Sancar: Mevcut rejime karşı kötünün iyisini değil en iyiyi yaratacak imkanımız ve gücümüz var

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, Ege İnsan Hakları Okulu’nun 2022 Sonbahar Çalıştayı’na katıldı. „Adalet Krizi ve Hak Siyaseti“ başlıklı çalıştayın açılışında konuşan Sancar, şunları söyledi:

 

Adalet fikirdir ama adaletsizlik somut bir durumdur

 

Öncelikle hepinizi yürekten selamlıyorum. „Adalet Krizi ve Hak Siyaseti“ başlığı altında düzenleniyor konferans. Bundan önce en son 2019’da birlikte olmuştuk. Başlıklar değişiyor ama temel sorunlar aynı. Adalet krizi diye bir başlık altında sunuş yapmak gerekiyorsa tabii adaletin ne olduğuna dair bir tanımlama beklenir ama ben bunu yapmayacağım. Esasen adaleti tanımlamak da kolay bir iş değil. Adaletle ilgili çok farklı tasavvurlar, teoriler, yaklaşımlar var. Benim 20 yıl önce adaletle ilgili verdiğim bir konferansta giriş cümlesi şuydu: “Adalet bir fikirdir ama adaletsizlik somut bir durumdur”. Dolayısıyla adaleti anlamak istiyorsak onu tanımlamaya çalışmak yerine adaletsizlik durumlarını ortaya sermek ve onları teşhis etmek, tanımlamak daha doğru olur. Adaletsizlik durumlarını esas alarak ancak adalet fikrine ulaşabiliriz. Adalet fikri de sırf bir akademik doyum sağlamak için tanımlanacak değildir. Yani adaletsizlik durumlarını anlatırken esas hedefimiz bunlara karşı mücadelenin yollarını da birlikte oluşturabilmektir.

 

Adalet krizinden değil bir adaletsizlik seferberliğinden söz etmek gerekiyor

 

Eğer bir krizden söz edilecekse çok boyutlu, hem ulusal hem küresel unsurları olan yaygın bir kriz durumundan söz etmek lazım. Küresel boyutuna biraz sonra değineceğim ama şimdi yapacağımız açıklamalar esasen Türkiye için geçerli. Sonra bunun dünyadaki gelişmelerle bağlantısını oluşturmaya çalışacağım. Evet, bir adalet krizinden değil bir adaletsizlik seferberliğinden söz etmek gerekiyor. Adaletsizlik seferberliği; her alanda eşitsizliklerin, hak yoksunluğunun, dışlanmanın, baskının yaşanması demektir. Yani adaletsizlik seferberliği hem sınıfsal hem sosyal hem siyasal hem yargısal alanlarda her türlü hak yoksunluğunun, keyfiliğin ve eşitsizliğin hüküm sürmesi demektir. Bunun sürekli derinleşmesi demektir. Bu derinleşmelerin en önemlisi, bu adaletsizlik seferberliğinin en belirleyici unsuru nedir diye sorarsanız; eşitsizliklerin sürekli yaygınlaşması ve derinleşmesi diye cevap vermek mümkün.

 

Kaynaklara erişim ve pay almada eşitsizlikler derinleşiyor

 

Eşitsizliklerin çeşitli alanlarda derinleşmesine örnekler de verebiliriz. Ayrıntılara girmeyeceğim ama elbette en başta sınıfsal eşitsizlikler, hem ulusal hem de küresel düzeyde kaynaklara erişim ve pay alma konusunda eşitsizliklerin derinleşmesi, devasa boyutlara gelmesi en önemli örnektir. Hem ülkemizde hem benzer ülkelerde hem de küresel çapta büyük bir gelir adaletsizliği yaşanıyor. Ulusal ve küresel kaynakların çok büyük bir bölümü küçük bir azınlığın elinde toplanıyor. Ülke nüfuslarının ve insanlığın kaynaklara erişimi ve bu kaynaklardan pay alma durumu sürekli düşüyor. Yani yoksullaşma ve açlıkla karşı karşıya kalma bu eşitsizliğin en önemli sonucu. Elbette bunun pek çok yansıması var. Öte yandan toplumsal, siyasal dışlanma mekanizmalarının sürekli ve derin bir şekilde işlemesi de eşitsizlikleri artırıyor. Hem kimliksel hem sınıfsal hem siyasal dışlanma ülkemizde örneklerini çokça yaşadığımız bir durumdur. Bu dışlanma eşitsizlikleri de başka boyutlara taşıyor ve büyütüyor.

