Nuri Fırat: Türkiye’nin Kürt Tarihi – 8

Buyruk Rejimi, Sömürge Hukuku

Önceki iki yazıda 12 Mart 1971 Muhtırası döneminde Kürtlerle ilgili yaşanan gelişmeleri ve bu kapsamda da Devrimci Doğu Kültür Ocakları mensubu yüzlerce kişi ile İsmail Beşikçi hakkında açılmış davaları ele almıştım. Ve bu örnekler mevzu Kürtler olunca Türk yargısının nasıl siyasi kararlarla hareket ettiğini yeterince gösteriyordu. Bu yazıda ise DDKO davalarıyla ilgili birkaç hususa daha dikkat çektikten sonra esasen Türk yargısının 100 yıllık Kürt pratiğine bakmaya çalışacağım… 

DDKO davasının sanıklarından Mümtaz Kotan, “Operasyonlar ve ağır cezalar yetmezmiş gibi, yargılama dosyamıza giren MİT Raporu ile bütün Kürdistan suçlu durumuna sokulmuştur” diyordu. Denebilir ki, zaten devletin resmi politikasına göre hareket eden yargı makamlarının ayrıca neden bir MİT raporuna ihtiyacı olsun ki? Ayrıca o raporda ne yazılacaksa zaten yargı bunun gereğini yerine getiriyor. Son birkaç yazıda aktardıklarım da zaten bunu ortaya koyuyor. Ancak yine de bu MİT raporu hikâyesine daha yakından bakıp, aynı zamanda ele aldığım konu çerçevesinde dönemin siyaseti hakkında da bazı bulguları paylaşmak isterim. 

Mümtaz Kotan, sözünü ettiği MİT raporuyla ilgili şu detayları paylaşıyor: 

“[DDKO dava dosyasına giren bu raporda] herhangi bir olay karşısında tecrit ve imha edilmesi gerekli olanlar, aşiret yapıları, silah olan yerler vb. açıklanmıştı. Düşünülen insanlık dışı uygulama ve plan tüyler ürperticiydi. … Neyse, çok ilginç olan sözü edilen rapor daha sonra dosyadan çıkarıldı, ama sureti avukatlarımız tarafından alındı.” (Kotan 2007:82-83)

Kotan, DDKO dava dosyasına girdiğini belirttiği bu MİT raporunun yanı sıra ayrıca şöyle diyor: “10 yıl sonra yayınlanan Raporda da DDKO’lardan yine bahsedilmekte ve Kürt halkına bakış taktik bir anlayışla yine topyekûn ele alınmaktadır.”

Anlaşılacağı üzere Kotan, iki ayrı rapordan söz ediyor. İlki DDKO dava dosyasına girdiğini söylediği MİT raporu, diğeri ise, yine Kotan’ın verdiği bilgiye göre, “155 sayfalık Ağustos/1979 tarihli” olan ve “zamanın İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Başbakan Bülent Ecevit, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık’a” sunulan rapordur. Raporun içeriğinde ise, Kotan’ın aktardığına göre, aslında devletin her zamanki Kürt söylemi tekrarlanmış, bununla birlikte söz konusu dönemde Kürt illerinde etkileri gittikçe artan Kürt örgütlerinden ve Barzani hareketinden söz edilmiş ve alınması gereken tedbirler sıralanmıştı (Kotan 2007:83).

Öncelikle bu ikinci rapordan başlayalım. 1986’da ilk olarak Yeni Gündem dergisinde “Çok Gizli Doğu Raporu” başlığıyla açıklanan bir rapordan söz ediyoruz. Raporun hazırlandığı dönemde Başbakan Bülent Ecevit’ti. Aslında söz konusu dönemde Bülent Ecevit’in MİT’ten pek çok konuda, özellikle devlet içindeki güç çekişmeleri konusunda pek çok kere özel raporlar aldığı artık biliniyor. Kürt meselesi hakkında da MİT’in Ecevit’e raporlar sunduğu kaydediliyor. Ancak 1979’da Ecevit’in Kürt meselesiyle ilgili özel bir çalışması var ve bu MİT tarafından yapılan bir çalışma değil. Ecevit, dönemin Milli Eğitim bakanı Necdet Uğur’u özel olarak görevlendirmiş ve kendi ifadeleriyle “Doğu ve Güneydoğu’daki durum hakkında” bir rapor hazırlamasını istemişti. Uğur da Adana, Hatay, Mersin, Antep, Urfa, Mardin ve Diyarbakır’ı gezerek, Ecevit’e 28 Eylül 1979’da “Kişiye Özel ve Gizli” bir rapor vermişti. Bütün bunları artık biliyoruz (Dündar, Akar 2008; 2010). 

