Suna Arev: Hangi Anneler Günü..?

Anneler Günü kutlamalarının geçmiş, bugünkü haliyle olmasa da çok eskiye dayanıyor? Eski Yunanlılar, ‘tanrıların annesi’ için her baharda kutlamalar yaparlardı. Mezopotamya kültüründe de anne kutsaldı; Tanrıça’ydı. Ona adaklar adanır, adına tapınaklar inşa edilirdi. Ana tanrıça Ninhursag bütün yaşayanların annesi olarak kabul edilirdi.

Anaerkil düzende yaşayan ilk topluluklar sadece kan bağı değil, toplumsal hiyerarşi de ‘analık’ üzerinden kuruluyordu ve ‘ana’  yaşamın merkeziydi.  Kadim Yunan ve Mezopotamya kültürlerine devredilen, oradan da eril tek tanrılı dinlere geçen bu kültür, erkek egemen sisteme rağmen varlığını sürdürmeyi başardı. 

1600’lü yıllara gelindiğinde İngilizler, ‘Annelerin Pazarı’ diye bir gün kutlarlardı. Bu dönemde İngiltere’de zenginler ve yoksullar arasında derin bir uçurum vardı ve yoksullar köle gibi çalışmak zorundaydı. İş şansı ve ekmek kapısı hep uzak olur ya o zamanda yoksullar için öyleydi. Hizmetçiler genelde efendilerinin evlerinde kalmak zorundaydı. ‘Annelerin Pazarı’ denilen günde, hizmetçilere izin verilir, onların anneleriyle hasret gidermelerine olanak sağlanırdı.

Hristiyan kültürü zaman için de bu ‘Pazar Günü’nü kiliseye taşıdı ve Bakire Meryem’i anma ve yüceltme gününe dönüştürdü. Böylece ‘Annelerin Pazarı’ kilisenin kanatları altında kaybolup gitti.

Amerika’da Anneler Günü ilk 1872’de kutlandı. Kutlamaya öncülük eden Julia Word Howe idi .Bu kutlamalarda barış dolu bir yaşam arzusu öne çıkıyor, militarizm ve savaşların yol açtığı kıyımlara karşı tavır alınıyordu. Anneler harekete geçiyor, barışı simgeliyorlardı.

1907’de Philadelphiy’lı Anna Jarvis Anneler gününün tüm ülkede kutlanması için bir kampanya başlattı. Kampanya destek gördü ve bu günün her yılın mayıs ayının ikinci pazarında kutlanması kabul edildi. Mayıs ayının ikinci pazarı Anna Jarvis ‘in annesinin ölüm yıl dönümüne tekabül ediyordu. Annesi Ann Maria Jarvis, bir barış aktivistiydi.

Amaç her yıl bu barış inisiyatifini bir beyaz karanfille anmak olsa da kapitalizm bu günü de çıkarları için kullandı ve tüketim amaçlı pazar alanlarına çevirdi. Anna Jarvis, sonraları bunu kapitalizmin elinden kurtarmayı düşünse de artık çok geçti. Bütün varını bu uğurda feda etti, hiç  evlenmedi,  anne olamadı ve bir sanatoryumda 81 yaşında, kör, sağır olarak ve sefalet içinde öldü…

Bugün Mayıs ayının ikinci pazar günü. Televizyonlar, vitrinler, sosyal medya alanları kulakları sağır edercesine bağırıyor; ‘’Annenize hediye alın!!’’ 

Bir bulaşık makinesi, bir süpürge, tencere yemek takımı, bir bulaşık süngeri, bir önlüğe ne dersiniz? Anneleri mutfağa hapsetmenin hediyesi, her yerde bas bas bağırıyor…

Anneniz öldü mü? O zaman da mezarına çiçek al!! İlle de al!! Al ki birilerinin hep cepleri dolsun…

Kimse duygudan bahsetmez bile, bir mektuptan duygularını içine akıtacak bir yoldan  bahsetmez… Birlikten beraberlikten, bir sofrada gelecek kaşık seslerinden…Hiç bahsetmezler zira, amaç çıkarlardır…

Bugün de yoksullar için iş ve ekmek kapısı hep uzaklardadır. 1600’lü yıllardan farkı nedir ki?

