, kimilerini ise tedirgin etti.

‚Üçüncü yol‘ ve ‚Üçüncü ittifak‘ önermeleri, birinin diğerini otomatik olarak koşullamadığı, ayrışma noktaları olduğu kadar örtüşme noktaları da olan iki farklı model. Örneğin, ‚üçüncü yola‘ girersiniz ama kimseyle ittifak yapmazsınız veya tercihen dönemsel taktiksel ittifaklar yaparsınız. Keza; bir ‚üçüncü yol‘ tercihiniz olmaz ama bir ‚üçüncü ittifak‘ içinde yer alabilirsiniz. O yüzden tartışmanın öznesi olan Kürtlerin, bu kendi iç tartışmalarında kavramları yerli yerine oturtması gerekiyor.

Uzun süredir Kürtlerin kendi içinde yaptığı bu tartışmanın bu kez Demirtaş çıkışlı olması dikkatleri üzerine topladı. Demirtaş ciddi miydi yoksa bir yerlere mesaj mı veriyordu bunu zaman gösterecek. Ama belli ki HDP’nin kapanma davası, üstüne ‚andımız‘ tartışmalarının Kürtlerde yarattığı reaksiyon, Demirtaş’ta karşılığını buldu.  

Kürtlerin, bu ‚modelite‘ tartışmaları, siyasi akısın evrileceği alan adına umut vadetmektedir. Bu tartışmaların yapılıyor olmasının birkaç sebebi var.

1990’lardan itibaren ayrı örgütlenen ve bağımsız bir özne olarak siyaset yapmaya alışkın Kürt temsili, 2010’lu yıllardan itibaren HDP ile birlikte merkez siyasetin güç ve iktidar mücadelesi içinde buldu kendini. Merkez içi kavgalara dair bir hafızası ve bilgisi olmayan Kürt siyaseti, hazırlıksız yakalandı.

Sınırları, ufku ve kırmızı çizgileri rejim tarafından çizilmiş olan bu iktidar kavgası, ‚Ankaralılaşma‘ etkisiyle, HDP üzerinden Kürt siyasetini de içine çekti. Kürt siyasetini kuşatıp kimliksiz bıraktı ve sistem içi bir aktöre dönüştürdü. 

İki ittifaklı siyaset konseptinde, Millet İttifakı ile yapılan utangaç izdivaç, Kürtlerin tek taraflı özveride bulunduğu, takdir ve taltif görmeyen, Kürdün varlığının ve fikrinin görünmez kılındığı marazlı bir durum yarattı. 

İçerde otoriterliğin, dışarda ise ‚askeri diplomasinin‘ sınırlarını zorlayan iktidara karşı, geleceğe dair bir ‚medeniyet tasavvuru‘ ortaya koyamayan  Millet İttifak’ının, milliyetçi söylemlerde el yükseltmesi ve en son andımız tartışması, üçüncü ittifak meselesini Kürtler açısından güncel kıldı. 

CHP ve İYİ Parti’nin ‚andımıza‘ milliyetçi reflekslerle sahip çıkması, yeniden okutulması için kanun teklifi vermesi, Kürtlerin tarihsel olarak en önemli demokratik kazanımlarından birini hedef aldı. Bu kazanımın ise, daha muhalefetteyken bile Millet İttifakı tarafından yok edilmek istenmesi dehşet vericiydi.

Kimliğinden feragat eden, kendini gizledikçe şeriklerince adı yok sayılan Kürtlük olgusu, bu olağanlaşan ‚demokratik inkar‘ halini taşıyamaz hale gelmiştir. 

KÜRTLERİN KENDİ YOLU

Sözün özü, üçüncü yol, Kürtlerin kendi yoludur. Vesayet dışı, bağımsız ve özgür bir siyasetin adıdır. Kürtlerin sadece sosyolojisinin değil, ‚jeo-politik‘ gerçekliğinin de zorunlu kıldığı asıl yoldur.  O yüzden Kürtlerin, üçüncü bir yola girip taşları döşeme vakti gelmiştir. 

Üçüncü bir yola girmeden, üçüncü ittifak projeksiyonları yapmak anlamsızdır ve kulağı tersten tutmaktır. 

Üçüncü bir yolun ideolojik ve politik çerçevesini belirlemeden, Kürtlüğe dair talep ve beklentileri ortaya koymadan yapılacak bir üçüncü ittifak tartışması, şeffaflıktan uzak, yarınsız, belirsiz, yorgun bir toplum adına mücadeleyi yükseltmeyecek, tekerrürden ibaret bir ittifak tartışması olacaktır. Oysa ihtiyaç duyulan, tam tersine; şeffaf, yalansız, net, çelişkisiz, hak ve taleplerin dolaylı değil doğrudan tartışıldığı, sözün ‘devrimden sonra’ya bırakılmadığı bir zemindir. 

NEDEN ÜÇÜNCÜ YOL?

