Serpil Odabaşı: Gençlerin protestosu Hafıza Odası sergisini çok daha değerli kıldı

 “Siyasette cereyan eden popülizm gündelik hayatın bütün alanlarında etkisini gösterirken sanat da bundan muaf olamıyor, haliyle bu durum sanatın da dilini, etiğini, ifadesini kirletebiliyor. Biz de tabutlarımızı alıp ölülerin hemen bir arka sokağında bunları sergileyebilecek kadar garip bir zeminde bulabiliyoruz kendimizi” diyen ressam Serpil Odabaşı, Ahmet Güneştekin’in “Hafıza Odası” sergisini protesto eden gençlerin protestolarını ise; bir tabutla gömülme durumu bile olamamış, onlarca insanın yakınlarının adına da yapılan tepki olarak değerlendirdi ve protestonun sergiyi çok daha değerli kıldığını sözlerine ekledi.

Vedat Yeler

Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın (DTSO) ev sahipliği ve Pilevneli Galeri sunumuyla Amed’ın tarihi Keçi Burcu’nda 16 Ekim’de açılışı yapılan ressam Ahmet Güneştekin’in “Hafıza Odası” sergisini, tartışmaları, sergiye tepki gösteren gençlerin eylemlerini ve bu tepkiler üzerinden gelişen tutumları konuştuk.

  • Özellikle Kürt kamuoyunda birçok noktadan çeşitli tartışmalara eleştirilere yol açan ressam Ahmet Güneştekin’in Amed’de 16 Ekim’de açılan ‘Hafıza Odası’ sergisine girmeden önce şöyle bir soru sormak istiyorum. ‘Hafıza Odası’ sergisine ve devamında gelişen tartışmalara, olaylara bakınca neler hissetin ve hissiyatın nasıl şekilleniyor?

Burada benim hissiyatımın bir işlevi oldugundan pek emin değilim. Evet, bir öfke duydum tüm o yas evi neşesi, şenliği görüntülerine ama burada bireysel öfkelerimizin adresi özünde bir happening ve bir sanatçı değil, katliamcılar, azlettirenler ve gölgemizin dahi ne yana düştüğü. Ertugrul Özkök’ü halay çekerken gördüğümde bir anda Mehmet Ağar’ın Newroz ateşinden neşeyle atlayış görüntüleri canlandı hafızamda. Yine bir takım bürokratların daha benzer görüntüleri vardı. Ne yazık ki bu sergiyi birçok kişi bu incitici görüntülerle anımsayacak.

Ben siyasal zemindeki uzlaşmaların, hesapların, yan yana verilen görüntülerin, el sıkışmaların ve medyaya malzeme üretilmesi eylemliliğinin, bir sergi veya bir sanat etkinliği üzerinden yapılmasını doğru bulmuyorum. Sanatın çok daha direkt bir söylemi vardır. Sanatın politik olma halinden bahsetmiyorum elbette. Siyasetin ve siyasetçinin, sanat için işlevi olsa olsa eylem kırıcılıktır. Sanatın söyleyeceği şey siyasal söylem alanına sığmayabilir, sığmak zorunda da değil. Siyaset, sanata böyle bir alan çizecek durumda da konumda da değil.

  • Sergi, hem sanatsal boyutu hem de politik boyutuyla çeşitli noktalardan eleştirilere tabi tutuldu. Sizce; hafıza-mekân, zaman, özne ve nesne bağlamında bu sergi hangi temeller üzerinde ve nasıl ele alınarak tartışılmalı ve bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Politik boyut var mı emin değilim ama politik bir ‘fail’ olduğu kesin. Siyasette cereyan eden popülizm gündelik hayatın bütün alanlarında etkisini gösterirken sanat da bundan muaf olamıyor, haliyle bu durum sanatın da dilini, etiğini, ifadesini kirletebiliyor. Biz de tabutlarımızı alıp ölülerin hemen bir arka sokağında bunları sergileyebilecek kadar garip bir zeminde bulabiliyoruz kendimizi. Tanıklık etmek kıymetlidir ama bu tanıklığı sunma biçimi, sözü nereden ördüğümüz de en az tanıklığın kendisi kadar değerlidir. Burada sorumluluk almayan, sadece gösteren, kaçak bir tanıklık var. Rahatsızlık verici kısmı biraz da bu kaçak tanıklık. Tanık olmaktan kaçınmak, imtina etmek bile, ‘tanıkmış’ gibi görünmekten yeğdir.