Raporun içeriğinde bölgedeki Kürt muhalefetinin, yani o dönemde Apocular olarak bilinen PKK’nin artan etkisine özellikle dikkat çekiliyor. Örneğin, “bağımsızlık peşinde koşan Kürtlerin, ‘Apocular’ adı altında toplandıkları, bu harekete adını veren Abdullah Öcalan’ın yurtdışında olduğu, Güneydoğu illeri arasında en ciddi durumun Urfa’da yaşandığı, etkin önlemler alınmazsa tehlikeli sonuçların ortaya çıkabileceği, devletin duruma hakim olmadığı, devlet ile Apocular arasında kalan halkın da hangisi güçlü çıkarsa ona göre karar vereceği” anlatılıyor. Bu raporda Kürt meselesinin bir açıklaması olarak ileri sürülen ekonomik gerikalmışlık tezi çerçevesinde yatırımların yapılması, Kürt meselesinin feodaliteden kaynaklandığı tezi çerçevesinde ise örneğin ağalık sistemiyle mücadele edilmesi vesaire öneriliyor (Dündar, Akar 2008). 

Halbuki ağaları en fazla besleyen de devletti, hala da öyle… Sadece şu seçim dönemlerinde öne çıkarılan ağalara, aşiret reislerine bakmak bile yeterli oluyor… Bütün bunların yanı sıra öteden beri sıralanan asimilasyon tedbirleri falan da öneriliyor. Anlayacağınız burada orijinal ya da yeni bir durum yok. 

Ancak bir hususa daha dikkat çekmek isterim. Bu yazı – podcast dizisine başlarken, ilk üç bölümde, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra bir “Doğu Raporu”nun hazırlandığından ve bunun hayata geçirilmesi için askerlerin epey çabaladıklarından söz etmiştim. Daha da önemlisi, bu rapordan Bülent Ecevit sayesinde yıllar sonra haberdar olduğumuzu da anlatmıştım. 

Ecevit’in gizli arşivini yayımlayan Can Dündar ve Rıdvan Akar’ın (2008) aktardığı bilgilere göre, Ecevit, ilk olarak 27 Mayıs darbesinden yaklaşık bir buçuk yıl sonra kurulan CHP-AP hükümetinde Çalışma Bakanı iken darbecilerin raporundan haberdar olmuştu. Hükümetin ilk toplantısında askerler bu raporun gereğinin yapılması için ilgili bakanların önüne koymuş ve Ecevit de önüne konulan raporu arşivinde saklamıştı. 

Aradan 13 yıl geçtikten sonra bu kez Ecevit CHP’nin lideri idi ve 1974’te Kıbrıs’ın işgaliyle iyice yıldızı parlamış bir başbakandı. 27 Mayıs darbecileri tarafından kurulan ve hala da var olan Milli Güvenlik Kurulu toplantısına bu kez başbakan olarak 1974’de katıldığında Ecevit’in önüne yine bir dosya konmuştu. “Milli Güvenlik İç Politika Esasları” başlıklı bu dosya aslında hiç de yeni değildi. 