 

Kamu zayıflatılıyor, kamu fikri her açıdan tasfiye ediliyor

 

Öte yandan bu durumların yarattığı başka önemli yapısal neticeler var ki bunların başlıcalarını sıralayacağım. Kamu zayıflatılıyor, kamu fikri her açıdan tasfiye ediliyor. Biz kamu derken daha çok sosyal devleti anlıyoruz ama bundan ibaret değildir. Bir insan topluluğun toplum haline, siyasal özne haline gelmesi kamu niteliğini kaybetmemesi ya da kamu niteliğinin güçlenmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Birbirlerinin dertleriyle ilgilenen ve ortak çare arayan insanlar topluluğu ancak bir kamu meydana getirebilir. Ama bu düzende kamu olabildiğince etkisiz hale, zayıf hale getiriliyor. Toplumsal çözülme de bunun başka bir yansımasıdır. Bir toplum olmaktan çıkmayı benzetme yerindeyse ortaçağ klan topluluklarının kaderlerine razı olmalarını da hedefliyor. Yani kitleleri siyasetten uzaklaştırma, soğutma ve umutlarını siyasetten kesme mekanizmaları her yönüyle sürekli işletiliyor.

 

Hukuk, iktidarların güçlendirildiği yönetim paketi haline geliyor

 

Hukuk devleti tasfiye ediliyor. Hukuk artık devletin sınırlarının ve keyfiliğinin kısıtlandığı bir düzen veya bir araç değil; tam tersine devletin ve iktidarların güçlendirildiği, hatta keyfiliğin güvence altına alındığı bir yönetim paketi haline geliyor. Dolayısıyla artık hukuk devletinden söz etmek de sürekli zorlaşıyor. Aynı şekilde liberal demokrasinin klasik işleyişi de ortadan kalkıyor. Liberal demokrasiye yönelik pek çok eleştiri yapılıyor fakat şimdi bu mekanizmaların da ortadan kaldırılmak istendiğini görüyoruz. ‘Bu haliyle karşımızda nasıl bir devlet var?’ diye sorarsanız çok sıfatlarla bu soruya cevap verebiliriz. Benim tercih ettiğim sıfat ise çıplaklıktır. Yani devlet ana kuruluş unsuru dışındaki bütün işlevlerinden soyunuyor. Yani çıplak devletle karşı karşıyayız. Çıplak devlet ne demek? Zor ve baskı aygıtlarına dayanan, varlığını zor ve baskı aygıtlarıyla sürdüren devlettir. Buna güvenlik devleti diyebiliriz. Onu da biraz sonra açmaya çalışacağım.

 

Toplumları sürekli bir güvenlik kaygısı içinde tutacak siyasal düzen oluşturuluyor

 

