Şêrko Bêkes’in hayatını anlatan ‘Şiir Ormanı’ belgeseli yayınlandı

Çağdaş Kürt edebiyatının en önemli şairlerinden biri olan Şêrko Bêkes’in hayatını anlatan “Şiir Ormanı” belgeseli Rûdaw TV ve Rûdaw Dijital Medya’da yayınlandı. Yönetmen Sirwan Rehim’in hazırladığı belgeselde vefatından önce şair Şêrko Bêkes ve annesinin anlatımları yer alıyor.  

2 Mayıs 1940’da Süleymaniye’de doğan Şêrko Bekes, 4 Agustos 2013’de hayata gözlerini yumdu. Çağdaş Kürt şairi olarak bilinen Bêkes, aynı zamanda Kürt şair Faik Bekes’in oğlu. 1965 yılında Kürt özgürlük hareketine katıldı. Hayatını Kürt halkının mücadelesine ve Kürt edebiyatına adadı.

Yönetmen Sirwan Rehim’in şairin hayatını anlatan “Şiir Ormanı” belgeseli, Rûdaw Medya Grubu’nun desteği ile hazırlandı.

Yaklaşık 52 dakikalık belgeselde Bêkes ve annesinin anlatımları da yer alıyor. Kürt siyasetçi Osman Baydemir, sanatçı Kanî, gazeteci yazar Fener Rojbeyanî, İtalyan gazeteci yazar Laura Schrader, İsviçreli yayıncı Lucien Leitess ve edebiyatçı Mesud Muhammed de Bêkes’i anlatıyor.

İlk kez geçtiğimiz hafta Süleymaniye’de gösterime giren belgesel, 2 Kasım 2022 günü Rûdaw TV ve Dijital Medya’da yayımlandı. Belgesel, Kürtçenin Kurmanci ve Sorani lehçelerinin yanı sıra, Türkçe, Arapça ve İngilizce altyazılarla hazırlandı.

Sîrwan Rehim, Dorothea Keist ve Abbad Abdulrezak’ın arşiv görüntülerinden yararlanılan belgeselin yardımcı yönetmenliğini Kawa Kafroş, montajını ise Şikar Kemal yaptı.

Şêrko Bêkes, 4 Ağustos 2013’te hayata veda ederken, ardında bir şiir deryasını miras bıraktı. Kürt Edebiyat’nda adından hep söz ettirecek olan Bêkes’le, son röportajı da Rûdaw yapmıştı.

Şiir Ormanı Belgeseli (Şêrko Bêkes 1940-2013)

Şêrko Bêkes: 02-05-1940 tarihinde, II. Dünya Savaşı’nın sıcak atmosferinde doğdum. Goyje – Gawran mahallesinde. Komşularımızın çoğu Hıristiyandı. Nuri Meti’nin annesi Cemile Hanım benim ebemdi. Ben doğduktan sonra odun kömüründen alnıma bir haç çiziyor, etrafındaki insanlar bunun ne olduğunu sorduğunda, “Bu kutsallık ve zeka içindir” diyor. Hıristiyan bir kadın ebem olduğum için şanslıyım, çünkü bu dini bir şey olsa bile, iki dinin aynı yerde uyum, barış ve sevgi içerisinde bir araya geldiğinin işaretidir.

Mak şiiri

Şu sık ormanın kıyısında

Tek bir güzel ağaç olsun dedim

Geleceğe yıldız at, işte o benim!

(O günden beri

Ormanın savaşı başladı)

 

Bu dağ ve tepelerde

Tek bir dağ olsun dedim başı dik

Güneşin haki ışıklarının doğduğu tek yer

İşte o benim!

(O andan itibaren

Dağların savaşı başladı)

 

Şu at sürüsü içerisinde

Tek bir at olsun dedim, asil

Kişnemesi asla ölmesin, işte o benim

(O andan beri

atların savaşı başladı)

 

Bu kan hiç durmayacak gibi

Taki o gün beynimde

Bir gerçeği tutuşturana dek:

 

Ki ben asla tüm güzellikler ve renkler değilim!

Ki ben asla tüm güneş ve ışıklar değilim!

Ki ben asla tüm atlar ve kişnemeler değilim!

 

Laura Schrader: Şêrko Bêkes’i tanıdığımdan beri şiirleri benim için önemli. Bu sadece benim için değil, şiirlerini seven sadece ben olduğum anlamına da gelmiyor. Şêrko Bêkes’in eserlerini değerlendirirken, onu Neruda, Garcia Lorca, Elimie Wikison, Ugenio Montale ile karşılaştırıyorum, yani onu diğer şairlerle karşılaştırıyorum. Batılı şairlerin çoğunu tanıyorum, gerçekten de Şêrko’yu tanıdığım dünyanın en üst düzey şairleri ile kıyaslıyorum.

Osman Baydemir:  Kürtler ve Kürdistan var olduğu sürece, şiirler okunup dinlendiği müddetçe Şêrko Bêkes’in izleri görülecek ve tanınacaktır.

Lucien Leitess: Dünya edebiyatının tanımı veya anlayışının coğrafya ile hiçbir ilgisi yoktur. Konu kimin dünyanın hangi köşesinden gelerek dünya edebiyatını yazdığıyla ilgili değildir. Birçok örnek vardır ve insan bazen bunun Londra’da doğan dünya edebiyatı olduğuna inanamıyor. Çukurova’da Yaşar Kemal örneği var. Kolombiya’da Macondo ya da Şili’de Pablo Neruda isminde bir şair var ve ayrıca Süleymaniye’de Şêrko Bêkes adında büyük bir şair var.