Zira bu dosya “kendini Kürt sananların” asimilasyonu, iskânı gibi pek çok konuda Cumhuriyet tarihi boyunca önerilmiş, hayata geçirilmiş ve yeniden denenmek istenmiş klasik tedbirleri içeren “Doğu Raporu” idi. Yani aradan 13 yıl geçmiş ve bu arada 12 Mart muhtırası ile ordu bir kez daha ipleri eline almıştı; ancak aynı rapor hala siyasetçilerin önünde bir emir olarak konuluyordu. Çünkü, Ecevit’e yeniden sunulan bu dosyada belirtildiğine göre, 18 Nisan 1961 tarihli kararnamede Doğu Raporu’nun hayata geçirilmesi için kararlaştırılan politikalar uygulanmamıştı. Bu şikâyetle birlikte Doğu Raporu’nun hayata geçirilmesi yeniden istenirken, öbür yandan devletin artan “bölücü” eylemler karşısında nasıl aciz kaldığı da örneklerle açıklanıyordu. Oysa daha dört yıl önce Kürtçülük gerekçesiyle ilgili ilgisiz onlarca insan gözaltına alınmış, DDKO davası ve benzeri davalar açılmış, bu insanlar mahkum edilmiş ve hapse konmuştu; ki bu rapor Ecevit’e sunulduğunda da Kürtçülükle suçlanan yüzlerce kişi hala hapisteydi. Demek ki, Kürtlere yaşatılan bütün bunlar yeterli bulunmuyordu.

Bu yüzden Ecevit’e sunulan dosyada neden Doğu Raporu’nun hayata geçirilmesinin önemli olduğu örneğin şöyle de izah ediliyordu: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da milli güvenliğimiz açısından büyük bir tehlike teşkil eden bölücülük faaliyetleriyle mücadelede meydana gelen aksaklıklar, problemi her geçen gün daha vahim hale getirmektedir.”

Askerler bu dosyayla birlikte Ecevit’i bir konuda daha özellikle uyarıyorlardı. Bu da genel af ve fikir özgürlüğü çerçevesinde söz konusu dönemde yürüyen tartışmalarla ilgiliydi. Şöyle deniyordu MGK dosyasında: 

“Hak ve hürriyetler bahsinde bütün engellerin kaldırılacağı, fikir suçu diye bir şey tanınmayacağı anlaşılan 1974 ve sonrası döneminde yıkıcı, bölücü, laikliğe ve ulusal çıkarlara aykırı faaliyetlerin ne şekilde önleneceği büyük bir sorun olarak ortada durmaktadır. (…) Milli bütünlüğü yıkmayı amaçlayan her türlü fikirleri yayanları suçsuz, sadece onların eyleme ittiği gençleri suçlu saymak şeklinde bir görüşün kanunlarımızda yer alması halinde bu çok önemli milli güvenlik ilkesi, vahim sonuçlar doğuracak şekilde ihlal edilmiş olacaktır.” (Dündar, Akar 2008) 

MGK’nin Ecevit’e uyarısı bu şekildeydi ve hiç dert etmesinler, hala da bu yaklaşım yürürlükte, üstelik günümüzde sözüm ona laikçi Kemalistlere rağmen iktidara geldiği vaaz edilen İslamcı Erdoğan’ın AKP’si var… Ama aynı zihniyet hala iş başında… 

Ecevit’in de bu konuyla ilgili aykırı bir siyaseti olmadı. Ancak 1974 genel affını belirtmeden geçmemek de gerekir. MGK toplantısında Ecevit’e sundukları bu dosyadaki uyarılarla muhtemelen askerler, olası bir genel affın önüne geçmek istemişlerdi. Ancak buna rağmen bir genel af ilan edildi ve siyasi suçlardan hapse konular da bu aftan yararlandı. Ancak aceleye gerek yok, “Kürtçüler” hariçti, onlar bu aftan da yararlandırılmamıştı. Tıpkı 27 Mayıs darbesinden sonrasındaki aftan yararlandırılmadıkları gibi; tıpkı 12 Mart muhtırası sonrasında bir kısım Türk solcusu bırakılırken, Kürtçülerin içerde tutulması gibi; veya 1991 ve en son 2020’deki genel af meselesinde olduğu gibi… 

Aslında bu konuyla ilgili genel kanı, bu bahsettiğimin aksinedir; yani çoğu kişi 1974 affından Kürt siyasi tutsakların da yararlandırıldığını düşünüyor ya da böyle biliyor. Ancak Musa Anter’in yazdığına göre, Meclis’te af tasarısı görüşülürken, CHP’nin koalisyon ortağı, Necmettin Erbakan’ın Milli Selamet Partisi tasarının ilk dört maddesine oy vermiş, böylece bu dört madde kabul edilmişti. Ancak Kürtçülerin durumunu ilgilendiren 141. ve 142. maddelere ilişkin tasarının son maddesine gelince, Erbakan’ın partisinin 25 vekilinden 23’ü hayır oyu vermişti ve Anter’in ifadesiyle, “Böylece tüm Türkiye’de biz otuz beş Kürtçü tutuklu kaldık.” (Anter 1991:231) Daha sonra CHP’nin yaptığı itiraz başvurusunu inceleyen Anayasa Mahkemesi, eşitlik ilkesinin ihlal edildiğini belirtince, “Kürtçüler” de gecikmeli olarak tahliye edilmişti. 