Agamben’e göre ‘Tanıklık tam da öznelliğin yok edildiği, konuşmanın olanaksız olduğu yerdedir. Dibi görmüş, ölümü deneyimlemiş olanlar tam tanıktır. O hâlde gerçek tanıklar hiçbir zaman tanıklık etmeyen ve edemeyenlerdir.’

Tanıklığın  ‘dilsizleştiren bir yanı  varken, Tanıklık  olarak ifade edilen işlerin daha ince bir süzgeçten geçmesi gerektiğine inanıyorum.

Bu bağlamda tartışıldığı zemini yanlış bulmuyorum. Birçok insan çok haklı ve doğru bir yerden aldı konuyu, eksik bile kalmıştır. Çünkü sanat eseri, hele ki bu bir enstelasyonsa, mekan ve zaman içerisinde bir anlam ifade eder. Hatta sürekli yeni anlamlar da üretebilir. O sergi başka şehirlerde, başka ülkelerde de gösterildi. Sergilenen eserler farklı zamanlarda üretilmiş ve sergilenmiş eserler. Evet, Güneştekin’in eserleri her zaman benzer eleştiriler aldı ama hiçbir zaman Keçi Burcu’ndaki sergide aldığı kadar eleştiri almamıştı diye biliyorum. Değişen tek şey mekan ve zamanken sanatçıya düşen, eserinin sergilendiği mekan ve zaman içerisinde hangi anlamları ürettiği üzerine de düşünmektir. Sergiye gelen insanların bu eserleri içerisinde bulundukları duygudurum ve sosyal koşullar göz önünde bulundurularak nasıl anlamlandırdığını düşünmektir. Sanatçı bunu gözetmemişse bu kendisi açısından oldukça vahim bir durum.

– Yapılan tartışmalar ve eleştiriler ekseninde “bellek-mekan ve gerçekliğin üzerinde “halay çekmek” suretiyle tepinilmesi gibi başlıklar ortaya çıktı. Ahmet Güneştekin, sürecin devamında yöneltilen eleştirileri kaale aldı mı ya da nasıl alması gerekiyordu?

Ahmet Güneştekin’in eleştirileri dikkate aldığını düşünüyorum. Gelin konuşalım, sorularınızı yanıtlayacağım’ demiş olması bence değerlidir. Kaldı ki zaten sürekli buna açık olduğunu dile getiriyor. Ahmet Güneştekin’in bu tavrından ziyade, eleştirileri aşağılama ve küçümsemelerle savuşturmaya çalışan gazeteci ve yazarlar şaşırttı beni. “Bırakın işte, sanat tartışılıyor. İnsanlar tepkisel de olsa sanata dair beklenti ve beğenilerini ortaya koyuyor. Bırakın tartışılsın, neden sözcükleri yasaklıyor, neden klişelerin arkasına saklanıyorsunuz?”, “Ah cehalet, ah anlaşılmadı vb…

Belli ki bir yaraya dokunulmuş, gözetilmemiş, özen gösterilmemiş, korunmamış, sadece alkışlama işlevine indirgenmiş kendi belleğinde, hafızasında. Bu çok gaddarca, zalimden yana bir tavır. Bu kadar hassas bir konuda bu insanların öfkesini algılayamıyorsanız zaten söylenecek pek de bir şey kalmıyor aslında.