Kanî’nin sesinden Bêkes’in şiiri:

O dudaklarda gördüğünüz ney

Aşkımın sarmalanmış hayalidir ve

Bir acı delmiştir onu

Benim yerime,

Çünkü ben bilmem

Ney üflemeyi

Rüzgar bilir

O üfler, o üfler

 

Şêrko Bêkes veya şiir sarmalanmış haç… “Bir şairin çarmıhı, yılanı ve takvimi” başyapıtında çocukluğuna atıfta bulunur:

Ormanın rüyalarını okuyan bi çocuktu. Işığın kokusunu gözledi. Doğanın renkli kervanının hışırtısını dinledi…

Hayal gücü ile dopdolu bir çocuk, sihirli ve güzel görüşlü bir güç…

O, “dağların, taşların ve palamut ağaçların gittiğini görmüş”… Aynı zamanda, “göletlerin, yıldızların ve toprağın fısıltısını” dinlemiş. Yıldızların içini ve Yaratıcının perilerini görmüş. O “Çıplak, çırılçıplak sırlar görmüş.”

Bu şair çocukluğunda ay ile oynamış ve elleri ile halelerine dokunmuş.

Ey gökyüzü; ne kadar da hayal dolu bir çocukluk!

Elbette bu yeteneğin sesi ve renginin kaynağı bellidir! Belli!

 

Şêrko Bêkes: İki şey yeteneğimin gelişmesine büyük etkide bulundu. Ya da şiir yazmamı sağladı; birincisi Kürdistan’ın doğası, zorlukları ve güzellikleri. Sadece güzelliği de değil, örneğin henüz çocukken Surdaş’taki Çermawend dağı ve dağdan kopan fırtına beni çok cezbederdi. Bir çocuğun baktığı ve kendisinin başka resimlerini bulduğu resim gibi. İkincisi ise annemin bana anlattığı hikayeler.

Şefika Hanım (Şêrko Bêkes’in annesi): Bazen birlikte şarkı söyleriz, o da şarkı söyler, sesini seviyorum… Böyle işte..

 

Korkarım öleceğim bu gurbet elde

Yürek keşke, ah ve umutla dolu

Vasiyet olsun ülkem, ölürsem gidin Seywan’a

Arguvan çiçeğinden bir desteyi

Mezarım yerine, başınıza takın

 

Şêrko Bêkes: Her insanın hayatında bir kahraman varsa eğer, benim için annem odur. Annem dul kaldığı dönemde ve hatta ikinci evliliğini yaptığında da bizimle hep öyleydi. Fakat ilk 7 yılında ki çok erken bir yaşta yaşadıkları, 20’li yaşlarındaydı, ilk yedi yılıydı. Buna rağmen zeki ve cesurca benim ve kız kardeşlerim Frişte ile Gezize’nin eğitimi ile ilgilendi. Annem kendisi de, başından beri eli ve ağzı iyi olan hünerli bir kadındı, öyle tembel biri değildi.

Şêrko’nun merhametli bir annesi vardı. O merhametli annesi hakkında böyle konuşuyor. Babası çok erken yaşta ölmüş ama o hem bir baba ve hem de öğretmen olmuş. Bir baba ki isyan sütunu haline gelmiş ve teslim olmamayı hayatı ve varlığında somutlaştırmış.

Şêrko Bêkes: Babam vefat ettiğinde henüz çok küçüktüm. Ama o ruhumda manevi bir ışık gibiydi. Babam her zaman yanımda olduğunu hissettiğim biriydi ve her şiir yazarken yanımdaydı adeta.

Annenin büyülü ve muazzam sevgi dolu tatlı dili, yanı sıra, babanın yokluğu ile duyguların inşası, toplumdaki yeri, şiirlerin alevi ve alazından aldığı kaynak, yaşamı boyunca Şêrko’nun içinde bir şiir ve ifade ormanı olarak yemyeşil olacaktı.

Şêrko Bêkes: Herdi ve Goran’ın romantik şiirlerini okuduktan sonra şiiri daha çok sevdim. Birçok şairin aksine geleneksel şiirden başlamadım. Şiir yazmaya yeni şiir sevgisi ile başladım. Daha sonra klasik şiir deneyimlerine geri döndüm, Nali’yi veya Mahwi’yi uzun zaman sonra tanıdım.

Büyük şair Goran o dönem Süleymaniye’de ve Jin gazetesinin genel yayın yönetmeni. Goran, Kürt şiirini ve dilini modernleştiren büyük bir isim. Goran, döneminin en büyük aydınlarından biri. Tabii ki, Fayık Bêkes’in yakın arkadaşlarından biriydi. Her okuyucunun “Arkadaşım Bêkes” şiirinde hissettiği bir dostluk. Şêrko henüz ham ve olgunlaşmamış bir şiirini alır ve Jin gazetesine Büyük Goran’ın yanına gider. Şiir için kimlik peşinde koşan bir divane olduğu anlaşılıyor.

Şêrko Bêkes: O dönem Jin şehrimizdeki tek gazeteydi. Goran Hoca bir süre gazetenin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Gazete, Piremêrd’in torunu Ahmed Ziringî’nindi. Şiirlerimi ilk kez oraya gönderdim ve Goran’ı ilk kez orada gördüm. Ona bir şiir götürdüm, belli ki pek şiire benzemiyordu. Şiir dışında her şeydi. Kalemi çıkarıp şiirin kafiyelerini onardığını ve paragraflarını düzelttiğini hatırlıyorum. Biz o başlangıçtan başladık.

