Seçimlere giden Türkiye’de insan hakları tablosu karanlık

Deneyimli insan hakları avukatlarına göre, Türkiye’de yaşam hakkı, adil yargılanma, serbest seçim hakkı, ifade, örgütlenme ve toplanma özgürlüğü konularında tablo karanlık.

DW Türkçe’den Ercan Çoşkun’un haberi:

Heinrich Böll Vakfı Türkiye Temsilciliği ile Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği tarafından düzenlenen bir toplantı için Berlin’e gelen insan hakları savunucuları seçimler öncesinde Türkiye’de son dönemde yaşam hakkı, özgürlük hakkı, ifade, örgütlenme ve toplanma özgürlüğü konularında yaşanan sorunlara dikkat çekti.

“Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17’nci Maddesi yaşam hakkını bu şekilde düzenliyor. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Gülseren Yoleri, kişi temel hak ve hürriyetleri arasında ilk sırada gelen yaşam hakkının Türkiye’de halen yeterince korunamadığını kaydediyor. Yoleri’nin verdiği bilgilere göre 2022’nin ilk 10 ayında Türkiye’de 452 kadın öldürüldü. Aynı dönemde 1521 işçi, iş güvenliği yasalarının çıkartılmaması, mevcut yasaların uygulanmaması ya da denetlenmemesi nedeniyle iş kazalarında hayatını kaybetti. Gözaltında kayıplar son yıllarda yeniden artarken İHD’ye son 6 yılda uzun süreli kayıp iddiasıyla 32 başvuru yapıldı. Bu kişilerden Yusuf Bilge Tunç iki yılı aşkın süredir halen bulunamadı. İHD’nin verilerine göre ayrıca mültecilere ve LGBTİ bireylere yönelik nefret cinayetleri, cezaevlerinde ise hak ihlalleri ve işkenceye bağlı intiharlar arttı. 2021 yılında 128 mahpus cezaevinde şüpheli şekilde hayatını kaybetti.

Kaos GL Hukuk Koordinatörü Kerem Dikmen ise Türkiye’de son birkaç yılda LGBTİ bireylere yönelik nefret söyleminin ve bunun sonucunda şiddetin arttığına dikkat çekiyor. Bu yıl Onur Yürüyüşleri sırasında en az 530 kişinin gözaltına alındığını aktaran Dikmen, 2015’ten beri Türkiye’de Onur Haftası’nda kamusal alanda barışçıl yürüyüşlere izin verilmediğini hatırlattı. Dikmen ayrıca Ticaret Bakanlığı’nın gökkuşağı bayrağı taşıyan ürünlerin +18 ibaresiyle satışa sunulması kararına dikkat çekti. Gökkuşağı ve trans bayraklarının bir suç delili haline getirildiğini ifade eden Dikmen nefret söyleminin hükümet tarafından bir enstrüman olarak kullanıldığını söyledi.

Gezi davası avukatlarından Hürrem Sönmez, 2013 yılında düzenlenen Gezi protestolarında, eylemlerden 9 yıl sonra ceza kararlarının geldiğini aktardı. Bu yılın nisan ayında Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildiğini ve 18’er yıl hapis cezası alan Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mücella Yapıcı, Mine Özerden, Can Atalay ve Yiğit Ali Emekçi’nin tutuklandığını hatırlattı.

Demokratik bir seçimin hukuki koşulları var mı?

Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği Eş Direktörü Veysel Ok ise DW Türkçe’ye yaptığı açıklamada demokratik bir seçim için gerekli unsurların olmadığına dikkat çekti.

Ok, demokratik bir seçimin şartlarını “siyasetçilerin propaganda yapma özgürlüğü, sivil toplumun denetim özgürlüğü ve bağımsız yargı” olarak sıraladı. Ok, “Türkiye’de son yıllarda yapılan yasal değişikliklere baktığınızda Hakim Savcılar Kurulu doğrudan şu anki iktidarın kontrolünde. Seçim usulü tamamen iktidarın seçtiği bir usulle oluşuyor. Bütün yargı sistemini onlar kontrol ediyor” dedi.

