Müslüm Yücel: Siyaset ve mafya arasında şartlı ötenazi: Çakıcı ve Peker

Kabadayı Doğulu bir kavramdır ve kök olarak Arapçadır ve genelde bir azınlık gurubuna dâhildir. Kim nerde azsa, oradan bir feda çıkar.

Osmanlı’nın kabadayı ile tanışması 19’uncu yüzyılda olmuştur ve bunlar genelde, ocaktan edilmiş yeniçerilerdir; bir birlik değillerdir ve bir biçimde, maddi ve manevi olarak geçinmeleri gerekir; artık zafer kazandıkları cepheler kapanmış, kılıcın yerine silah gelmiştir ve dahası, inandıkları halife onları boşa çıkartmıştır. 

Bu durum en fazla Abdülhamit’in işine yarmıştır ve çok geçmeden kabadayı daha dal budak salmadan evcilleştirilme başlanır. Mahallelerde yuvalanan, beslenen, burada nüfus elde eden kabadayı Abdülhamit’in gayri resmi nizamının korucusu olur.

Kimi zaman baş edemediğini ihbar eder, kimi zaman boyun eğdirerek baş olur. Kahvelerden para alır, randevuevlerinin korumacılığını yapar, sırasında, buralardan sevdiklerine ikramlarda bulunur, ta Selanik’ten kaçak hayvan getirir, Edirnekapı’da hayvanı seyyar kasaplara satar ve böylece kayıt dışı bir ekonomik güç kaynağı olur. Tulumbanın evlerde yaygınlık kazanmasıyla da küçük ölçekli kabadayı gurupları (tulumbacılar) dağılır. 

Osmanlı’nın hüküm sürdüğü bütün toprak parçalarında hatırı sayılır bir eşkıya edebiyatı vardır ama Reşat Ekrem ve Cevat Ulunay ve bir parça da Ahmet Mithat dışında kabadayı hakkında hatırı sayılır bir edebiyat yoktur. Ahmet Mithat’ın Hüseyin Fellah romanındaki Civelek Mustafa bunlardan biridir.

Civelek Mustafa, ikiyüzlünün önde gidenidir. Bir yanda halkın ırz ve namusunu korur gibi görülür, diğer yandan meyhanede gönül eğlendirir, evden kız kaldırır. Karakollarla araları iyidir bu adamların; karakollar onları, onlar da karakolları kollar. 

Azınlıklara yönelmenin başlandığı 1850’den- 1942’ye kadar Türk ve kabadayı yoktur ama din bağı üzerinden örneğin İstanbul’da kimi kabadayılar zorla türetilirler ve bunlar, devletin gizli işlerini görürler; Çerkez ve Araplar ilk akla gelenlerdir.

Kürt ve kabadayı ise söz konusu değildir; Kürt hamaldır, sokak hiyerarşisinde güçlü olandır; dindar ve fedakârdır; namusuna ve dinine dokunmadığın müddetçe tokat bile atabilirsin, sesi çıkmaz. Kayıkları tereyağından kıl çeker gibi denizden çeker ve akşam olunca da eve giderler, ne kahvelerde sabahı bekler, kandil kesip sabaha kadar Hamza peygamberin hikâyelerini dinlerler ne cibreye vurup ipsiz takımına meylederler. 

Kürdistan’da ise çok enginlere dalıp çıksak kabadayının zayıf karşılığı mahkûm gezmedir; burada, evden bir feda çıkar, düşmanı vurup dağa çıkar; dağa çıkma nedeni, eğer karşı taraf bir şey yaparsa, tekrar düze inmektir. Bu yüzden Kürtlere uygun olan form 16’ın yüzyıldan beri eşkıyalıktır.

Tehcir sonrasında eşkıyalar ya evcilleştirilmiş ağa olmuş ya da bir ağanın yedeğinde yer almışlardır. Devlet adına hareket edip zorla vergi toplayan kimselere karşı gelenlerde vardır (Kurde Kore gibi) elbette; onlar türkü diye çağladığımız kimselerdirler, zora ve zulme boyun eğmemişlerdir. 