Kanî: Şêrko Bêkes hocayı gördüğümde, bir şiir görmüşüm gibi geldi. Öyle bir şiir ki aynı anda çocuk, genç ve yaşlıydı. Birazdan sigarasının dumanından bir harf dökülecek gibi, harf mısraya ve mısra da pembe bir şiire dönüşecekmiş gibi.

Lucien Leitess: Çok iyi anlıyorum, çünkü İsviçre’de bazı yönlerden benzer durumda ve İsviçre de bir dağ milleti. Dağlı milletlerin ortak yönleri var. Kayaların üzerindeki yosunlara benzerler, zor süreçlerin ardından ne zaman bir fırsat doğsa yeniden yeşerirler. O zaman sorular kolayca hikayesini bulur ya da böyle milletler kendisi için bir konuşmacı bulur veya ozanını yaratır. Şerko gibi bir ozanı olanlar ne mutludur, çünkü onlar bir dünya olayı ölümsüzleştirir ve ebedi kılar.

Şêrko Bêkes: Sık sık söylerim, bu ilk değil, basit şiirler, derin ama basit şiirler, zorla kilit vurulan şiirlerden daha kıymetlidir. Örneğin ünlü Amerikalı şair Walt Whitman’ın şiirlerini okuyorsunuz ki ben Sadi Yusuf’un çevirilerinden okudum, harika bir şey olduğunu hissediyorsunuz ama öylece baktığınızda “Bu da nedir?” diyorsunuz. Ama bu şiirleri asla yazamazsınız ve asla seslendiremezsiniz. Bu şiirlerin sadeliği, hakikatin sadeliğine benzer. Hakikat basittir ama büyüklük onu dile getirmektedir. En büyüğü onu dile getirmektir.

Laura Schrader: Her şeye rağmen şunu söylemek isterim; Şêrko Bêkes’in herkes için konuşan, şiirlerini kim okursa aşık olacağı büyük bir şairdir. Şunu da hatırlatmak isterim, çok şakacıydı. Evime geldiğinde odamın yüksek pencerelerinin yeşil boyayla çerçevelendiğini gördüğünde gülmeye başladı ve “İmamın evine gelmiş gibi hissediyorum” dedi, (Gülerek) bilemiyorum, beni imam mı sandı? Ortak tanıdığımız İtalyanca bilen bazı Kürt arkadaşlarla bir masanın etrafında oturduk. O şiiri o an mı yazdı bilmiyorum ama her halükarda çok yeniydi, o yazdı ve İtalyancaya çevrildi. Çok güzel mısralardı, şiirleri yanında biriktirmesi çok güzeldi, kelimeleri seçmesi ve elbette çevirmenlerle sözcüleri seçmesi.

Çok acı bir çocukluk… Yalnız bir ergenlik… Yalnızlık, şiirin hayal gücü ve şair olma arzusu arkadaş ve yoldaş olmuştu. Daha sonra 25 yaşındayken yani gençlik çağında dağlara gitmek ve devrim basınında Peşmerge olarak mücadele etmek zorundaydı. 1960’ların ortalarından Kürdistan Hareketi’ne darbe vurulup devrim yenilgiye uğratılana kadar sürgün tünelleri ve zorluklardan geçer. Saddam’ın “Kadısiye Ödülünü” (İran-Irak Savaşı) açıkladığına dair söylentiler gelene kadar Süleymaniye’de kalır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca, ölümler ve hayatın acısı ve bu şiir ormanının gelişim süreci olur. 1984 yılında bu şair bir kez daha şehri ve normal hayatı terk eder, dağlara döner ve özgür ormanlara, vadilere, kırlara karışır. O ışıltıyı görür ve yeniden başını kayalıkların dizine dayar, Kaziwe’nin kayalarına biner ve taşların, bağların, bahçelerin dilinden konuşmaya devam eder.

Şêrko Bêkes: Yurt dışına çıkmak için çok daha büyük bir neden vardı ki başka bir yerde bahsetmemiş olabilirim. Çıkmak zorunda kaldım. O dönem Saddam’ın Kadısiye Ödülü vardı. Baasçılar ödülü kim olduğu önemli olmadan dağıtıyordu. Şêrko Bêkes miş, filan kişiymiş, oymuş, buymuş. Onlar için önemli olan o seçtikleri kişiyi kendi işlerine dahil etmekti. Kadısiye için hiçbir şey yazmasına da gerek yoktu. Bir arkadaşımız vardı ve Kadısiye için hiçbir şey yazmamıştı ama ödülü ona verdiler. Bunu yapmak zorunda bırakıldı. Bu durumda, iki şey, iki yol vardı, itiraz edemezdi ya da gitmek zorunda kalırdı. Üçüncü bir yol yoktu. İsmim ortaya atılmıştı ve arkadaşlarım Bağdat’ta bana ödül verileceğine dair ismimin zikredileceğini söylüyordu. Bu yüzden hakkımda nihai bir karar verdim. Kararım burada kalmamam gerektiğiydi.

O karmaşık günlerde, Şêrko ölümle burun buruna ve ölüm ile yaşamın çitleri arasında oynuyor. Fakat tereddüt etmeden Saddam’ın Kadısiye ödülünü reddediyor. Ancak çok sonraları, Baydamir’in bir konuşmasını, hayatı ve edebiyatı için büyük bir ödül olarak kabul ediyor.

