Suna Arev: Tahta bavullardan tahta tabutlara

2.Dünya Savaşı’nda ağır bir yenilgi alan Almanya savaşın sona ermesiyle birlikte bir enkaz yığınına dönüştü. 60 kadar ülkenin savaşa katıldığı, 60 milyonu aşkın insanın hayatını kaybettiği 2. Dünya Savaşı’ında Hitler Faşizm hem Almanya’ya hem de dünyaya çok ağır bir bedel ödetti…

Faşizmin doruğa çıkmasını ve Avrupa’yı kana boğmasını uzaktan izleyen İngiliz ve Amerikan emperyalizmi ise, Sovyetlerin faşizme karşı on milyonlarca insan hayatına mal olan direnişi başarıya ulaşınca atağa geçti. İngilizler ve Amerika’lılar bu aşamadan sonra inlerinden çıktılar ve savaş sonrası paylaşımdan aslan payını alabilmek için yeni planlar yaptılar.

Bütün iletişim araçları ve medya onlardan yanaydı. Haberler, filmler, görsel ve sözlü bütün materyaller dünyayı faşizmden Amerika kurtarmış algısını yaratmak için kullanılıyordu. Bu algıyı adeta dünya insanlığının gözüne sokuyorlardı. Oysa Hitler faşizmine hizmet etmiş ve savaştan sağ kurtulmuş cümle faşistler Almanya’dan Amerika’ya kaçıyor ve bu ülkede el altından korunuyorlardı…

Amaç elbetteki Sosyalizm korkusuydu…Emperyalizm çıkarları okşandığı sürece var  olacaktı..
Son anda zaferi Sovyetlere bırakmak, emperyalizmin doğasına tersti. Geldiler, son model uçaklarıyla bombalayıp, arkalarında enkaz yığınları bıraktılar… Sonra ‘zafer’ fotoğrafları yayınladılar…

Evet; kurtuluş yine de kapitalizmdeydi!!!

Fakat Almanya’ nın yeniden kalkınması gerekiyordu..Parası vardı Alman burjuvazisinin ancak üretim yapacak insan gücü yoktu…

Bir zamanlar faşizimi Musollini ile yaşamış, Akdeniz ülkesinin sıcak kanlı işçilerinin kapısını çalmak gerekiyordu. Böylece ilk çalınan kapı İtalya oldu. Batı Almanya’daki savaştan sonra ilk işçi yığınları oradan geldi fakat bu, yetmiyordu. Sonra Yugoslavya , İspanya ve bazı Afrika ülkeleri…

İşçiler geliyordu; misafir işçiler, bilek gücü ve alın terleriyle Almanya’ yı kalkındırıp , geldikleri gibi ,ülkelerine dönecek ” misafir Işçiler” her ülkeden yola çıkmış geliyorlardı….Ancak daha çok işçiye, daha çok insan gücüne ihtiyaç vardı…

Türkiye ise bu iş için biçilmiş kaftandı. Alman burjuvazisi için bu insanlardan daha iyi bir ‘hammadde’ bulunamazdı.  Türkiye’de ise /her zaman olduğu gibi o dönemde/ işsizlik ve yoksulluk had safhadaydı.

1960′ lı yıllar…Anadolu’nun bozkır yoksulluğu ile Batı Avrupa’nın tüten sanayi bacaları çok uzak görünse de, aslında çok yakındır. Avrupa için burası sanayi ‘hammaddesine’ sahip bir yer.  Yani buradan insan ithal edebiliyorlar… Evet, insan…

Anadolu insanı tıpkı ata-babası gibi toprağına bağımlıdır…Bağ, bahçe ve hayvancılıkla uğraşır..Coğrafi yapı, zengin bir görsellik sunsa da, kırsal kesimin yoksulluğu zor ve kaygılıdır.  Yaşamak ve yaşatmak için çalışmak gerek…

Türkiye ‘nin her yıl krize giren ve yoksullar aleyhine kırılmalar üreten ekonomisini terk edip Almanya’ya gitmek ve oradaki ‘göçmen işçiler’ arasına katılmak zorundalar…Başlarına ne gelirse gelsin; bu Türkiye yönetiminin umurunda bile değil . Onlar Tükiye için sadece ‘döviz’ kaynağıydı ve gönderdikleri ‘döviz’ onların yaşadıklarından, başına gelenlerden daha önemliydi. Bu anlamda kapitalizmin insafına terk edilmiş sahipsiz, kimsesiz emekçilerdi.