Fakat hiçbir yönetim, iktidar sadece çıplak zorla, doğrudan baskıyla varlığını sürdüremez. Rızaya da ihtiyacı vardır. Siyaset bilimi okuyanlar ilk derslerde bunu öğrenirler. Evet, toplumun en azından önemli bir kesiminin rızasını da alması gerekiyor iktidarın ya da devletin varlığını sürdürebilmesi için. Rıza nasıl üretiliyor? Rıza üretiminde de çeşitli yöntemler, bu anlayışa uygun yöntemler devreye sokuluyor. Güvenlik kaygısı bunların başında geliyor. Toplumları sürekli bir güvenlik kaygısı, insanları sürekli bir güvenlik endişesi içinde tutacak bir toplumsal ve siyasal düzen oluşturuluyor. Aynı şekilde kaos korkusu bunun bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. Güvenlik kaygısı, otoriter sistemlerin çıplak devlet anlayışının dayandığı ve beslendiği en önemli kaynaktır. Thomas Hobbes’tan beri bu böyledir. Güvenlik içinde yaşamak istiyorsanız; kaostan, kargaşadan, güvensizlikten kurtulmak istiyorsanız iradeniz ve haklarınızı çok güçlü bir otoriteye devretmelisiniz. Özgürlükleriniz ve iradeniz karşılığında bu otorite sizlere güvenlik ve düzen sağlayacaktır.

 

Her alanda bir düşman karşımızı çıkabiliyor, ekonomik krizin sebebi dış güçler olabiliyor

 

Şimdi yeniden 1650’lerde tasviri yapılan bu çıplak devlet halinin rıza kaynaklarını görebiliyoruz. Rıza kaynaklarının başında dediğim gibi güvenlik kaygılarının sürekli istismarının canlı tutulması ve istismarı geliyor. Öte yandan krizler hep sistemin zayıflığına işaret olarak gösteriliyor. Fakat şimdiki düzen, içinde yaşadığımız rejim ve bu rejimin sürdürücüsü olan iktidar krizlerden beslenerek yol almayı iyi bir yöntem olarak kullanıyor. Yani krizi yönetimin zayıflığının değil sürekli yeniden üretilmesinin bir dayanağı ve kaynağı olarak kullanılıyor. Bu aslında dünyada çeşitli örneklerine rastladığımız bir durumdur. Aynı şekilde düşman söylemi de kamusal siyasal alana hakim kılınıyor. Yani sürekli bir düşmanın varlığı propaganda ediliyor. Eğer gerçek bir düşman varsa o büyütülerek toplumun güvenlik ve düzen kaygısının tehdidi olarak sunuluyor. Bu da dışlama mekanizmalarının ve baskı aygıtlarının daha yoğun devreye sokulmasını kolaylaştırıyor. Düşman söylemi aynı zamanda devletin bu çıplak karakterini destekleyen bir rıza kaynağı olarak kullanılıyor. Yani sürekli bir düşman var. Bu çeşitli alanlarda karşımıza çıkabilir. Mesela ekonomik krizin sorumlusu dış güçler olabiliyor. İçeride bir bunalım, zorluk, sıkıntı, yokluk, yoksulluk yaşanıyorsa bu içeride düşmanların çokluğundan kaynaklanıyor! Bu fikir yeni değil, bu fikir en güçlü ifadesini 1920’lerin Almanya’sında bulmuştur. Siyaset dost ve düşmanı birbirinden ayırma sanatı olarak algılanmıştır en basit şekliyle. Egemenliği de olağanüstü hale karar verme yetkisi olarak tarif etmiştir. 1920’lerde faşizmlerin yükseldiği dünyayı, korkunç savaşlara götüren dönemin en önemli teorilerinden biri bu. Sürekli bir savaş hali, seferberlik psikolojisi canlı tutuluyor. Böylece kuvvetler ayrılığı, insan hakları, demokratik mekanizmalar, yargısal adalet her an vazgeçilebilir teferruatlar haline getiriliyor.

 

Beka gerekçesiyle halkın iradesine kayyımlar atanıyor

 