Ben Sîrwan Rehîm, bu belgeselin yazarı ve yönetmeniyim, Şêrko Bêkes 2010 yılında bana şunu söyledi:

Lütfen Baydemir’in bu mesajını kaydet, mesajında; Şêrko sen kimsesiz değilsin, 40 milyon Kürt arkanda. O yılanın dolandığı haç, bu şiir ormanını biliyordu; dilimize ve insanlara sunduğun tüm güzel şiirler seni yarattığın ormanının gölgesinde duygu ve oybirliği sağlayan, Kürt olmaktan gurur duyan, kalemi ile bu tatlı dilin yok olmamasını sağlayan büyük bir insan yaptı.

Osman Baydemir: O gün Şêrko Bêkes’e dedim ki, “sen kimsesiz değilsin, arkanda 40 milyon Kürt var.” Ama şimdi 40 milyondan fazla Kürt’ün Şêrko’yu kalbinde taşıdığını ve onun hayatını yüreklerinde ve zihinlerinde sürdürdüğünü görüyorum.

Zor bir çocuk, çaresiz, yalnız bir tavşan gibi. Zorlu bir ergenlik, sahilsiz bir gemi gibi. Gençliğinde bir maratoncu, dağlara gidiş, sürgün ve tekrar dağlara doğru ve yine sürgün. Yaşamın tüm bu zor dönemeçleri ve tüm bu çeşitli istasyonlar yolculuğunu içeriye ve ileriye doğru yöneltti;

Bunlar onu sürekli perişan, endişeli bir insan haline getirdi, sürekli bir belirsizlik psikolojisi hakim oldu.

Ama şiir ona olağanüstü bir enerji verdi. Ona ayakta kalma gücü sundu.

Perişandı; ama huzur dolu şiirler sundu.

Yüreği endişeliydi; ama şiirleri güven doluydu.

Çığlık doluydu, kıvılcım dolu ama şiirleri melodi ve ahengin ayrılmaz birer parçasıydı.

Düzensiz bir hayat yaşadı, ama her yönü ile derli toplu bir şiir ormanı sundu.

Osman Baydemir: Bana göre Şêrko Bêkes bir Güneyli değil sadece, bir Kürdistanlı ve tüm Kürdistan’a aittir. O yüreği ve fikirleri ile de bir Kürdistanlıydı. O sadece Kürdistan’ın bir yerinde değil; bir kez Kirmaşan’da, sonra Sine’de, bir kez Kamışlo’da ve Efrin’de, bir kez Van’da, sonra Amad’de, Süleymaniye’de, Halepçe’de, Pirmam’da ve Kürdistan’ın her yerinde. Çünkü Kürtler ve Kürdistan onun kalbinde ve hafızasındadır. Bence o sınırları zihninde silmiştir.

Bir müzik ustası, bir maestro nasıl el işaretleriyle düzinelerce müzisyeni harekete geçiriyorsa, o da düzinelerce kelime ve ifadeyi öyle çalıyordu. Aynen bu şekilde bir maestro gibi dinleyicilere şiirini okumaya başlardı.

Ancak bu maestro, son derece karmaşık olan bir dünyada, Harmoni’den uzak, fırtına ve kasırgalarla dolu bir vadide yaşıyor. Kimsenin ne zaman ve nasıl başlayacağını bilmediği bir fırtına.

1984’te mecburen dağa gittiğinde, iki yıl sonra, dönemin Irak rejimi bazı doğu ve batı ülkelerinin yardımıyla kitle imha silahlarına sahip oluyor. Şêrko bu defa da bilinmeyen bir uzağa doğru yola çıkıyor. Avrupa ülkelerinden birine ulaşma niyetiyle İran üzerinden Şam’a ulaşıyor. 

Şêrko Bêkes: Burada bilmeniz gereken ilginç şeylerden biri, Filistinli edebiyatçılarla tanışmamdır. Yermuk Kampı’nda senin için bir seminer düzenleyeceğiz dediler. Ben de tamam dedim. Bir gün gittik seminer yaptık, 250-300 kişi gelmişti. Hepsi de Şam’da üniversitesi öğrenciydi, çoğu Kürt’tü, Suriyeli Kürtler. Şiirler okundu ve hatta şiir okunurken elektriklerin kesildiğini hatırlıyorum, bir lüküs (gaz lambası) getirdiler. Hatırlıyorum.

Fener Rojbeyanî: 1986-1987 yılları arasında Kürt öğrenciler arasındaki edebi ve kültürel hareketlerin güçlendiği bir dönem yaşandı. O dönemde Şêrko Bêkes’in Şam’a geldiğini, edebiyat ve şiir seminerleri vermek istediğini duyduk. Ama ne yazık ki Şêrko Bêkes’in geldiği dönemde biz Suriye’de kendi dilimizde hiçbir şey sunamıyor veya okuyamıyorduk.

Şêrko Bêkes: Dışarı çıktığımda Kürt öğrenciler etrafımı sardı, beni çok sıcak karşıladılar. Ama Muhaberat’ın (Suriye istihbaratı) bundan haberi oldu. Muhaberat beni çağırdı. “Sen ne yapıyorsun böyle? Neredesin ve nereden geldin? Hangi dilde şiir okuyorsunuz?” diye sordular. “Kürtçe” dedim. “Peki, sen nerede olduğunu sanıyorsun?” diye sordular. Ben de “Burası Şam’ dedim. “Böyle bir şey olmaz” dediler. “Şiirlerin nerede?” diye sordular. Şiirlerimi götürüp getiriyor ve “Bunlar ne?” diye soruyorlardı. “Bunlar şiir” dedim. “Pasaportun nerede?  Hangi yoldan geldin?” Gizlice gelmediğimi söyledim. Bu benim pasaportum ve bunlar da belgelerim. Beni iki-üç gün getirip götürdüler, Irak’taki soruşturma faslı aynı tas aynı hamam Şam’daydı.