Türkiye’nin en büyük ve hassas meselesi, Kürt meselesidir. 1984’den bu yana 60 bin kişi yaşamını yitirmiştir. Bugün sıcak çatışma olmaması, yarın başka kırılmalar olmayacağı anlamına gelmez. Kürt siyaseti ve paydaşlarının kendince öncelediği demokrasi fenomeni, İngiltere ve İspanya’da olduğu gibi, ne kadar yüksek seviyede olursa olsun, tek başına etnik meseleleri çözmeye yeterli değildir. Demokrasi ile ulusal/etnik meselelerin çözümü arasında kendiliğinden, otomatik bir paralellik yoktur. Hatta temsilde, katılımda, toplumsal cinsiyet ve bireysel özgürlükler konusunda tıkır tıkır işleyen bazı ‚demokrasi‘ örneklerinin, etnik meselelerde ‚kör noktaları‘ olduğu, meseleyi çözmek yerine sönümlendirme ve aşındırma amacı güttüğü aşikardır.

Dolayısıyla, ufkunu iktidar değişimi ve parlamenter sisteme olası bir geçişle sınırlı tutan muhalefetin, Kürt meselesini çözmek gibi bir derdi, kaygısı ve vizyonu yoktur.  

Peki bu durumda Kürt siyaseti demokrasi mücadelesi vermeyecek midir? Tabii ki verecektir. Üstelik Kürtler, demokrasi isteyenlerin doğal müttefikidir. Ama bunu, kendi kimliğiyle, kendi öncelik ve talepleriyle yapmalıdır. 

Kürtler açısından üçüncü bir yolu zorunlu kılan, gerek Kürt siyasetince ve gerekse HDP üzerinden Kürt siyasetini yönlendiren paydaşlarca anlaşılmayan bir diğer husus ise şudur. HDP sadece HDP değildir. Kürt meselesinin temsilcisi ve taşıyıcısıdır. Kürt meselesi ise, Türkiye’yi aşarak, Amerika ve Rusya’nın sahaya inmesiyle birlikte, bir Ortadoğu meselesine dönüşmüştür. Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de kendi merkezi devletleriyle sorun yaşayan 40 milyon Kürt yaşamaktadır. 

HDP, global devletlerin müdahil olmasıyla devasa bir meseleye dönüşen Kürtlüğün, sadece Türkiye ayağının legal temsilcilerinden biridir. Dolayısıyla, bölgesel bir fenomene dönüşen Kürtlük olgusu, HDP’yi aşan bir kapsam ve içeriktedir. 

Kürdün ‚jeopolitiği‘ derken kastımız budur. Gare’ye yapılan başarısız bir devlet operasyonunun yarattığı iklim ve infial, HDP’ye kapatma davası olarak geri dönmüştür. Bu ise, Kürt siyasetinin ısrarla ıskaladığı kendi ‚jeopolitik‘ gerçeğidir.   Ortadoğu’da, tarihin bu denli hızlı aktığı bir evrede Kürt siyaseti sorumluluk almalı, Türkiye iç siyasetinde ortaya koyacağı politik ve diplomatik duruşun, sadece Diyarbakır’da değil Zaxo’da, Urmiye’de, Kobane’de yaşayan Kürdünde kaderini belirleyeceğini idrak etmelidir.

KÜRT MESELESİ SİYASAL KAMPLAŞMALARA BIRAKILMAYACAK KADAR BÜYÜKTÜR

Sadece Kürt siyasetinin değil, Türkiye’deki tüm siyasal partilerin, sivil toplumun ve Türk devlet sisteminin HDP olgusuna bu ‚jeopolitik‘ pencereden bakması gerekir. Bu zaviyeden bakıldığı zaman, Kürt meselesi seçim hesaplarına, siyasal kamplaşmalara sığmayacak kadar büyüktür. On yıl önce ülkesel bir meseleyken bölgesel bir hal almıştır ve gittikçe global bir meseleye dönüşmektedir. Zaten şu an bile ‚uluslararasılaşmış‘, Türk ve Kürt tarafının inisiyatifinden çıkmış durumdadır. Sonraki aşamayı varın siz hayal edin. 

Dolayısıyla vakit kaybetmeksizin Kürt siyasetinin üçüncü bir yola girmesi teşvik edilmeli, önüne konan ideolojik bariyer ve argümanlar kaldırılmalıdır. Kürt siyasetinin uluslararası aktörlerle, merkezi devletle, siyasal partilerle, sivil toplumla -başlangıçta zor ve çatışmalı olsa da- yüzleşmesi, gerçek ve sahici bir ilişki kurması ancak böyle mümkün olur.

Zaten, toplumun yarısını temsil eden bugünkü iktidar ile Kürt siyaseti arasında, çözüm sürecinin akamete uğraması sebebiyle derin uçurumlar oluştu. Diğer toplumsal kesimleri temsil eden muhalefetle de derin uçurumlar oluşması istenmiyorsa, her şeyin şimdiden konuşulması gerekir. 

