Özgür Amed: Kürdistan’da devlet hafızası ile halkın hafızası savaş halindedir

Amed’in Sur ilçesinde 2015-2016 yıllarında sokağa çıkma yasaklarıyla yaşanan çatışmalardan sonra kapatılan tarihi Keçi Burcu, beş yıl sonra 16 Ekim 2021 tarihinde Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası’nın girişimiyle ressam Ahmet Güneştekin’in ‘Hafıza Odası’ adlı sergisine ev sahipliği yaptı. Tarihten günümüze Kürt halkının acılarını, trajedilerini konu edinen ‘Hafıza Odası’ hem açılış sürecinden önce hem de sonrasında çeşitli noktalardan eleştirilere tabi tutuldu.

Vedat Yeler

‘Hafıza Odası’ sergisine yönelik eleştirilerin temel noktasını ‘hafıza ve mekan’ diyalektiğine bağlayan gazeteci – yazar Özgür Amed, daha önce İstanbul, Bakü ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde açılan serginin bugün Amed’te tartışma yaratması üzerine mekanın kendisinin tartışılması gerektiğini not düştü. 

“Mekân, hafızanın evidir. Serginin sevap ve günahları bir tarafa, sergilendiği yer ve etkileridir mevzubahis” diyen Amed, bu sergiyi kişisel olarak sanatsal ve sanat çalışması olarak görmediğini belirterek şu değerlendirmede bulundu: ‘Hafıza temasından giden ama bahsettiği öznelerin hafızasını gasp eden bir iş olarak görüyorum. Bunu salt çağdaş sanat alanına ve bu alanın post-modern dünyaya eklemlenen gerçekliğinden yola çıkarak söylemiyorum. Çünkü sanat, hakikatin en üst anlatı formu olarak taraftır. Karşı bir yazgıdır. Sadece yetenekle, farkındalıkla hayat bulmaz. Sadece göze ve kulağa hitap etmez…”

Toplumsal hafıza veya bellek üzerine uzun bir süredir çalışmalar yapan gazeteci – yazar Özgür Amed ile ressam Ahmet Güneştekin’in ‘Hafıza Odası’ sergisini, katılımcıları ve eleştirileri konuştuk.

Ressam Ahmet Güneştekin Amed’te tarihi Keçi Burcu’nda 16 Ekim’de “Hafıza Odası” adlı bir sergi açtı. “Kayıp Alfabe”, “Analar Duvarı”, “Yoktunuz”, “Hafıza Tepesi” “Çürüme” ve “5 No’lu Koridor” gibi bir dizi enstalasyon sergileyen Ahmet Güneştekin’in bu sergisini hem politik hem de sanatsal yönden nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Bu sergi daha önce İstanbul, Bakü ve Avrupa’nın çeşitli yerlerinde açıldı. Hatırladığım kadarıyla bir tartışma çıkmadı. Bugün ise tartışılıyor, bunun sebebi de Amed’te oluşu. Haliyle buraya bir mim koyup, aslında mekânın kendisini konuşmamız gerektiğini düşünüyorum. Mekân, hafızanın evidir. Serginin sevap ve günahları bir tarafa, sergilendiği yer ve etkileridir mevzubahis. Sorunuzun cevabını da kendimce buradan verebilirim. 

Amed özellikle 2015 sonrası anormal bir normallik yaşıyor. Modernist algılar, toplum ve hafıza kırımı, hegemonik ve özel savaş araçları ile derinlemesine kolonize edilişi tam sürat devam ediyor. Uzun süredir de şehrin görünmeyen gündemi uyuşturucu, kentsel dönüşüm, adli vakalar, kadın cinayetleri vs. Diğer taraftan şairin deyimi ile ‘ben kolay ölmem’ diyen bir kent ve bu uğurda kendi tırnakları ile kazıdığı bir kimlik gerçekliği var.

Bu kente dair akılda tutulması gereken bir şey var. Burada bir şey oluyorsa, o şeyin altına ve üstüne bakın. Alt ve üst kavramlarını metafor olarak kullanmıyorum. Misal sergi vesilesiyle davet edilen protokole verilen eğlencenin olduğu otel Fiskaya’nın tam tepesinde. Şehrin sermayesi ve dışarının sosyetik yüzleri ‘Keça Kurdan’ diyerek halaylar çekti. Otelin hemen altında ise ‘keç û xortên kurdan’ların trajedisi vardı. Kentsel dönüşüm denilerek neredeyse kırk yıldır orada olan evler göç ettiriliyor. Fiskaya, Amed’in en yoksul yerlerinden biri. Yerlerinden zorla göç ettirilenlerin çoğunlukla toplandığı, şehrin en dışında, surlara sıfır noktasında yokuş aşağı şehre tutunmaya çalışan ve evden kovulmak istenmeyen evlat gibi duran bir yer. 