Sonuçta benim için en komik olan da, bir şiirlerim hakkındaki sorularıydı, bu nedir ne değil diye. Bir şiirim var, şöyle diyor:

Bir ormanda (Şiir)

 

Karanlık çöküyordu, aslan yatağında

Nasıl diye düşünüyordu, yarın

Komşusu kaplana saldırır?

Nasıl diye dönüyordu kaplan da

Yarın tilkiyi tutup kürkünü soyar?

Nasıl diye düşünüyordu tilki

Dağdaki o yuvaya ulaşır

Güvercin yavrusunu yer?

Güvercin de düşünüyordu

Nasıl?

Avcıyı

Kuşları ve

Hayvanları

Ormandaki her kesin birliğini sağlar

Nasıl yapabilir ki?

 

Bu şiir nedir dediler? Şiirdir dedim. Elbette aslan “El Esad” diye tercüme edilmiş. Bana sordular, bu nedir diye? Başka bir Esad hayal etmişler. Dedim ki, “aslan tanınmış bir hayvandır”. Mesele daha çok karmaşıklaştı. Dedim, “mesele sizin tasavvur ettiğiniz gibi değil, siz kendiniz böyle yorumluyorsunuz. Siz bu tasviri yapıyorsunuz”. “Hayır” dediler, “sadece bunun ne olduğunu bilmek istedik”. Sonunda bana şiirlerimi verdiler ve “Ne zaman gidiyorsun?” diye sordular.

Fener Rojbeyanî:  Şêrko Bêkes’in Batı Kürdistan’a ve Suriye’ye gelişi büyük yankı uyandırmıştı. Sadece Kürtler arasında değil, Araplar arasında da. Özellikle Arap aydın ve yazarlar, hatta Lübnan’da yaşayan Arap yazarlar arasında da. Çünkü değişik Arap ülkelerinden birçok Arap yazar Lübnan’da yaşıyordu, onlar arasında da uyandırdığını ve onlar üzerinde etkisi olduğunu söyleyebilirim.

Kendisi bir mülteciydi ama oradan da çıkarılıyordu. Tek kelime için mi Şam’dan kovulacaktı? Hayır, çünkü olmayan bir dilden şiir okuyordu. Nihayetinde bazı ezgilerin karanlık tünellerinde Kürt dili hala da yok. Tam da o dönemde İtalya’daki şiir ve insan hakları dostları, ülkedeki Kürt mültecilerin de yardımıyla ona vize gönderiyor. Şam’dan Floransa’ya, İtalya’ya gidiyor.

Şam’dan kovuluyor, Floransa’da Dante gibi posteri asılıyor, İtalya’da layık olduğu gibi karşılanıyor.

Şêrko Bêkes: Neyse ki, İtalya’dan, Floransa’dan bir grup iyi kalpli Kürt oraya geldiğimi biliyordu ve Floransa’da insan hakları komisyonu aracılığıyla benim için İtalyan Büyükelçiliği’ne bir davetname gönderme çabası içerisine girdiler. Bir gün üzgün bir şekilde yürüyordum, yanıma gelen bir genç, “İtalyan elçiliğine gitmedin mi?” diye sordu. “İtalyan elçiliği mi?” diye karşılık verdim. “Oradaydım. Bu isimde bir adam var, neden gelip vizesini almıyor dediler” dedi. Gökten gelmiş bir haber gibiydi. O seminerden sonra Şam’da durum çok kötüydü. Daha sonra vize aldım ve İtalya’ya gittim. Beni karşılamak için gelmişlerdi ve trenle Floransa’ya gittik.

Laura Schrader: Şêrko’nun şiirleri üzerine bir akşam semineri düzenlendi ve o akşam birçok şiir okundu. İtalyan bir aktör şiirlerinin çevirilerini sunuyordu. Seminer çok iyi bilinen bir yerde, Po Nehri üzerinde ve geniş bir yerdeydi. Şêrko şiirlerini okumayı bitirdiğinde, beklenmedik bir alkış tufanı, alkış ve tezahürat başladı, seminer çok iyi sonuçlanmıştı. Özellikle de şiirler Kürtçe okuduktan sonra, dinleyiciler için bilinmeyen bir dil olmasına rağmen, dinleyenlerin daha önce hiç duymadığı bir şairin şiirleri, büyük bir başarıydı. Özellikle de Şêrko Bêkes’in okuma tarzı, her gizli amacı ve duyguyu aktaran bir okumaydı.

Şêrko Bêkes: En güzel şey, Floransa’da dolaşırken posterimi şehrin büyük caddelerinde görmekti. Şiir gecesi organize ettiğimi yazan bir metrelik, yarım metrelik büyük bir poster asılmıştı. Gerçekten de orada, İnsan Hakları Komitesi’ndeki Kürtler ve İtalyanlar, Yeşiller Partisi beni çok iyi karşıladı. İtalyanlarla çok güzel bir seminer yaptık. Şiirler Kürtçe ve İtalyan bir şair tarafından İtalyanca okundu.