Bizim klasik Türkiye siyasetindeki jargonda, egemenlerin jargonunda bunun adı beka meselesidir. Sürekli bir beka sorunu vardır. Beka sorunu varsa o zaman hukuk da teferruattır, demokrasiden de vazgeçilebilir. Çıplak halini OHAL döneminde yaşadık, her tür baskıyı orada tecrübe ettik. Halk egemenliği ilkesinin yerini milli güvenlik kaygısı veya milli güvenlik söylemi alıyor. Yani eğer milli güvenlik alanında bir tehdit söz konusuysa halk egemenliği de halkın iradesi de yok sayılabilir, askıya alınabilir. Bunun tipik örneğini kayyım rejiminde yaşıyoruz. Yani beka söylemi ve milli güvenlik kaygısı gerekçe gösterilerek halkın oylarıyla seçilmiş onlarca belediye eşbaşkanı ve belediye meclisi üyesi görevlerinden alınabiliyor, yerlerine devletin çıplak gücünü kullanmak üzere ve rıza mekanizmalarını işletmek üzere merkezden görevliler atanıyor. Şimdi öte yandan bütün muhalifler bu çerçeve içinde kamusal meşru alanın dışına sürülmek isteniyor.

 

En baskıcı yöntemler HDP üzerinde tecrübe ediliyor, sonra ülkenin bütününe yaygınlaştırılıyor

 

Yine bunun tipik örneği HDP’ye karşı yürütülen operasyon, sindirme ve baskı yöntemleridir. En tehlikeli muhalif, en fazla baskıya, zulme, dışlanmaya keyfiliğe maruz kalan kitle olarak tanımlanıyor. Bu baskıcı, dışlayıcı yöntemler öncelikle en tehlikeli düşman sayılan bu kesim üzerinde tecrübe ediliyor. Burada pişiriliyor sonra yavaş yavaş ülkenin bütününe yaygınlaştırılıyor. Böylece kademeli bir rıza üretim mekanizması da işletilebiliyor. Bunun başarılı olduğu alanlar, durumlar var. Bu en tehlikeli düşman bütün diğer kesimler için de tehdittir, o zaman ona karşı ne yaparsak yapalım kimsenin itiraz etmemesi gerekir deniyor. Bunda da en azından Türkiye örneğinde önemli ölçüde başarı sağlanabiliyor. Yani kayyım rejimine Kürtler ve HDP ve birlikte mücadele ettiği siyasal oluşumlar dışında ciddi bir tepki gelmiyor. Ama sonra bu rejim ülkeye yayılıyor, normalleştiriliyor, sıradanlaştırılıyor. Bu da rıza üretim mekanizmalarının bir diğer yöntemidir. Baskıyı, ayrımcılığı, keyfiliği normalleştirmek, kanıksatmak. Bunların olağan işler olduğu duygusunu yerleştirmek. Ne yazık ki bu konuda da geçtiğimiz yıllarda bu iktidar ve rejim küçümsenmeyecek başarılar elde etmiştir. Şimdi örnekleri çoğaltmayayım. Öte yandan rıza üretim mekanizmalarının bunlarla bağlantılı önemli başka bir unsurları da var. Halka karşı yönetimi, halkı bölerek ayakta tutmak. Yani halkın ya da toplumun çeşitli kırılma hatlarını sürekli araçsallaştırmak, toplumsal kesimleri birbirine karşı bir düşman konumuna yerleştirecek zemini yaratmak. Bu fay hatları etnik, dinsel ve kültürel olabilir.

 

Rejim hayatta kalmak için toplumu bölüp toplumsal muhalefeti engelliyor

 

Başka örnekler de buraya eklenebilir. Örneğin Türkiye’de şimdi en çok kullanılan alanlardan biri de yabancı korkusu ve düşmanlığı. Yani ulusal kimliğe ve ulusal güvenliğe tehdit olarak kodlanan başka bir kitle de burada fay hatları arasına yerleştiriliyor. Bütün bunlar bu ülkede yaşadığımız örnekler ve şu an yaşadığımız rejimi de tanımlayan nitelikler. Bu rejim bu niteliklerle işliyor ve hayatta kalmak için de her türlü yöntemi kullanmayı mubah görüyor. En çok yararlandığı araçlardan biri toplumu çeşitli açılardan bölmek ve böylece bütünlüklü bir hak mücadelesini, toplumsal muhalefet dinamiğini engellemek. Bunlara karşı neler yapılabilir anlatacağım. Bu tablo içimizi karartmış olabilir. Burada aklıma Albert Camus’un şu sözü geliyor: „Eğer gerçeği görmek istiyorsanız önce karamsarlığın dibini görmeye çalışmanız lazım“. Bir filmden de örnek vereyim. Dövüş Kulübü filmini her birimiz biliyoruz. Eline asidin döküldüğü sahne ve sürekli olarak canının artan bir biçimde yanmasını sağlayacak bir uygulama. „Kendi içinin en dibine gitmelisin, o nedenle yapıyoruz bunu“ diyor. Yani karamsarlığı umutsuzluk yaratsın diye değil gerçek mücadelenin imkanlarını daha fazla ortaya çıkarmak için değerlendirmek lazım. Burada bu tabloyu anlatırken gerçek, alternatif ve geniş toplumsal imkanlarını birlikte değerlendirmek için yapıyorum.