Tıpkı edebiyatta ki gibi majör ve minör kavramları kabadayı içinde geçerlidir. Kafka, Prag Almancası kullanır; yani, büyük ve hâkim olan Almancanın içinden çıkmış bir dille, az olan Yahudilerin dili/ sözcüsü olur. Bu anlamda “Türk” ve “kabadayı’ diye bir ifade kullanmamız tarihsel olarak mümkün değildir. Kabadayı majördür; büyük ve hâkim olandandır. Yoksul ve azınlığın yanında olan ise azınlıkların kendi içlerinden çıkardıkları/ çıkan feda kimselerdir.

İstanbul başta olmak üzere, bütün Osmanlı mülkünde kendini feda ederek, mazlumun yanında yer alan tek kalem azınlıklardır. İstanbul, Hasköy ve Balat’ta Yahudi, Tatavla/ Kurtuluş’ta Rum ve Ermeni kabadayılar vardı ve bunlar, mahalleden sorumlu kimselerdir. Bunların yanında Bulgar kabadayılar da vardı.

Türk ve Müslüman kabadayı 1900’lerden itibaren dolaylı ya da direk olarak devlet adamıdır; özellikle Jön-Türkler mahalle ve ilçelerde kabadayı avına çıkarlar; yakalayıp cezalandırmak için değil, örgütleyip kendi işlerine yarar hale getirmek için. Tarihçi arkadaşım Noemi Levi bu devrin en önemli simalarından biri olan Sarraf Niyazi’den söz eder (Osmanlı İstanbul’unda Asayiş, İstanbul 2017).

Bu adam, Sarraf Niyazi, mahallede kısa sürede nam salar, polisin dikkatini çeker, sonra polis teşkilatı onu alıp, Büyükada’ya ser-komiser yapar. Niyazi’nin atanmasının nedeni, şudur: “Rum kabadayıları hizaya getirmek.” Geldiler mi? Geldiler ve şimdi çürük vicdanlı kimseler için, “bir zamanlar Rumlar vardı” söylencesiyle de bir nesli büyüttüler. 

Biraz daha tarihe girsek mi? Hapishaneler, Enver Paşa’nın adam devşirmek- kendi adamı yapmanın yerleriydiler. Buradan kimleri mi çıkarttı. Yakup Cemil’i çıkartılar. Daha nice ipsiz ve sapsızdan kahramanlar yarattılar… Gücenilecek bir durum değil, yeniçerililer de devşirme idi. 

Efendiler!

Kabadayılık bu topraklarda Hristanos’la birlikte bitti; bu adam İstanbul’da doğmuş, 1920’de öldürülmüştür. Hristanos, benim kabadayılıkla ilgili yorumlarıma açık bir tiptir. Azınlık ahlakı vardır; ezilmişlik, kendini bireysel güçte bulur, şarttır. Kendini korumanın yolu, yine kendinden geçer. İç dünyası gizlidir, dış dünyası da, kendi sesiz dünyasında onu koruyacak yasalar yoktur, polis güven vermez ona ve kendi benzerlerine karşı hep bir korumacılığı vardır. Ekmeği bile bir kereden yemez, arkadaşını düşünür. 

Hristanos, Osmanlı’nın son demleri ve Cumhuriyet’in ayak seslerinin geldiği bir zaman diliminin kabadayısıdır. Korkusuzdur, yaptığı yasal olmayan işlerden hiçbirinden dolayı yakayı ele vermemiştir, Rumların sevdiği, sözüne güvendiği biridir, bu yüzden saklanacak yer diye bir sorunu yoktur.

Hristanos’un karşı çıktığı kimseler, genel bir temenniyi ifade eder, bu anlamda otoriteye muhalif bir çizgisi vardır. Aktarıldığına göre kendine bir de kod ad bulmuştur: Panaiyas; Yunanca kutsal, Türkçe „Allah“ demektir bu (Her iki anlama da haşa). Ergun Hiçyılmaz, Hristanos’u “katil” olarak değerlendirir. Hiçyılmaz’a hiç sözüm yok ama entelektüelin işlevi, kendinden olmayan kabadayıyı, cani diye mimlemektir. 