Bütün bu bilgilerden sonra tekrar Mümtaz Kotan’ın DDKO dava dosyasında yer aldığını söylediği MİT raporuna dönecek olursam… Aynı dönemlerde Kürtçülük faaliyetleri iddiasıyla kendisi de tutuklu olan yazar avukat Ruşen Arslan da “Ömrü Kısa Etkisi Büyük Kürt Örgütlenmesi Devrimci Doğu Kültür Ocakları / DDKO” adlı kitabında konu hakkında yazdı. Arslan, DDKO davasının görüldüğü Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Nolu Askerî Mahkemesinin 11 Aralık 1972 tarih, 1972/34 Esas ve 1972/44 sayılı kararının gerekçesinde, yani DDKO davasının gerekçesinde “Cumhuriyetin kuruluşundan beri verilmekte olan Kürt raporlarına benzeyen” bir metnin yer aldığını aktarıyordu (2020:348). Arslan’a göre, davanın avukatlarından olan Şerafettin Kaya, mahkeme heyetinin MİT ile ortak toplantı yaptığını ileri sürmüştü. Ancak bundan daha önemli olan ise, “mahkemenin gerekçeli kararında ‘Alınması Zorunlu Görülen Tedbirler’ başlıklı, hukuk tarihinde ders olabilecek bir bölüm”ün varlığıydı. “Bu bölüm, davanın her aşamasında siyasi düşüncelerin hukukun üstüne çıktığını ve siyasi bir amaç göz önünde tutularak karar verildiğinin itirafıdır” diyen Arslan, bu metni olduğu gibi kitabında yayımladı. Muhtemelen Mümtaz Kotan’ın “MİT Raporu” dediği metin, Ruşen Arslan’ın kitabında yer verdiği bu metindir. 

Bu noktada şunu belirtmekte fayda var: Kürt meselesiyle ilgili yargılamalarda her zaman askeri, siyasi, hukuki bürokrasi veya devlet organları birlikte hareket etmiştir. Bunun tipik örneklerinden biri, birazdan yine söz edeceğim üzere 1925-27 yılları arasındaki Şark İstiklal Mahkemeleri yargılamalarıdır. 1937’de Seyyid Rıza ve arkadaşlarının yargılandığı dava mesela… Gecenin bir yarısı siyasi direktiflerle toplanan, buna göre kararlar veren, idam etmek için Seyyid Rıza’nın oğlunun yaşını büyüten tastamam bir tiyatro sahnesinden ibaret olan yargılama… Hakeza 49’lar davası… Orada da örneğin Adnan Menderes ve kurmayları ordu, emniyet ve istihbarat birimleriyle toplantı yapmış, tutuklanacak Kürtlere dair bir liste hazırlamış ve buna göre de tutuklamalar ve yargılamalar yapılmıştı. Bütün bu örneklere dair detayları daha önceki bölümlerde anlattım, mutlaka okuyun… Yine 12 Eylül darbesi döneminde olup bitenler ya da 1990’larda binlerce kişinin mahkemelerde yaşadıkları veya 2009’dan bugüne süregelen KCK davalarına bakıldığında farklı bir durum görülmez. Mesela sadece KCK davalarında defalarca ortaya çıktığı üzere, yargı, emniyet, istihbarat ve siyasetin işbirliği açıktır ve öyle gizli kapaklı da yürümüyor bu işler, çoğu durumda bir istihbarat bilgisi ya da elemanının söyledikleri ağır cezalar için yeterli gerekçe kabul edilebiliyor. Bizzat yaşadığım için bunları rahatlıkla söyleyebilirim. 