Hem iktidarın hem muhalefetin temsil ettiği Türk toplumunun tümüyle kaybedilmesi ihtimali, politik ve sosyal açıdan telafisi imkansız tahribatlar yaratacaktır. Böyle bir durumda meselenin çözümünde, inisiyatif, Kürt ve Türk tarafından tamamen çıkacaktır.

Toplumun bütünüyle total bir kopuş yaşamamak için, Kürt siyaseti, Türk toplumuna bir bütün olarak bakmalı, ideolojik ve politik saiklerle,  toplumun bir kesimini diğer kesimine karşı, yanına veya karşısına almamalıdır. İktidarın muhalefete, ‚terörle iş birliği yapıyorsunuz‘ tazyikine mukabil, muhalefetin; ’siz de onlarla çözüm sürecinde iş birliği yaptınız“ argümanına sarılması bile, her an bir kopuşun ve feda edilebilecek bir Kürtlük olgusunun resmidir. Bu resmi gizlemek yerine, yolun orta yerine asmamız gerekmez mi? Toplumsal olarak çekinilecek bir yanlış mı yapıldı ittifak süreçlerinde? Bir yanlış olduysa, yine en çok Kürtlerin kendine yapılmış bir yanlış değil miydi? 

Hasılı, Kürtler üçüncü bir yola girmedikçe ve kendi yolunu inşa etmedikçe, Kürtlük olgusu, hem kamuoyu hem de siyaset nezdinde „mesafe konulamayan bir terör“ şablonuna indirgenmektedir. Kürt meselesi ise üzerinde konuşulmaya tenezzül edilmeyen marjinal bir adrese dönüşmektedir. HDP’ye oy veren 5 milyon politik Kürt seçmenine seçim istatistikleri üzerinden bakılmakta, kurtarılması ve kazanılması gereken ’soyut varlıklar‘ olarak kodlanmaktadır. 

NASIL BİR ÜÇÜNCÜ YOL? 

Türkiye’yi ortadan ikiye bölen, seçim ve iktidar fetişiyle malûl iki ittifaklı cendereden sadece Kürtler değil, özgür ve mutlu bir Türkiye hayali kuran tüm kesimler çıkmalıdır. 

Çünkü, davulun boyunda, tokmağın ise başka ellerde olduğu seçim merkezli mevcut ittifak sisteminin varacağı nokta, salt bir iktidar değişikliği olacaktır. 

Kürtlerin gireceği olası bir üçüncü yol, siyasi ezber ve denklemleri bozacağı için, umudunu Kürtlere bağlamış olan paydaşların kitabi ve şablonik itirazlarını duyar gibiyiz. 

Halbuki, mevcut HDP şemsiyesi altında siyaset yapan farklı eğilimler, feministinden sosyalistine, Alevisinden ‘Kürtçü’süne kadar; yek diğerinin hassasiyetini gözetmek adına birbirini bloke etmekte, sonuç olarak ‚gri bir siyaset‘ esas alınmaktadır. 

Kürt siyaseti bu muteriz seslere bigane kalmalı, rüküş bir kombin içinde sırıtmaktansa, en iyi bildiği yoldan gitmelidir. Kürtler dahil, bileşen ve paydaşların hepsinin bağımsız bir siyaset izlediği, seçim hesaplarına feda edilemeyecek müşterek değerlerin referans alındığı, ortak bir çatı altında iç içe ve dikey bir yapılanmadansa, özellikle Kürtlere ve taleplerine saygı duyulan „yatay bir koalisyon‘ tercih edilmelidir. 

Perspektif bu olduktan sonra, seçim dönemlerinde yapılacak pazarlıklara göre, herkesin oyu ve gücü oranında temsil edildiği geçici ve konjonktürel ittifaklar yapılabilir. Tek bir oyun dahi kıymetli olduğu ‚başkanlık seçimlerinde‘ izlenecek bağımsız ve pazarlıkçı bir siyaset, genel siyaseti ve ittifak sistemlerini domine edecektir. Bu dominasyon, zaman kısalığı nedeniyle belki 2023 seçimlerine tesir etmeyecektir ama 2028 seçimleri kesinlikle kazanılacak ve yeni bir Türkiye inşa edilecektir.

Kaybedilen ise sadece bir beş yıl olacaktır. Demokrasi mücadelelerinde ve toplumların tarihinde beş yıl, kısa bir süredir. 

İktidar her şey değildir ve Kürtler açısından bu koşullarda muhayyel bir avuntudur. Kürtler, iktidarı belirleyecek ‚altın anahtarı‘ elinde tutmaktadır. Düşsel bir iktidar avuntusuna saplanıp kalmaktansa, muhalefetteyken kazanmayı bilmelidir.

Sonuç olarak, üçüncü yol olmadan üçüncü ittifak modeli anlamsızdır. Umalım ki, Demirtaş dahil Kürt siyasetinin, ‘Üçüncü İttifak’tan kastı bu olsun.

 

İlginizi çekebilir