Laura Schrader: Gerçekten de çok acayipti, Şêrko şiirlerini okuduğunda, inanılmaz bir şekilde sizi cezbediyordu. Şiir okuma açısından Şêrko, dinleyici çekme yeteneğiyle efsanevi, görünmez bir güce sahipti. Sesi, tarzı, okuma ritmi, genel olarak o şairin rolü gerçekten çok çok güçlüydü. Sonunda bittiğinde, tüm katılımcılar ayağa kalktı ve masaya koştu.

Biz de katılımcılar için hazırladığımız küçük bir İtalyanca broşürü dağıttık. Şêrko’nun çevirilmiş şiirleriydi. Hepsi birden broşürünü imzalaması için Şêrko’nun yanına gitti.

Bilemiyorum, sizde de Kürdistan’da o dönemde kitap imzalama kültürü var mıydı? Şêrko İtalyanlardan bunu beklemiyordu, dönüp bize sordu; bu insanlar ne istiyor diye. Daha sonra çevirmen Cabbar, “kitaplarını imzalamanı istiyorlar” dedi.

Lucien Leitess: Şêrko Bêkes’in bizi yayınevimizde ziyaret ettiğini hatırlıyorum. O sandalyeye oturdu, cüsse olarak küçük bir insandı ama onun içindeki her şeyi görebiliyordunuz. Bir cümlede okuduklarımızı, hepsi içinde, onda görebilirsiniz. İçinde inanılmaz bir isyan vardı. Şarkı söylemeye hazırlanışı, anlatışı, yada o patlamalar ve içinden akan kelimelerin nasıl yaratıldığını, bunları hissedebiliyordum. O bir insan olarak da öyleydi, içinde patlamalar oluyordu. Birdenbire çok büyüyordu, güçlü ve gürültülü. Aynı zamanda bazen sessizliğe bürünüyor, sakinleşiyordu, bastırıyordu. Sonra sigara üstüne sigara içerdi, sanki tüm duyguları ve sözleri içer ve sonra onları bize, insanlara geri verecekmiş gibi.

Şêrko Bêkes: Daha dağdayken bir alışkanlığım vardı, şiirlerimle birlikte halkın arasına karışmalıydım. Okumak şiirin yarısıdır. Bu yüzden dağdayken de bir çantam vardı, sırtıma takar ve etraftaki köylere giderdim.

 

Ağacın dalına uzattım ellerimi

Acı içinde

Dal irkildi

Dala uzandığımda

Ağacın kökleri çığlığa büründü

Gövdesine sarıldığımda

Ayaklarımın altından toprak sarsıldı

Taş inledi

Bu defa da

Eğilip torağı avuçladığımda

Tüm Kürdistan çığlığa gömüldü

 

Halkı ve Peşmergeleri toplar onlara şiir okurdum. Avrupa’da da bunu kendime bir gelenek haline getirdim. Göçmen Kürtler de Avrupa’da olduğumu öğrendiklerinde her taraftan beni çağırıyorlardı. Tüm ülkelerden, tüm şehirlerden. Bu yüzden üst üste İsveç’te iki ay kaldığım çok az oluyordu.

 Hobe Şiiri

 

Bu ağaçsı gülümsemeyi nereye götürüyorsun?

O hüzün delhizlerine

O nağmenin kalemini kime vereceksin?

O çayırda bize yeni bir Hatmi divanı yazana

Peki o renkli yaprakları neden giyinmişsin?

O köye yenilik getiren ovanın düğününe gidiyorum

Peki o ufuktaki yüzük?

Zirveye tutunan şiirin parmağına takacağım

Ve o güneş aynasını?

O karanlık ormana götüreceğim ki

Haleçe’nin ölümünden sonra

Saçlarını taramamış

Peki çocuklarınki gibi o gülümsemeye ne olacak?

Onları bir tarlaya ekeceğim

Özgürlüğün köklerini ve sevgiyi aldığı

 

Her ne kadar hayatı iniş ve çıkışlarla dolu olsa da… Üzüntü, endişe dolu ve düzensiz bir yaşam ama şiirleri çok düzenli, müzik ve melodi doluydu. O şiirin özgürce yazılabileceğine inanıyordu, ancak şiirin müziksiz ve melodisiz olmaması gerektiğini söylerdi.

 

Şêrko Bêkes:  Şiir ve şarkı birlikte doğmuş. Başından beri şiir şarkı ile birliktedir. Şiir melodi ile birlikte gelir. Ayrıca şiirde bir tür ritmi severim. Şiirde ahenk olmasını isterim. Düz yazıda müzik önemsenmiyor olabilir ama bence böyle, Şiiri düzyazıdan ayıran temel özelliklerinden biri nedir diye sorarsanız eğer, müzik derim. Şiirde olan müzik nesirde olmaz, şiirden çok daha güzel nesir de olabilir, düşünce, kompozisyon ve dil açısından çok daha güçlü olabilir ama şiir müziğe kanat veren şeylerden biridir. Okuma ve müzik şiir için böyledir, duvardaki bir gitar ile çalınan bir gitar gibi.

Evet, ben çocukluğumdan beri şarkıları severim, neden? Çünkü annemin sesi güzeldi, annem bana şarkılar söylerdi.

 

Şefika hanım:

Eğer unutmaksa meylim

Boyum kadar kefen olurum

Hayır, unutmam, asla

Unutursam eğer, ölümü hatırla

Kasap eti gibi, ciğerim doğransın

 

Şêrko Bêkes: Annemin sesi hala güzel. Hatırlıyorum, bana Sebri şarkısını okurdu.. Sebri mest dolu gözlerle, yolcuları yolundan ederdi.