Onunla ilgili bir film de yapılmıştır. Agah Özgüç, şunu söyler: „Osmanlı zaptiyesine, alay edercesine kafa tutan Hrisantos da azılı eşkıyalardan biriydi. ‚On üç polis öldürdüm. Üstüme gelirseniz hepinizin kanını içeceğim‘ diye tehditler savuran bu ‚şehir eşkıyası’nın desteği de İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri’ydi . Karakolları basan, Beyoğlu’nu, Galata’yı, Tophane’yi haraca kesen Rum eşkıya, sonunda polis arkadaşlarının intikamı adına ant içen komiser Muharrem Alkor tarafından 1920’de Eylül ayında, bir salı gecesi öldürülecekti.“ 

Özgüç’ün yorumlarına bakılırsa, burada “kahraman Türk polisi” imgesinden başka elle tutulur başka bir şey yoktur filmde. 

Hrisantos ilk gece derslerini bir garson olan kardeşinden alır. Yoksul bir kimsedir. İlk cinayetini on altı yaşında işler. Haraç vermeyen bir dükkân sahibinin boğazını keser. Bu cinayetle kabadayılık „biliminin“ okulu olan hapishaneyle tanışır. Buradan kaçar. Kaçışla birlikte namı yayılır, bir de serde aşk vardır: Marika ile tanışır, evlenir. Ne beyhude gecedir o, ne İstanbul’dur. Aklıma Yesari Asım Aksoy’un hüzzam şarkıları geldi. 

Bir de tabii gizli aşkı vardır: Eftimya. Bu gizli aşk lekelenmeden ömür boyu sürer. Eftimya evlenmez hiç. Aşk bu. Polis onu hep yakalayacağından söz eder, her ki arkadaşları ölür, yeni gelen amir, “Hrisantos’u geberteceğim” der. Hrisantos’la ilgili ferman çıkartılır: Ölü getirene, yerini bilene…  

Polis memuru Mehmet’de meydan okumuştur, sonra İsmail; onu yakalayacağını, madara edeceğini söylemiştir. Hrisantos bu meydan okumaları duyar, karakolu basar. Karakoldan ayrılırken, şunu söyler: Bir kurşun yeterince uyarıcı olmalıdır. 

Hrisantos bu ve benzer raconlar ve madara ettiği polis memurlarıyla azınlığın kahramanı olur. Rumlar ve diğer azınlıklar Hrisantos’un yaptıklarını dilden dile yayarken, güçlü kuvvetli kendine inanan polis memurları da her seferinde meydan okumaktan geri kalmazlar. Bir keresinde onu arayan, madara edeceğini söyleyen polis memuru vardır: Muharrem.

Muharrem hamamda keselenirken, birden yanında sıcak taşların üzerinde uzanmış vaziyette Hrisantos’u görür. Muharrem dışarı fırlar, Hrisantos arkasından. Hrisantos, Muharrem’e „bir acelen mi var“ diye sorar. Muharrem „seni tanımıyorum“ yanıtını verir. Hrisantos sokak lambasına ateş eder, sonra Muharrem’e…  

Ayalıçeşme Karakolu’nu basması, polisleri nezarete tıkması ilginçtir. Ancak karakoldaki komiser silahını „namusudur“ diye teslim etmez. Komiser Muharrem Alkor’un kurşunu ile ağır yaralanır. Yaralı halde sevgilisi Eftimya’nın yanına giden Hrisantos, sevgilisinin hastane teklifini reddeder. Polis eve gelince, Hrisantos artık hiçbir şey duymamaktadır. 

Hrisantos’un cenazesi ilginçtir, siyahlar içersinde binlerce kişi vardır. İlk kez bir “serseriye” böylesi bir cenaze tertiplenmiştir. 

II

Türkiye 1960’a kadar toplu halde iki defa yurtdışına çıkmıştır: Birincisi Kore Savaşı, ikincisi de Almanya’dır. Bu iki ülkeye sonradan başka bir ülke de eklenir: İsviçre. 70’li yıllarda kara-para ve kara-paranın aklanılması denilince akla gelen ilk yabancı ülke de İsviçre’ydi. 