Serginin olduğu yere bakın. Lime lime edilmiş bir evrensel miras alanı! Keçi Burcu ve bu burcun baktığı dört mahalle dünyanın en uzun süren sokağa çıkma yasağını yaşadı, yaşıyor. Kent STK’larının ricası ve turizm gibi kaygılarla Keçi Burcu, kısa süre önce, özel izinle açıldı. O burçların altı, ötesi ise bambaşka bir hikâye zaten. 

Bu ve çoğaltabileceğim örnekleri vermemin sebebi şu: Sergide anadili kabul etmediğini söyleyen Akşener’in çelengi var, düzenlediği kitap fuarında Kürt ve Kürtçeye sansür uygulayan Antalya belediye başkanının çelengi var, Sur’a lanet okuyan iktidarın kendisi var, ama aynı sergi Kürtçenin yasak oluşuna referans verdiğini iddia ediyor, hatta bu yasağın dehümanize boyutu olan 5 No’lu gibi bir ad bile alıyor; buradan bakınca sadece oluş haliyle bile politik! Fakat bu ‘politiklik hali’ makul bir sınırı işaret eden, bildiğimiz politikaya da el koyan bir politiklik!

İkincisi, bu sergiyi, kişisel olarak, sanatsal bulmuyorum. Sanat çalışması olarak görmüyorum. Hafıza temasından giden ama bahsettiği öznelerin hafızasını gasp eden bir iş olarak görüyorum. Bunu salt çağdaş sanat alanına ve bu alanın post-modern dünyaya eklemlenen gerçekliğinden yola çıkarak söylemiyorum. Çünkü sanat, hakikatin en üst anlatı formu olarak taraftır. Karşı bir yazgıdır. Sadece yetenekle, farkındalıkla hayat bulmaz. Sadece göze ve kulağa hitap etmez. Sadece gösterişe odaklanmaz. Bağlamı kendi içindedir. Etkisi güzeldir. Güzel olduğu için de ahlaki kabul edilir. Yetkindir. Haliyle market raflarının popüler ürünleri ile aynı anda görmez ve satın al(a)mayız.

Hafızayı gasp eden bir sergi olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

İki bağlamda söylüyorum.
Şu kabul üzerinden konuşuyorum: Kürdistan’da devlet hafızası ile halkın/kentin hafızası savaş halindedir. Hatırlamak için direnenler ile onu unutturmak, silmek, yok etmek için uğraşanların savaşı. Halk, toplum hatırlar; iktidarlar da. Tam da burada bir ayrımı yeniden hatırlamak lazım: Bizler hatırlama sayesinde yaşama şansı elde ederken, devlet unutturabildiği oranda yaşar. Kıyametin koptuğu eşik burasıdır! 

Hafıza literatüründe, onu içerikten çok bir çerçeve olarak ele alınması önerilir. Bu çerçeveler ne olabilir? Elbette zaman, mekân, uzam ve dil gibi çerçevelerdir. Biz tabi olduğumuz bu yapılar içinde hatırlar ve unuturuz. Halkın zamanı hafıza, iktidarın zamanı ise tarihtir.Halkın mekânı sokak ve anılar, devletin mekânı ideolojik kurumları ve buz gibi bürokrasisidir. Amed özeline geri dönersek; şiddet ne eski şiddet, direniş ne eski direniş, katliamlar çok daha spesifik ve görünmez. Sömürge pratikleri kökten değişti. Olaylar değişince olgu da değişir. Misal bugün Kürt kimdir derseniz? Ben hatırlayan kişi derim. Kürtlük, hatırlamaktır. Benim için bu çağın anlamı budur. Çünkü ne hatırlıyorsak oyuz.

İkincisi, toplumsal bellek dediğimiz şey. İnsanların kaç gündür esas olarak neye itiraz ettiğini gördünüz mü? Kendi hafızası olmayan bir şeyin öyleymiş gibi sunulmasına itiraz ediyor. Renkli tabutlar değil de kaskatı gri tahta tabutlarla hala uğraştığı için itiraz ediyor. Ölüm ve savaş seyir malzemesi olmadığı için itiraz ediyorlar. Bu sunumda gerçek öznenin asla yer almayacağı bilgisi üzerinden itiraz ediyor. Estetik ve teorik olanın marketing yolu ile önüne getirilmesine, acısının ve hafızasının ona yardımcı olmayacak bir estetizasyon ile önüne getirilişine itiraz ediyor. Bunlar son derece haklı nedenlerdir.