Bir noktaya vardığında hayallerim çok derinleşirdi! Bir yerde şöyle diyor:

Sebri’yi Tencero’ya götürdüler

Hatmi (Hêro) çiçeğinden fistan giydirdiler

Şöyle düşünüyordum; Hatami çiçeğinden fistan giydirmek çok güzel görünürdü bana. Çocuktum, ama hatmi çiçeği dolu bir fistan giyen kadın hayal ederdim! Hatmi çiçeği ekilmiş!

Şefika Hanım: İşte böyle!

 

Şêrko Bêkes: Hayatım çocukluğumda ve gençliğimde, babamın vefatından sonra;

Mahrumiyet doluydu,

Yoksullukla doluydu,

Evsizlik doluydu,

Sanırım bunlar hüzünlü şarkıları sevmemin nedeni de bunlardı. Diğer tüm üzüntüler gibi, örneğin 1960’larda, Refik Çalak’ın sesini dinlemeyi çok severdim. Tabii daha önce de sesini beğendiğim, Seyîd Elî Esxerî Kurdistanî vardı. Veya Mezheri Xaliqî ve Hesen Zirek’in bazı şarkıları… Sanırım sesinde en çok Kürt damgası olanlardan biri Hesen Zirek’ti. Onu dinlediğinizde, dağlarda yürüdüğünüzü düşünürdünüz. Üzerinize kar yağdığını düşünürdünüz. Helgurd veya Kandil’de olduğunuzu düşünürdünüz!

Kanî: Şêrko Hoca’nın el yazısı ile yazdığı bazı yazılar var yanımızda, kendi elleriyle yazmıştı ve bu bu şiirler üzerinde çalışmamızı istemişti. Kendi sesimle okumamı istedi, okursam o şiirler daha ölümsüz olur diye. Burada, genç bir insanın yeteneğine inanan ve destekleyen bir şairin büyüklüğü ortaya çıkıyor. En güzel şiirlerini benim için yazdı ve el yazısı ile hala yanımda. Umarım hayat ve ömür bu şiirler üzerinde çalışmama izin verir.

Perişan ve karmaşıktı, sürekli huzursuzdu. Her zaman endişeli doluydu. Ama bir şair olarak insan ve doğa sevgisini asla ihmal etmedi; affetmeyi, birlikteliği, uyuma olan sevgisini hiç unutmadı. Perişandı ama sevgi ona arkadaşlık ederdi, ister bir insanın ister bir kuşun sevgisi, ister bir ağacın veya bir kadının sevgisi olsun.

Şêrko Bêkes: Bence edebiyatı ve icadı yaratan şeylerden biri de perişanlıktır. Çünkü perişanlık tatmine karşıdır. Kendi işinden tatmin olan bir yazar ya da sanatçı, kendisi için bir tür durma kararı vermiştir. Ama tatmin olmadığınızda, bundan şüphe ettiğinizde hiçbir zaman yaptıklarınıza tamammış gibi bakmazsınız ve her zaman eksik olduğunu hissedersiniz. En yeni çalışmamı iki kez okuyana ve artık o metinle bir işim kalmayana kadar severim. Bazen hiçbir şey yazmadığımı düşünürüm. Asla ulaşamayacağımı bildiğim susuzluğumu kıracak o suya ulaşmalıyım, aramalıyım, ama hep onu arıyorum.

2005 yılında, uzun bir röportajda ona şunu sormuştum: “1985’te, Dağların Gölgesiyle Yüzleşmek”te, “Şiir benim için bir nefestir” diyorsunuz. Bu konuşmadan yirmi yıl ve elli yıllık şiir deneyiminden sonra şimdi ne diyorsunuz?” diye

Şêrko Bêkes: Hala da bir nefes. Benden bir parça. Ama güzel şiirlerim varsa daha da güzelleştirmeye göz dikmişimdir. Eğer bir yerde deneyimim varsa daha da genişletmek istemişimdir. Gerçekten de şiir dünyasının tek bir durağı yoktur, tek bahçesi yoktur. Bir çok bahçesi var, bir çok gök yüzü var.

O günden başladı ve sonuna kadar yazmayı sürdürdü…

“Susuzluğum Alevle Diner” adlı divanında ve sonrasında da hep yükseldi!

Ona göre, şiirin kendi rengi, farklı bir rengi var.

Ona göre şiir, okyanustaki bir periye ya da aynı melodide birlikte uçan bir grup kuşa ya da nazik bir melodi ile dans eden bir çiçeğe benziyor.

Şêrko Bêkes: Her yaratıcı çalışmada ya da hayatta her amaç için sevgi yoksa, hiçbir şey olmaz. Bu işinizi o yüzden yapıyorsunuz, çünkü seviyorsunuz. Eğer bu sevgiye sahip değilseniz, bunu yapamazsınız. Bir başkası başka bir alanda, hayatın her alanında. Bir özgürlükçü kendi amacı için, bir kadın kendi hakları için, bir erkek kendi amacı için, bir şarkıcı kendi amacı için, heykeltıraş heykeli için, ressam tablosu içi, eğer aşk yoksa yapamaz!

O bir şiir ormanı yarattı, çığlık dolu bir orman ve adalet için yankı oldu, bağışlanma ve halkının acısı için… Kürtler ve karmaşık sorunları için, fakat sadece Kürt cehennemi için değil, aynı zamanda doğası için, insanları için, yer ve gök için de şarkılar söyledi.