70’li yıllarda afyon dikim alanlarının daraltılması konusunda Amerika, BM’yi yanına alarak Türkiye’ye baskı uygular. Çünkü bu tarihlerde, (1970’li yılların ortaları) dünya ölçeğinde yasal olarak elde edilen uyuşturucunun yüzde 33’ü Türkiye’de üretiliyordu.

Yine dünyadaki en büyük haşhaş kapsülü işleme kapasitesine sahip fabrika Afyon/ Bolvadin’deydi. 1980’li yıllara gelindiğinde askeri rejimden sivil yönetime geçişle doğru orantılı olarak sivil iktidarlar tarafından ihracatın arttırılması çalışmalarına hız verilir. 

80’li yıllarda darbenin ağır gölgesi altında gidilen çok partili sistemle birlikte Özal yastık altında tutulan altınların, kaçak olan markların ve küplerdeki altınların çıkartılmasını ister. Türkiye serbest piyasa ekonomisine geçmiştir, dışa açılmak istemektedir. Bu yıllarda yargı sağlıklı işlemez, yasal yollarla bu iflasın eşiğine gelmiş pek çok kişi ve şirket vardır. Yasal boşluklar, işlemeyen yasalarla birleşir.

Tahsil edilmeyen borçlar birikir; alacaklar, verecekler, çekler, senetler mafya üzerinden işlem görmeye başlar. Bundan böyle mafya günlük hayatın bir parçası, bir adalet mekanizmasına döner. Şirketler alacaklarını yasal yollarla değil, çek senet mafyasına giderek tahsil ederler, kişilerin ilk çaldıkları kapı yine mafyadır.

Artık bir güç değil, bir sektör gibi işleyen, gayri resmi adalet vardır. Dikkat edilirse, artık kabadayı yerine mafya- mafya babası gibi ifadeler söz konusudur. Feodal düzene karşı, popülist bir isyancı olan “iyi hayduttun” yerine, devletle işbirliği yapan ve sırasında devleti karşısına alıyor gibi görülen bir güç vardır: Mafya.

Mafya, Arapça kökenli bir kelimedir. Çokça İtalya adı telaffuz edilir ama bunun yanında Almanya’nın mafya kökleri hiç de azımsanacak gibi değildir. Feodalizm Avrupa’da dağılma süreci yaşarken topraklı ve topraksız köylüler arasında bir dizi çatışma yaşanır. Almanya’da, Aşağı Ren Bölgesinde kimi Çingene katliamları yapılır ve Çingenelerin sırtı, kızgın demirle damgalanır (M harfiyle damgalanır.)

19’uncu yüzyılın ilk başlarında bu hal Ernest Mandel için Nazi termolojisinin bir ön belirtisidir. İtalya’da ise İtalya’nın birleşmesinden kaynaklı aileler ortaya çıkar ve bunlar, mafya diye adlandırılırlar. 20’inci yüzyılda ise Mafya baba ve aileleri devletle iç içedirler. Bununla ilgili hatırı sayılır bir döküm de vardır.

Örneğin Mario Puzo’nun meşhur romanı Baba’da, baba bütün yargıçları, valileri kendine bağlayan, hapiste tek bir adamını bırakmayan biridir; düğün sahnesiyle açılan romanda, davetliler arasında senatörler, şarkıcılar, film yıldızları vardır. Diğer mafya ailelerinin ise tek bir istekleri vardır babadan: Gücünü paylaşma. Güç paylaşma, valiyi, emniyeti, senatörü paylaşmadır. Artık Freud’un sevdiği, ayrı bir kıymet verdiği iyi haydut dönemi kapanmıştır, suç ve bilinçaltı arasındaki dengeyi, siyaset belirlemektedir. 

90’lı yıllarda ise çek-senet, devlet ihaleleri, hırsızlık, mal pazarlama, okul çeteleri, kasa hırsızlığı, oto hırsızlığı, fuhuş, göçmen kaçakçılığı, işçi simsarlığı, kara para aklamaları ve benzeri konular organize bir şekilde yapılanmaya başlandı ve dahası artık her suç örgütü kendi içinde bir şirket gibi çalıştı. Susurluk’la birlikte devletin mafyalaştığı, aslında mafyanın da devlet içinde nasıl konumlandığının tipik bir okumasını herkes evinde bir film gibi izledi. 