 

Neoliberalizm bütün adaletsizliklerin küresel kaynağıdır

 

Bu sistem Türkiye’ye özgü müdür? Türkiye’ye özgü yanları şüphesiz var. Neoliberalizm var, bu çalıştayın önemli bir başlığı. Neoliberalizmin dünyadaki gelişimi ve geldiğimiz aşaması bütün bu rejim özelliklerini güçlü bir şekilde üretiyor. Neoliberalizm uzun süre ekonomik bir model olarak kabul edildi. Artık öyle değil. Aslında hiç öyle değildi ama şimdi anlaşılıyor ki bir yönetim biçimi ve modeli haline gelmiştir. Neoliberalizm bir iktidar modeli de üretmiştir. Sadece sosyal devletin kazanımlarına saldıran, sermayenin önündeki bütün ulusal, küresel engelleri ortadan kaldıran politikalar bütünü değildir. Neoliberalizm aynı zamanda saydığım bütün bu krizlerin, daha doğrusu adaletsizliklerin de küresel kaynağıdır. Peki, Türkiye’ye dönersek ne diyebiliriz? Bütün bu sistem yaratılırken asıl dayanak ideolojik bütünlük değildir. Tam tersine stratejik bütünlük burada esas alınıyor. İdeoloji önemsizdir demiyoruz, ideoloji her bir ülkede farklı biçimlerde bu sistemin temeli olarak kullanılıyor. Türkiye’de şimdi İslamcı/milliyetçi ideolojinin bütün bu işleyişi kolaylaştırmak için kullanılmasında olduğu gibi.

 

Yoksulluk aynı zamanda bir iktidar modelidir

 

Adaletsizlik halini ortaya çıkaran da büyük ölçüde bu stratejik yoğunlaşmasıdır. Trump, Bolsonaro örneği bunu biraz daha açıklamamızı sağlar. Orada ideoloji aramak yerine iktidarı ve rejimi sürekli yeniden üretmek ve yürütmek esastır. Burada o nedenle ideolojinin, stratejinin bir parçası ya da yedeği olarak düşünülebilir. Yoksulluk sadece sosyal devlet kazanımlarının geri alınmasından ibaret değildir, aynı zamanda bir iktidar modelidir. Bu model krizlere rağmen değil krizlerden beslenerek işliyor. Dünya çapında da aynı işleyişi görmek mümkün. 2008 krizi bunun tipik örneğidir. O kriz neoliberalizmin çöküşü gibi heyecanlara da neden olmuştu. O krizi dünya sistemi de neoliberalizmi güçlendirecek tedbirlerle başka bir evreye taşıdı. Çünkü krizin çözülmesi gibi bir yaklaşımı yok bu modelin. Krizi daha büyük bir krizle yönetmek, daha derin bir krizle sistemi sürekli ayakta tutmak.