Almanya’ya gitmek ve çalışabilmek için başvuru formları doldurup beklemeleri gerekiyordu.1 yıl ,2 yıl hatta 6 , 7, 8 bekleyenler vardı. Formlarına nihayet cevap geldiğinde ise İstanbul’a gitmeleri gerekiyordu..

Anadolu  insanı kuşaklar boyu birlik içinde yaşamış bir aile yapısına sahipti.  Almanya’ ya gidebilecek işçi yakınlarının da ( anne,baba,kardeş, amca, dayı….) yoksulluğunu ve umutlarını göz ardı edemezdi…Giden aslında kalanların da umuduydu.

Duygusal bir veda ile uğurlanır yolcu, ama yolcuya göre bu uzun sürmeyecek bir durumdu. İyi kazanırsa yakınlarını da yanına alabilecek. Kaybederse yakınları için de yıkım olacaktı…

Anadolu’ nun kırsal kesiminden Almanya’ya kabul mektubuyla yola düşen yolcu, son imkanlarını kullanarak iyi giyinmiştir, gömleği kolalı ve kravatlıdır.

Hoşça kalın bozkırlar,  hoşça kal bacası tütmeyen yoksulluk, hoşça kal güzel ve sahipsiz yurdum…Hoşça kal…Gidenlerin iç sesleri arasında geride bıraktıkları çok şey vardır aslında fakat, bu acıya çaresiz dayanılacaktır…

Bir çok tarihin başlangıç noktası olan İstanbul, Almanya ‘ya gidecek işçilerin sağlık kontrolünden geçmek zorunda oldukları bir ‘toplanma yeri’ydi.  Burada bir meydana toplanmış binlerce işçi vardı. Türkiye ‘nin her yerinden gelmiş binlerce  ‘hammadde’!

Hans’lara kurban gidecek, genç dinamik Hasan’lar… Binlerce can…Süreç elbetteki milyonlara varacaktır..Her kişiye verilmiş numaralarla isimler çağrılır. En kritik noktadır burası, sağlık kontrolunden geçilemez ise kendisi ve ailesi için yıkım başlamıştır.

İşçi adaylarının yüzde 20 ‘si burada elenecektir. Burada konuşarak kimseyi ikna edemezsiniz, röntgen sonuçlarını tartışamazsınız. Genç, dinamik işçi adayları soyunmuş, ciger kontrolü olacaklar..

– Nefes al !
– Nefesini tut!
-Sağlam sağa geç, ciğerler iyi değil,  sola geç…

Kalp atışları, nabız, boy, kilo her şey uygun ve sağlam olmalı zira Almanlar olimpiyatlarda yarışacak kadar güçlü işçiler alacaktır. Onlara zeka testi yapılmaz .Hasta olup, olmayacaklarını bilmek istiyorlar..Onların misafir işçi dediklerinin dayanıklı olması gerekir. Bu yöntem bütün ülkelerden aldıkları işçi yığınları için geçerli..

Burayı atlayan olimpiyat işçi adayları şanslı oluyor. Şimdi dualardan daha çok işe yarayan Almanca-Türkçe sözlük almak gerekiyor. Onlar için önceden Almanca kursları düzenlenmiştir bile…Ekmeği, suyu bilmeden, Sirkeci Garı’ndan trenlerle düşerler yola…

Türkiye, bir zamanlar haşmetli bir güçtü. Osmanlı ordusu Macaristan’dan Hazar Denizi’ne Fas ‘tan Hint Okyanusu’na kadar hakimiyet sürüyordu. Tarihteki tüm imparatorluklar gibi başarısızlığa uğradı ve yok oldu..

Şimdilerde Avrupa ‘ya insanı ‘hammadde’ olarak yolluyordu…

İlginizi çekebilir