O halde sormak gerek: Burada ifade edilen ve arkasına önüne bazı kavramlar yerleştirilen şeyler kimin hafızası? Sergiye katılan üst sosyeteden bir kişi, #hendekolayları tagı eşliğinde şöyle yazmış: “Bu şehrin hafızasını tazeliyoruz” …
Pardon?
İyi de Sur ve Cizre’yi dümdüz eden, kolektif hafıza ile savaşan devlet de aynı iddiada bulunuyordu: hafıza tazelemek!
Serginin olduğu an MKM’nin konseri iptal edildi. Sebepleri adeta ülkenin elden gittiğini söylüyordu. Hakeza Amed’te kadın mitingi vardı ve bir anne, sadece sarı kırmızı yeşil tülbendinden ötürü emniyete götürüldü. Gerçekler bunlar iken ve inkâr mekanizması her saniye devrede iken tüm bunlar bitmiş de yüzleşiyormuşuz gibi davranamayız.

Sur’da ne onarıldı da yüzleşme gerçekleşsin? Kürtçe’ye dair hangi yasak bitti de yüzleşme olsun? Diyarbakır cezaevine dair ne oldu da yüzleşme olsun? Şehirde 10 tane cezaevi var şu an! Bu bir şey ifade ediyor mu? Burada başkalarının acısına ve ölümüne dair söz kurarken, “sanat” icra ederken biraz daha dikkatli olmak gerekmez mi?
İnkâr devam ettikçe imha sürer. Bunu ıskalamamak gerek. Adorno “geçmiş, ancak geçmiş olanın nedenleri ortadan kaldırılırsa işlenmiş olabilecektir” derken haksız mıdır?

İşte sergi “mış” gibi davranıyor, nedenler ortadan kalkmış gibi de davranıyor. Öyleymiş gibi davranıyor. Bunu da içeriğinden çok sunumu ile dayatıyor. Bu da inkara perde çekerek tersten destek veriyor. Hafızaya katkı yerine sahte bir hafızayı konu ederek devleti aklıyor. Gasptan kastım bu… Çıplaklaştırılmış bir kentin çıplak insanına, hafızasına, hakikatine üşüşüyor!

Ertuğrul Özkök’ün halayını gördüm. Bir çalışmada sokak tabelalarına kaybedilen, faili meçhullerin adları var. Tek bir tanesini haber yaptı mı Hürriyet’in başında iken! Haber değeri taşıdı mı bu insanlar? Bunları yapanları aklamak görevi değil miydi? Şimdi ne değişti de Özkök baş konuk olarak burada yer alıyor da o ailenin bir ferdinin sergiden haberi bile olmuyor! Gerçekten burada bir çelişki yok mu?

Daha açık soralım: Bu sergiyi Barış anneleri açabilir miydi? şu an HDP açabilir miydi? Dicle Fırat Kültür merkezi açabilir miydi? Kayyım atanmamış bir belediye açabilir miydi? Yok açamazdı.

Kısmen değindiniz, ayrıca Güneştekin’in bu sergisi aynı zamanda birçok farklı yönden, mesela katılanlar vs. eleştiriye de tabi tutuldu. Sergiden açığa çıkan katılımcıların fotoğraf karelerine baktığımız zaman, nasıl okuyorsunuz? Bir de halkın acılarını konu edinen ‘Hafıza Odası’nı bir af perdesi olarak okuyabilir miyiz?

Açıkçası denk geldiğim fotolar bana direk “Yolocaust” konusunu anımsattı. Yolocaust, Berlin Holokaust anıtında çekilen fotolar üzerinden yola çıkılarak tersten bir tokat projesidir. Duyarsızlaştırılmış, benliği şoklanmış, ambalaj kültürüne hapsedilmiş, acıyı olgudan ayırabilmiş günün insanına bir tokat olarak düşünün. Hatırlayanlar olacaktır 2014 yılında Amerikalı bir genç, Twitter’da yüzünün güldüğü bir selfie yayınladı. “Auschwitz Toplama Kampında Selfie” yazdı postuna, kızaran bir gülen surat emojisi ekledi ve büyük tartışmalar yaşandı.


Amedin Sur’una özellikle İstanbul’dan akın eden ve tamamen lobicilik, sermaye eksenli ahbap çavuş turistlerinin tabutlar önündeki şaşalı foto yarışı da Yolocaust için iyi bir örnek! Dört ayaklı minare için de aynı şeyi diyebilirim. Tahir Elçi’den sonra oraya dair her foto artık eski foto olamaz. Bir cinayet mahalidir. Bunu dillendirdiğinde öfkene dudak büküyor, kırık ve ıstırap dolu bilincine bir çeltik atıyor, içine keder kaçmış yorgunluğa da burun kıvırıyorlar.

Oysa bugün başta Auschwitz olmak üzere gideceğiniz hemen her hafıza/çatışma alanında size nasıl davranmanız gerektiğini söylerler. Bu minimal bir saygı ölçütüdür. Amed’te bu olmadı. Zor olacaktır…Bu şartlarda perdelerden yansıyan bir af olur mu bilemem! 