 

Bir demokrasizleşme sürecinin dünyada egemen akım olduğu söylenebilir

 

Türkiye’de iktidar karşılaştığı her krizi başka bir krizle yönetiyor, her krizi kendini ayakta tutacak kaynak haline getirmek için çalışıyor. Dolayısıyla krizlere rağmen bir kriz değil krizlerden beslenen bir anlayışla karşı karşıya olduğumuzu görmemiz lazım. Bütün bunlar dünya çapında da demokrasinin çözülmesi sürecinin yaşandığı belirlemelerini güçlendiriyor. Haklı da kılıyor. Çeşitli yazarlar buna farklı isimler koyuyor. Bir demokrasizleşme sürecinin dünyada egemen akım olduğu söylenebilir. Demokrasiden çıkış süreci olarak da bu gidişatı adlandırılanlar var. Bunlarda da haklılık payı var. Sadece sınırlı bir coğrafyaya yoğunlaşarak yapılmış tespitler olduğunu şimdiden söylemeliyim. Yani dünyanın bütününü gören bir değerlendirme değil, haklılık payı var. Özellikle batı ülkelerinde aşırı sağın yükselmesi, Fransa’da Le Pen’in bu kadar güçlü destek alabilmesi, İtalya’da Salvini’yi neo faşist sayarken şimdi neo faşist değil klasik faşist diyebileceğimiz Meloni’nin başbakan olma durumu ortaya çıkıyor. Macaristan’da Orban yönetimi kaç yıldır bu yöntemlerle ayakta duruyor. En son İsveç’in seçimleri de bu liberal demokrasinin ve sosyal demokrasinin özellikle Avrupa’da çok hızlı bir gerileyişi ve hatta çöküş sürecine girişi olarak nitelenebilir. Bunun aksine örnekler de var.

 

Güvenlik devletine savaş devleti de denebilir

 

Demek ki karşı karşıya olduğumuz durum bir adaletsizlik seferberliği, her alanda eşitsizliklerin derinleşmesi, çıplak devlete dönüş rızası olarak da sürekli güvenlik kaygısının canlı tutulması. Bir bakıma buna güvenlik devleti denebilir. En yaygın terimin bu olduğunu söyleyebiliriz. Bu devlet modeline güvenlik devleti deniyor ama daha ileri götürerek bir savaş devleti demek de mümkün. Savaştan kastımız illa devletler arası savaşlar değil. İçeride toplumu sürekli savaş psikolojisi içinde tutmak ve bu duyguyu besleyecek yönetim tekniklerini kullanmak. Türkiye’ye baktığımızda kalıcı bir olağanüstü hal, sürekli bir güvenlikçi anlayış ve hep tekrarlanan somut çıplak savaş senaryoları. Yani hepsinin iç içe geçtiği bir devletle; eşitsizlikler üzerinde yükselen yoksulluğu ve hak gaspını keyfilikle işleyen krizleri de kendi devamının bir kaynağı haline getirmeye çalışan bir yönetim biçimiyle karşı karşıyayız.

 

„İktidar gitsin“ söylemini ciddi sıkıntılı buluyorum

Bunlar seçimlere de yansıyor. Şili’den Peru’ya, Meksika’dan en son Kolombiya’ya kadar güçlü toplumsal hareketlere dayanan ortaklıklar kurulabiliyor. Farklı toplumsal kesimleri temsil eden siyasal partiler, belli ortak noktalar etrafında bir araya geliyorlar. Aslında Biden’ın seçilmesi daha doğrusu Trump’ın kaybetmesi sırasında da ABD’de en önemli dinamikler arasında çeşitli toplumsal hareketlerin yoğun mücadelesinin ve başarısının yattığı da görünmez kılınıyor. Yani kadın hareketinden emek hareketine, hak hareketlerinden özellikle siyahların hak ve eşitlik hareketinden gençlik mücadelesine kadar pek çok alanda Trump’a karşı, adaletsizlikler sistemine karşı bir seferberlik vardı. Eğer adaletsizlik sitemini yenmek istiyorsak öncelikle Latin örneklerinde çarpıcı bir biçimde gördüğümüz bu yöntemi ciddiye almamız gerekiyor. Yani eşitlik talebi temelinde hak mücadelesini farklı kesimlerin birlikte yürütülmesini sağlamak. En geniş demokrasi, eşitlik, özgürlük ve emek birlikteliğini kurabilmek. Eğer böyle yapılabilirse hem mevcut iktidara hem bunu besleyen rejime karşı güçlü bir alternatif de ortaya çıkar. Böylece toplumun alternatifsiz olduğu duygusu aşılabilir. Şüphesiz bu geniş birliktelikler içinde hedeflerin öncelikleri konusunda farklılıklar da olabilir. Hangi hedef öncelikli olmalıdır sorusuna farklı kesimler farklı cevaplar verebilir. „Bu iktidar gitsin gerisine bakarız“ diyenler de olabilir. Ben bu son yaklaşımı ciddi sıkıntılı bulduğumu belirteyim. Sadece iktidarı göndermeye yönelik bir ortaklığın bu şartlarda yetersiz kalacağını düşünüyorum. Çünkü krizler derinleştikçe bunlardan beslenme yöntemleri de aşılıyor. Türkiye’de yaşadığımız durum buna benziyor.