Osman Baydemir: Bana göre Şêrko Bêkes, Ehmedê Xanî’nin yolunu tutmuştur. Şêrko Bêkes’in her şiirinin kendine özgü bir tadı vardır.  Şêrko da o şairlerden, büyük şairlerden biri. Bazı kelimeleri kıvılcımdır, ateşten alaz. Şêrko sadece şiirler yazmadı, şiirlerinde derin bir felsefe, fikir ve derinlik var. Bazen Şêrko’nun şiirlerini okurken, sanki Newroz ateşi kalbinizde yanacakmış gibi olur.

Ölene kadar da aradı, şiirlerdeki sırlar içinde gezindi. Bir mücevherin peşinde bir divane gibiydi onu şiirde arayan. Perişandı, kayıp gerçeği arıyordu. Hakikat için kayıptı, şiir çayırlarında kaybolan bir inci gibi, soruyordu. Arıyordu, her defa da ürünü bir tutam yeni örgüydü.

Lucien Leitess: Yayınevimizin çalışmalarının 45. yıldönümünde, Şêrko Bêkes’in bir şiirini yıllık kataloğumuza koyduk. Bu metin okuyucuları bize yakınlaştırır ve yazarı okuyucularla tanıştırır. Şêrko Bêkes’in okuyuculara tanıtmak ve onları Şêrko’ya daha da yakınlaştırmak istedik. Ancak bu şiiri koymanın amacı da çalışmamıza dikkat çekmektir; 45 yıldır yaptığımız her şey, çalışmalarımız için bir hareket olmuştur ve bizi harekete geçirmiştir. Şiirin adı Sel’dir:

Sel

Sel balıkçıya seslendi:

Akışıma bu kadar kızmanın çok nedeni var

Ancak en büyük neden

Balığın serbestliğidir

Ağa karşı

İsveçli şair ve eleştirmen Sun Alexon şöyle der:

“Şêrko Bêkes’in insanları hayrete düşüren öyle bir gücü var ki, öyle şiirsel bir dili var ki, Whitman, Saint-John Perse, Lorca ve Neruda, bu güzel şairi kendi ölümsüz ve kardeşçe saflarına götürür.”

Lucien Leitess: Gerçekten de, Şêrko Bêkes, yirminci ve yürmi birinci yüzyılın en büyük şairleri sınıfındadır. Örneğin, Pablo Neruda veya Nobel Edebiyat Ödülü’nü de alan Walcott gibi. Tabii ki Şêrko Bêkes’in Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması gerekirdi ama maalesef kimse onu tanımıyordu, mesele buydu. Bu tarihsel bir eksiklik, hatadır. Bu dünyada okuyucular olarak her birimiz için bir hatadır, nasıl o düzeyde ve kalitede bir yazarı bilme, tanıma şansımız olmadı, o şansa sahip olmadık. Umarım yakın gelecekte Şêrko Bekes’in eserleri otuz dilde çevrili ve okunur ki böylece okurlar, her okur böyle kaliteli bir yazarın eserlerini okuma şansına sahip olur.

Sıradan bir biyografiye bakar gibi, deneyimli bir kişinin biyografisine, çeşitli deneyimlere sahip olan bu şairin şiirine baklak o kada kolay bir iş değildir. Bu işe kalkışmak sık bir ormanda, yapraklarını, boyutlarını ve köklerini bulmayı amaçlamaya benziyor. Burası yoğun bir orman, bir şiir ormanı. Bu orman bir iki ağaç dikmedi, hayır, Kürt dili için şiirsel bir orman yarattı.

Mesud Muhammed: Şu an yaşayan şairler arasında, bence en iyisi Şêrko Bêkes’tir.  Elbette hepsini de seviyorum ve haklıya her hakkını teslim ediyorum ama ondan bahsettiğimde bu şaire haksızlık etmemeliyiz. O modern şiirin en iyi şairi. Kürt şiiri içerisinde de sanırım Goran’dan sonra o öncü ve elittir. Bence yazım, tarz ve ayrıca fikir konusunda da, ki bunlar gerekli be beklenmiştir, o Goran’ı da geçmiştir.

Laura Schrader: Bahsetmek istediğim şey, dünyanın tüm büyük şairleri gibi küresel bir şair olduğudur. Gerçekten de Şêrko Bêkes, herkesle konuşan ve şiir okuyan bir şairdi. Bu nedenle, tüm ölçümlere göre o evrensel bir şairdi. Büyük ve evrensel bir şairdi.

Vefatından bir kaç saat önce Şêrko Bêkes’in el yazısı

Vefatından sonra açık bir metin taslağı görüldü, Kerküklü bisikletçinin hatırası;

Yazdığı başlangıcı okuyarak; Şêrko’nun sunum ve yazın zirvesinde olduğu açıktır. Nasıl ki güneşin doğuşu gökyüzünü kızıl bir renge dönüştürüyorsa, Şêrko da dilin gökyüzünün büyük bir kısmını ve Kürt şiirini sonsuza dek kendi özel renkleri ile boyamıştır.

Şêrko Bêkes’in sesinden:

Yalnızlık olmasaydı eğer

Kahrından şiir ölürdü

 

Ay ışığı olmasaydı eğer

Kahrından kar ölürdü

 

Kuş olmasaydı eğer

Kahrından ağaç ölürdü

 

Özgürlük olmasaydı eğer

Kahrından hayat ölürdü

 

Şiir, olmasaydın eğer sen de

Kahrından erken ölürdün!

 

/rd/

İlginizi çekebilir