Peki, Ok’un saydığı diğer iki gerekli unsurda, yani siyasetçilerin propaganda yapma özgürlüğü ve sivil toplumun denetiminde durum ne?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

AİHM: Serbest seçim hakkını düzenleyen madde de ihlal edildi

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) serbest bırakılması yönünde karar vermesine karşın, eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve eski HDP milletvekilleri halen tutuklu bulunuyor. AİHM Aralık 2020’de açıkladığı Demirtaş (No. 2) kararında olduğu gibi hafta içinde 13 HDP milletvekili için açıkladığı kararda da Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek 1 Numaralı Protokol’ün Üçüncü Maddesi’ni ihlal ettiğine hükmetti. Bu madde, “serbest seçim hakkını” güvenceye alıyor.

AİHM, Demirtaş (No. 2) kararının gerekçesinde “Milletvekilleri seçmenlerini temsil ederler ve bu nedenle ifade özgürlükleri daha fazla koruma gerektirir” demiş ve kararında “çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik gerekleri doğrultusunda milletvekillerinin, özellikle muhalefet partilerinin ifade özgürlüğüne” dikkat çekmişti. Ancak HDP’liler serbest bırakılmadıkları gibi meclisteki üçüncü parti konumundaki HDP hakkında kapatma davası da sürüyor. “Şu anki konjonktür ve söylemler olumsuz bir karar çıkma olasılığını bize gösteriyor” diyen Ok, HDP içerisindeki yüzlerce kişiye siyaset yapma yasağı gelebileceğini kaydediyor.

CHP’li siyasetçiler için siyasi yasak istemi

Seçimler sırasında demokratik propaganda özgürlüğüne tehdit oluşturabilecek bir yasal düzenleme ise 18 Ekim tarihinde kabul edilen dezenformasyon yasası. Kamuoyunda “Sansür Yasası” olarak bilinen, internet medyası ve sosyal medya ile ilgili yeni yaptırımlar öngören “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun”, “halkı yanıltıcı bilgi yayma suçu” işleyenlere 3 yıla kadar hapis cezası almasının önünü açıyor.

Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dezenformasyon yasası ile hakkında dava açılması talep edilen ilk siyasilerden oldu. Emniyet Genel Müdürlüğü “Kirli parayı yani milyar dolarları, yani uyuşturucu paralarını Türkiye’nin cari açığının finansmanında kullandılar” diyen Kılıçdaroğlu hakkında “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlaması ile dava açılmasını istedi.

Ayrıca Cumhurbaşkanlığı adaylığı için ismi geçen CHP’li İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu da Yüksek Seçim Kurulu üyeleri hakkında “ahmak” dediği iddiasıyla yargılanmaya devam ediyor. İmamoğlu hakkında da savcılık, hapis cezası ve siyasi yasak istiyor. Daha önce CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na da tartışmalı bir yargı kararıyla siyasi yasak getirilmişti. Kuzey Irak’ta Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) tarafından PKK’ya karşı kimyasal silah kullanıldığı yönündeki iddiaları Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) gündemine taşıyacağını açıklayan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu hakkında da Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından fezleke hazırlandı.

Sivil toplum başlığında ise Türkiye bu yıl seçimlere 7262 Sayılı Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun’un yürürlükte olduğu bir hukuk sistemiyle gidiyor. Yasa, dernekler üzerindeki denetimi sıkılaştırıyor. Hükümetin istediği zaman derneklere kayyum atayabildiğini söyleyen Ok “Bir kaymakamın imzasıyla bile bütün sivil toplum kuruluşları denetimlerden, mali denetimlerden geçiyor. Sivil toplum çalışanlarının terörle ilgili bir soruşturması olunca onunla örgütü arasındaki bağ koparılıyor” diyor.