 

Toplumsal birliktelikleri adaletsizlikler seferberliğine karşı harekete geçirebilmek gerekiyor

 

Sürekli yeni krizler yaratarak var olma yöntemi pek çok yönden zayıflamış durumda. İnandırıcılığını önemli ölçüde yitirmektedir. O zaman yeni imkanların ortaya çıktığını söylemek de abartılı iyimserlik olmaz. Hayır, değişim ve dönüşüm için imkanlar da büyümüştür. Değişimi sadece iktidar kadrolarının yer değiştirmesi olarak anlamamak lazım. Tam tersine çok geniş toplumsal birliktelikleri bu adaletsizlikler seferberliğine karşı harekete geçirebilmek gerekiyor. O zaman sadece iktidarı göndermek sağlanmış olmaz, aynı zamanda rejime karşı da bir alternatif yaratılmış olur. Bunun hem toplumsal hem siyasal alanda, hem kişisel yaşamlarda hem de ülke yönetiminde etkili güç haline gelmesi mümkündür. Bugün bizlerin oluşturduğu Emek ve Özgürlük İttifakı da bu çerçevede değerlendirilmelidir.

 

Mevcut rejime karşı çıkarken kötünün iyisine razı olma psikolojisinden kurtulmak gerekir

 

Bu ittifakların kapsamını neden genişletmek lazım sorusuna da kısaca cevap vereyim. Bu rejim toplumsal fay hatlarını araçsallaştırılıyor. Buna tepki gösterildiğinde kimlik siyaseti suçlaması ortaya çıkıyor. Kimliklerin eşitliğini savunanlara karşı kimlik siyaseti ortaya çıkıyor. Kimliklerin eşitliği talebi bir adalet talebidir. Kimliklerin bastırılmasına ve inkar edilmesine karşı mücadele bir adalet mücadelesidir, eşitlik mücadelesidir. Kimlik siyaseti bir kimliği dayatma söz konusu olursa olumsuz anlama kavuşur. Eğer dar anlamda kötü karşı çıkılması gereken bir kimlik siyaseti tarif edeceksek bu, kimlik dayatma zihniyeti olarak tasvir edilebilir. Her türlü kimliksel dayatmaya karşı kimliklerin eşitlik mücadelesi bir adalet mücadelesidir. Emek mücadelesi, özgürlük ve demokrasi mücadelesiyle bunlar iç içedir. Yapılması gereken şey bütün bunları buluşturacak çalışmaları toplumsal hareketler ve siyasi partiler düzleminde oluşturmak ve güçlendirmektir, alternatifsiziz algısını yıkmaktır. Mevcut rejime karşı çıkarken, kötünün iyisine razı olma psikolojisinden kurtulmaktır. Bunu yapacak, en iyiyi yapacak imkanımız ve gücümüz vardır.

/ hdp- basın /

İlginizi çekebilir