Öncesi var mıydı? 

Elbette.

Hasan Cevahir’in 1968’de kalp krizinden ölümü herkesi yasa boğar. İstanbul’da çıkan her kavganın ortasında yer alan, herkesin sözü eri olarak tanıdığı adam ölmüştür. Camide ona karşı son görevini yapmak üzere bekleyen yüzlerce kişi vardır. Protokole göre dizilmişlerdir. En önde, yakınları olma itibariyle babalar, onların bir sıra arkasında yirmi kadar emniyet müdürü ve elli kadar polis, onların arkasında halk… Çelenk gönderenler de vardır; bunlar arasında en ilginç çelengi Cevdet Sunay’ın oğlu gönderilmiştir. 

1993’te yine bir cenaze töreni vardır, bu sefer ölen kişi İnci Baba’dır. Ankara yer altısının karşı konulmaz kişilerindendir, şoförü tarafından öldürülmüştür. Demirel’in manevi oğlu olarak nam salmıştı. 

90’lı yıllarda TV’lerde babaları sıkça gördük. Arabulucu, hatırı sayılır kişi…  Dündar Kılıç, Emlak Bankası eski Genel Müdürü Engin Civan ve Selim Edes arasındaki anlaşmazlığı çözmek çalışmıştı, böyle deniliyordu, üstelik Turgut Özal’ın eşi Semra Özal’ın ricasıyla… 

İşte bu arada Alladdin Çakıcı adını da duyduk. Çakıcı’nın bir siyasal görüşü vardı, kendi deyimiyle, DEV-SOL taraftarlarıyla çıkan çatışmalarda, „babasını ve yeğenini“ kaybetmiş ve kendisi de pek çok kavgaya karışmıştır. Devletin içinde ve devletin dışındadır. ASALA ve PKK’ye karşı devletin içindedir; mafya bağlantıları ve raconlarıyla devletin dışındadır. Hanefi Avcı, Çakıcı’nın MİT’in adamı olduğunu ileri sürmüştür. Ne kadar doğru, bilmiyoruz tabii.  

Ülkücü mafya var mı? 

Hem Alpaslan Türkeş hem de Devlet Bahçeli bunu asla kabul etmediler. Ama Türkeş’in bazen evinin etrafını temizleme işini birilerine verdiğini herkes söyler, duyar, bilir. Bu iş, kimi zaman kullanma olarak dikkat çeker ama bu işi yapan, kimi- temizlikçi de doğal olarak artık kendini partili olarak görür, yüceltir; partiyi savunmayı da kendine görev bilir. MHP her ne kadar, “ülkücü mafya” ifadesinden uzak durmuşsa, o kadar da ülkücü mafyayla iç içedir. 

III

Aralık ayından beri dünya coronayla ilgileniyor. Afganistan, Talibanlara; İran, kimi muhaliflere af çıkarttı. Türkiye’de bu zor zamanda cezaevlerine uzandı. Meclis’te oturumlar yapıldı ve en nihayet, siyasiler dışında pek çok kimse dün geceden beri salıverildi. Bunlardan biri Çakıcı’ydı. 

Çakıcı çıktığı andan itibaren sosyal medyada olumlu, olumsuz pek çok yorum yapıldı. Kimi “niçin salıverdiniz” dedi; kimi “siyasiler içerde, Çakıcı dışarıda” dedi… Kimisi sevindi. 

Çakıcı çıktı ve bir parti lideri gibi bir basın açıklaması yaptı; ilginçti, bu açıklamada kendi ve diğer mahkûmlar adına iki kişiye teşekkür ediyordu; ilki Devlet Bahçeli, ikincisi Tayyip Erdoğan’dı. Bir de ilginçtir, Çakıcı, sol bir jargon kullanıyordu, Erdoğan için emperyalizme karşı mücadele eden bir kişi diye söz ediyordu.  

Açıktır!