  •  Sergiyi protesto eden gençlerin protestolarını ve akabinde Kürt sanatçı, yazar ve aydınları tarafından oluşan kutuplaşmaya ne diyorsunuz? Gençlerin protestolarını “Vandallık” olarak ifade edenler bile oldu. Bu konuyu nereye bağlayabiliriz?

Sosyal medyaya düşen bütün o fotoğraflar ve videolar, sergiyi bir Happening gibi de algılamama yol açtı, çünkü “katılımcıların ne yaptığından ‘bize ne?’ gibi argümanlar da sunuldu. Ancak happening yaşayanlarla yapılan bir etkinliktir, ölülerle değil.  Buradaki happening’in bir neşe ve coşkuyla kendini gösterdiğini görüyoruz, işte sıkıntı da bu coşku ve neşeden başlıyor zaten. ‘Yas evinde halay’ olarak gördü insanlar bunu. Çünkü serginin tanıklık etmek, bellek tutmak, hatırlatmak gibi bir iddiası var. Haliyle bu gençlerin protestosu da bu coşku ve neşe üzerinden gelişti. Hemen bir kaç sıra arka sokağında, bir tabutla gömülme durumu bile olamamış, onlarca insanın yakınlarının adına da tepki göstermiş oldular. Bu kendi tanıklıklarının ne kadar canlı ve diri olduğunun göstergesidir. Tanıklık ve hafıza için bir göstergeye, imgeleme, mime ihtiyaçları yok. Bu bağlamda vandallık olarak okunmasına katılmıyorum.  Sanatçı Sevinç Altan’ın dediği gibi, Gençler oraya gidip resim yaparak ya da “zarif” bir performans”la mı tepkilerini  dile getirselerdi? 

Esas bu tepki,  sergiyi çok daha değerli kılmıştır nazarımda. Bunun sanat tarihinde bir çok örneği var. E-skop sitesinde bu konuyla ilgili çok güzel bir makale vardı; “Etkileşim, Taciz, Vandalizm? Çağdaş Sanatta Katılımcılık ve İlişkisellik Üzerine Bazı Sorular”, okunmasını tavsiye edebilirim. 

  •  Sergi sanat iddiası ile bir üretim ortaya koyuyor ve politik olması kaçınılmaz olan bu üretimin çatışma doğurması da olağandır. Şuan ki siyasal atmosferde Amed için bu mesele neyi ifade ediyor? Gençlerin protestoları bu noktada nasıl okunmalı. 

O kuru kafalarla ifade edilmek istenen,  faili meçhul cinayetlerde hayatını kaybetmiş insanlar, birilerinin yakını, hiçbirinin, yakınının bu biçimde ifade edilmesinden rahatsız olmayacağını sanmıyorum. Boylesi bir konunun işlenişini ve sunulma biçimini de tartışıyor insanlar haklı olarak. Sipariş edilmiş,  yüzlerce siyah plastik çarık ayrı bir aynılaştırma. Sadece plastik kokuyor. Orda yaşlı, çocuk, kadın, yoksul, orta sınıf yok. Orda egemenin bakışını onaylayan, altını çizen bir perspektif gördüm ben. Az önce de bahsettiğim gibi mekan ve zaman bağlamında değerlendirmek gerekir sergiyi.

  • Güneştekin’in in eleştirileri dikkate aldığını ifade ettiniz. Peki, siz böyle bir tablonun içinde olsaydınız eleştirileri nasıl dikkate alırdınız ve pratiğinizde karşılığı ne olurdu?

Sergilenen iş üzerinden empati yapmak pek kolay değil, çünkü her sanatçının kendini ifade etme araçları, biçimi farklıdır. Nasıl Ahmet Güneştekin asla benim gibi ifade etmeyecektiyse, ben de asla onun gibi ifade etmezdim ama biraz zorlayarak bakmaya çalıştığımda, o enstelasyonu ben oluşturmuşum gibi varsaydığımda, o gençleri davet eder, dinler ve enstelasyonun aşağı atılmasının canlı tanıklığını kendime bir ‘hafıza’ olarak addederdim.

İlginizi çekebilir