Ahmet Güneştekin, sergisine yönelik olan birçok eleştiriye İrfan Aktan tarafından yapılan bir söyleşiyle cevap verdi. Bu söyleşiden dikkatimi çeken bir nokta ise, İrfan Aktan’ın “Ertuğrul Özkök gibi biriyle nasıl arkadaş olabiliyorsunuz?” sorusuna Güneştekin, “… Arkadaşlık yaptığım kişi Hafıza Odası sergisini gezip o 5 No’lu koridordan geçecek” cevabı oldu. Sizce, Güneştekin çalışmalarına konu edindiği yakın ve uzak tarihin toplumsal acılarını kişisel dünyasından doğru affetme hakkına sahip mi? 

Değildir. Bu meseleleri bu şekilde rasyonalize etmek doğru değil. Bence kolektif hafızaya da zarar veren bir yaklaşım. Burada esas mesele adalettir. Affetmek, yüzleşmek adaletin onarıldığı anlamına gelmez. 

“Hafıza Odası” sergisinin açılışının basında servis edilme biçimine dair bir değerlendirmeniz var mı? 

Servis eden, esas olarak ön plana çıkaran basın, Sur ve o hafızayı gömen basındır. Yeni Şafak’ın haberi ilginç mesela. Sergi ve serginin içeriğine dair bir şey dememmiş ama suçlayan bir dille Ekrem İmamoğlu Amed’e gitti, sergiye katıldı diye haber yapmış, hedef göstermiş. Genel basın da popülerlik kısmı ile ilgilendi. Durumun ve akın eden sosyetenin ruh halini olumlu, uzun bir aradan sonra adeta ‘normallik’ olarak gösterdiler. 

Toplumsal hafıza veya bellek konularını uluslararası alanda yakından takip ediyor ve çeşitli çalışmalar yapıyorsunuz. Kürtlere yapılanları konu edinen bu tarz çalışmalar nasıl sunulmalı? Bu çalışmalar toplumun hangi hassasiyetleri göz önünde bulundurularak sunulmalı ve Ahmet Güneştekin ‘Hafıza Odası’ sergisinde neleri eksik bıraktı?

Hatırla(t)ma bir inşa sürecidir. Bu sürecin zamana, yüzleşmeye, onarıcı bir adalet duygusuna ve hepsinin ötesinde bir inada ihtiyacı var. Neyi hatırlayıp neyi hatırlamadığımız da ideolojiktir. Kürtlerin dezavantajı şu: Sistematik ve sürekli bir kırım var! Bu çok büyük engel!

İkinci bir şey, ‘Hafızanın Lanetlenmesi’ (Damnatio Memoriae) denen bir kavram var. Bizim de tarihsel akışta sürekli maruz kaldığımız bir şey ve etkileri bugün de mevcut.
Devlet, hafıza savaşında kendi diyalektik işleyişinin meşruluğunu ve bilgisini yaratabilmiş durumda. Bu sayede toplumsallığa nüfuz edebiliyor bazen!
Bizim kendi cephemizdeki bu yaratım da, pek çok haklı sebepten, henüz oturmuş değil. 

Fakat totalde bizi kurtaracak şey ‘şimdi’ ile kurduğumuz bağ olduğuna inanıyorum. Şimdi üzerinden bilince çıkartılacak her şey geleceği de kurtaracak, geçmişe de yardımcı olacak. Bu konuda da hafızamız ve reflekslerimiz maalesef esnek değil. Haliyle sürekli birileri senin hafızanı sana anlatmaya çalışıyor. (Niyetten bağımsız söylüyorum). Devletin neoliberal kodlarla en fazla manipüle ettiği alan budur. Çünkü en ufak bir boşluk onun gerçekliğinin ifşasıdır.

Hafızanın bin bir yüzü var. Sözlü hali bizde yoğunken, arşiv-hafıza mekanı, işitsel-görsel tonları faal değil. Bir de önemine dair bilinç sorunu var. Sur’da yıkılmış bir evin herhangi bir taşının 30 yıl sonra bizim için gerçek bir tarihe dönüşeceği duygusu yok sanki.

Bizim için de tarih meleği arkasına dönüp bakar, çok haklı olarak önüne henüz bakacak durumda değil. Çünkü geleceğe dair tahayyül yok. Geçmişin kalıntıları arasında yol alma derdi vardır. Bugün ezilenler, tarihin en sisli kenar ve kıyılarında, büyük mağlubiyet ve yıkıntılar arasında hafızayı, tarih imgesini araması boşuna değil.

Sonuç olarak, Amed’teki hafıza odasında, özünde ‘hafızanın’ olmadığını düşünüyorum. Murad edilen ile vuku bulanın büyük çelişkisi öylece önümüzde duruyor.

İlginizi çekebilir