Çakıcı, şimdi bizi yöneten koalisyonun bir ortağıdır; ne kabadayı, ne de mafya babasıdır. Her açıklamasının altında devletini ne kadar çok sevdiğini belirtmiştir ve bu güne kadar ne yapmışsa, devleti için yaptığını söylemiştir. Suç mu? Devlet için işlenen suç, suç değildir. Yani, o bir devlet adamıdır. Bugün suçluysa, devlet onu yaratmıştır. Doğasıyla Çakıcı, bir suçlu değil, bir kahraman olmalıdır. 

İktidarın en büyük ortağı olan Devlet Bahçeli onu bizzat cezaevinde ziyaret etti. Bu bir tanış ziyareti değildir, bir arkadaş ziyareti değildir. Bu bir fikir ziyareti, ikili bir zirve toplantısıdır. Bahçeli, Kurtlar Vadisi’ndeki Ömer Baba değildir; bir fikrin temsilcisidir ve bugün ülkücü camia içinde kesin bir dokunulmazlığı vardır.

Türkeş’in eşi ve çocukları bile onu yerinden edememişlerdir. Çakıcı’da öyle küçük ve basit bir güç değildir. Sosyal medyada bile binlerce izleyeni, seveni olan biridir. Ekonomisinin sınırları bir mahalleyle sınırlı tutulan kabadayının çok ötesinde olduğu da açıktır. 

Çakıcı’yla birlikte olmasa son zamanlarda yaptığı mitinglerle dikkat çeken başka bir kişi var: Sedat Peker. 

Mitinglerinde takım elbiseli kimseler eşlik ediyor ona ve bir de dikkat ettim, bir hoca da hep yanında bulunuyor. Tiyatral bir hava estiriyor. Din ve güç, ikisini kendinde birleştiriyor ve gittiği her yerde Bozkurt selamıyla birlikte AKP’ye de övgüler diziyor. Bir kabadayı ya da mafya babası gibi değil o da, büyük olmasa da küçük bir partinin temsilcisi gibi davranıyor; açılışlar yapıyor, açıklamalar yapıyor. Şehit ve asker imgesini çok sıkça kullanıyor ve kimi zaman bu, karşılık da buluyor.  

Medyada Çakıcı ve Peker’in kimi söz düellolarına rastlıyoruz. Peker, sosyal medyayı çok iyi kullanıyor, sıkça videolar paylaşıyor. Kimi sözler ediyorlar. Bunlar “kabadayı” sözleri değillerdir. Peker’in video çektiği mekânlara bakılırsa, mazlumun ahına ulaşan bir garibanın sedası değil, zengin bir adamın ihtişamı hissediliyor.

Gücünü oturduğu, yaşadığı ya da yer aldığı mekânlarla da pekiştiriyor. Bazen Osmanlı, bazen Türk bayrağı yanında konuşmalar yapıyor. Böylece güçlü olduğunu değil, gücünü bir yerlerden aldığını hissettiriyor. Kimden? Tek kelime, kimi vaaz ediyorsa, ondan güç alıyor. 

Çakıcı, hapisten çıkınca garibanların yanında nefes almıyor. Büyük bir otele gidiyor, burada kalmıyor, ağırlanıyor. 

Yoksulluk, ezilmişlik, hak ve adalet peşinde olan kabadayı değildir bunlar, kabul edelim ve tekrar söyleyeyim, bunlar, bugünkü koalisyonun birer ortakları durumundalar; MHP ve İyi Parti içinde güçlü oldukları kadar,  anlaşılan AKP içinde gittikçe güçlenen milli/ milliyetçi kesiminde sempatisini kazanmışlar. 

Birbirlerine karşı restleşmeleriyse, yapay bir ötenazidir; bir feda ruhu, bir kendi hayatı üzerinde söz söyleme yoktur onlarda, çünkü, karşıladıkları kitleyi aynı şekilde selamlıyorlar, ikisi de aynı şeyi söylüyor; “devletim” diyorlar, aralarındaki kavga yapay bir kavgadır, ikisi de bozkurt selamıyla sevdiklerini selamlıyorlar. Bir de şu var, kurt kurtla kapışmaz, kurdun derdi kuzularladır…

İlginizi çekebilir