Dünyayı çok değil, 7 bilemedin 8 zengin ailenin avuçlarında oynattığı bir çağda, yoksulların Anneler Günü’nü kutsayacağını, onları değerli kılacaklarını sanmak hayal değil de nedir?

Eskiden birlik içinde yaşayan kuşaklar, şimdi ekmek için dünyanın dört bir yanına savrulmuş çocuklarını bekleyen annelerin yapayalnızlığını haykırıyor..

Anneleri öldüren açlık değildir belki, ama onları en çok yalnızlık, kimsesizlik öldürüyor.

Gurbet kapılarında bir sabah gelen telefonla cenazeye yetişme telaşı yaşarken, geçmişi geri getirmek artık mümkün değildir. Çaresizdir ve çok geçtir..

Bizim oralarda babalar erken ölür, anneler çocukları için direnir biraz daha ama, yapayalnız ölürler…Gözleri hep bir çizgide, yoldan gelecek çocuklarındadır. Derdi ne ekmek, ne de sudur artık..

Anneleri öldüren dert yalnızlık, kimsesizliktir.

Bizim oralarda anneler hep üşür, vasiyet ederler geride kalan çocuklarına çok değildir istedikleri: Kalın bir battaniye, kalın bir çift çorap, bir de 7 renkten kefenlik isterler..7 renk bir türlü giyemedikleri mutluluğun adıdır.. Gözleri açık giden o kutsal çınarların acılarını, musalla taşında yıkamaya kaç yeşil sabun gerek kim bilir?

Toprakları talan yurdum; dillerine yabancı batıya tarım işçisi olarak giden Kürt annelerin, faşistler tarafından sırtlarına yediği taşlar yetmezmiş gibi… Sulama kanallarında boğulan çocuklarını gömmeye kaç avuç toprak gerek? Onların annelikleri de öldürülmüştür artık.

Hangi Anneler Günü?

Ya eline bir kargoyla oğlunun kemikleri verilen ananın günü?

Hangi Anneler Günü?

Dirisini değil de, çocuklarının kemiklerini bile bulamayan annelerin çığlığı için kaç anneler günü ister.

Taybet Ana yerde hala, onu kaç evlat çağırır…?

Eyvah!! Berfo Ana da öldü… Daha  evini boyatacaktı oysa..

Her gün öldürülen anne ya da anne adayı kadınlar, Küçücük çocuklarının ellerine bir parça ekmek tutuşturup intihar eden anneler… Bu duyarsız, bu dengesiz düzende sadece gazetelerin üçüncü sayfasına haberleri düşen anneler, kaç anneler günü edersiniz?

Ve Anneler, siz daha ne kadar öleceksiniz?

Yaşlanmış elden ayaktan düşmüş, bakıma ve ilgiye muhtaç anneler, ele ayağa düşmeden tanrıdan bir avuç toprak isteyen anneler ya siz kaç bin ölümü isteyeceksiniz acılı canınıza…

Bu duyarsız, bu insafsız , bu vicdansız, bu herşeyin talan edildiği, sizi çocuklarınızın arayacağı bir telefon sesine hasret olan, sosyal medya hesaplarında ölüm anlarınızın bile magazine çevrildiği bu kirli, bu çukur kapitalist düzende hangi ama hangi anneler gününün kutlanacağını bekleyeceksiniz….

Kavimler göçü nedir ki? Dünya bir kaosta, hangi toprağa bassak orada kan buluşacak ayağımıza…

Ve düzen ve bu kirli düzen yıkılmadıkça anneler de hep ağlayacak..

Ve Anneler Günü’nde ille de beyaz karanfil istenecek…

İlginizi çekebilir