“İfade özgürlüğü problemi halklaştı”

Peki, yargılama usullerinde Türkiye’de içinden geçilen dönemiyle daha öncesi arasında ne gibi farklılıklar var?

DW Türkçe’nin insan hakları savunucularına yönelttiği soruya Veysel Ok ifade özgürlüğü bağlamında şu yanıtı veriyor:

“Hukuksuzluk toplumun tamamına yayıldı. Eskiden ülkenin doğusunda Kürtlere ya da sol görüşlü insanlara yönelen hukuksuzluk artık toplumun doğudan batıya tümünü hedef alıyor. Eskiden ifade özgürlüğü davaları sadece Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Ahmet Altan gibi aydınlarla sınırlı iken şimdi herkes bu davalarla yargılanabiliyor. Çünkü teknoloji çağında herkes fikrini ifade edebiliyor, makale yazabiliyor. İfade özgürlüğü problemi halklaştı.”

“Devletin 12 Eylül’deki aklı çalışmaya devam ediyor”

Gülseren Yoleri ise aynı soruya verdiği yanıtta daha önceki dönemlerde hukukun zaman zaman işlediğini, varolan yasaların işletildiğini, hüküm kurulurken delillerin önemsendiğini ifade ediyor. Yoleri “Bugün çok kolaylıkla delil olmadan, gizli tanık ifadesiyle, gerçek deliller olmadan on yıllarca hapis cezaları, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları alabiliyorlar insanlar. Adil yargılanma ilkelerinin tamamen ihlal edildiği bir süreçten bahsediyoruz” diyor.

Yargı usullerinde bir karşılaştırma yaparak, ne AKP öncesi dönemin ne de AKP döneminin aklanabileceğini vurgulayan Yoleri “12 Eylül’de 50 kişiydi, idam edilen. Şimdi de ağırlaştırılmış ve hasta mahpuslar tedavi hakkı engellenerek yine özellikle politik mahpuslar ölüme terk ediliyorlar” diyor ve ekliyor: “Aslında devletin aklının aynı şekilde çalışmaya devam ettiğini söyleyebiliriz.”

25 Nisan 2022 Gezi davası
25 Nisan 2022 Gezi davasıFotoğraf: Ozan Köse/AFP/Getty Images

“Kötü hukuk vardı, kötü hukuk çerçevesinde yapılıyordu”

Gezi davası avukatlarından Hürrem Sönmez ise aynı soruya verdiği yanıtta AKP öncesi dönem için “Bu kadar hukuka dayandırmadan bir şey yapılamayan bir dönemdi. Kötü bir hukuk vardı belki ama kötü hukuk çerçevesinde yapılıyordu. Gezi kararı gibi bir kararı o zamanki mahkemeler veremezdi. Onlar hukukçu olarak, biraz da daha kibirli yargıçlar olarak daha hukuka uygun bir şey yazmaya çalışırlardı” diyor. Sönmez savcı ve yargıçlar için Türkiye’de hukukun “bir kariyer, bir ikbal alanı” haline geldiğini belirterek iktidarın beklentisine uygun kararların yükselmeyi sağladığını söylüyor. Sönmez, eskiden bunların en azından bu kadar aleni yaşanmadığını ifade ediyor.

Ok, AKP dönemini 90’larla karşılaştırmayı doğru bulmadığını ifade ederek böyle bir soruya yanıtın bu yanıtı kimin verdiğine göre değişeceğini belirtiyor. Şırnak, Van, Hakkari, Diyarbakır’da yaşayan biri için 90’ların cehennem olduğunu kaydeden Ok, o dönem binlerce köyün yakıldığını, milyonlarca kişinin yerinden olduğunu, 15 bin kişinin öldürüldüğünü hatırlatıyor. “Elbette bu da yasal değildi” diyen Ok, 90’larda Kürtçe kitap basılamadığına, Kürtçe konuşmanın para cezasına tabi olduğuna dikkat çekiyor.

İlginizi çekebilir