Bu nedenle DDKO dava dosyalarında bir MİT raporunun yer almış olması veya mahkemenin gerekçeli kararında tamamen siyasi direktiflerden ibaret olan bir bölüm yayınlaması şaşırtıcı olmuyor. Bununla birlikte birazdan aktaracağım DDKO dava dosyasının gerekçeli kararında yer alan metin, geçmişten bugüne Türk yargısının nasıl bir zihniyetle hareket ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. 

Gerekçeli karardaki bu metne veya rapora bakıldığında, mahkeme, hem sol hem sağ hem de bölücü faaliyetlerde bulunanlara karşı alınmasını zorunlu gördüğü tedbirleri sıralıyordu, daha doğrusu dikte ediyordu. Ancak tabi “hukuka” pek bağlı, ama aslında gerçekten de Türklük hukukuna pek bağlı Türk yargısı, gerekçeli kararda böyle bir siyasi metne yer vermenin bazı sakıncalarının da farkındaydı. Mahkeme heyeti bu durumu şöyle izah ediyordu: 

“Ceza davalarına bakan bir mahkemenin, yaptığı yargılama sonunda temas ettiği hükümde, böyle bir başlıkla özel kısım açarak belirli konularda, bazı önerilere yer vermesinin ilk bakışta yadırgayıcı ve belki de olağan sayılmayacağı akla gelmektedir. Anayasamızın kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş ve o doğrultuda hükümler getirmiş bulunması da bu düşünceyi haklı gösterebilir.” 

Buna rağmen mahkeme heyeti, “ancak bilindiği üzere” diye bir alt başlık açarak, örneğin bu siyasi metne, “hata teşkil etse bile”, gerekçeli kararda yer verilmesini şöyle gerekçelendiriyordu: 

“Hükmün ‘Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinin Görevleri’, ‘Atatürkçülük’ ve ‘Giriş’ bölümlerinde açıklanan sebeplerden dolayı yurdumuz 12 Mart dönemine getirildiğine ve ‘Var olmak – Yok olmak’ gibi elim bir alternatifle karşı karşıya bırakıldığına göre; 

“Tüm Anayasa ilkelerinin mahkememizde geçerliliğinin, yürürlüğünün sağlanabilmesi, öncelikler vatanın bölünüp parçalanmaması, milletin bir ve beraberlik ülküsünü yitirmemesi şartına bağlıdır. 

“Bu şartın gerçekleşmesi için de velev ki hata teşkil etse bile, öyle hayati bir konuda uyarıda bulunulmalı, ilmi akli uyarılar nazara alınmalıdır. Bu, toplumda her bireye düşen en kutsal görev sayılmalıdır.”

Mahkemenin üstlendiği sözüm ona kutsal görev çerçevesinde “Irkçılık – Bölücülük ‘Kürtçülük’ Bakımından” alınmasını dikte ettiği tedbirler şöyle sıralanıyordu: 

“1. İlmi gerçekler karşısında ‘Kürt’ olarak isimlendirilmeye çalışılan yurttaşlarımızın, ‘Türk’ asıllı olduğu açıklıkla ortaya konulmalı ve bu konuda maksatlı ideolojik görüşlere engel olunmalıdır. 

“2. Yurdumuzun elde olmayan sebeplerle kısmen gelişmemiş coğrafi bölgelerinde ve özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, anayasanın öngördüğü tedbirlerin uygulanmasına hız verilerek, yurttaşların özellikle sosyal, kültürel ve ekonomik bakımdan gelişmesi sağlanmalı, ilk öğretim sorunu mutlaka hal edilmeli, bu bölgelerde çalışan tüm devlet memurlarının, kendi memleketlerinde görevlendirilmemeleri esas ilke olmalıdır. 

“3. Her yıl hayatını vermek, sakat kalmak veya ceza almak suretiyle sayısız yurttaşın başına gelen ve önemli maddi kaynakların elden çıkmasına yol açan kaçakçılıkla mücadeleye yeni bir şekil verilmeli ve alınan tedbirlerin müessir bir şekilde tatbiki sağlanmalıdır. 

“4. 6136 Sayılı Kanun ve Yönetmenliğinin uygulanmasında daha titiz davranmalı ve özellikle toplu silah ve mermi kaçakçılığıyla önem verilmelidir. 

“5. Vatan bütünlüğü, millet birlik ve beraberliğini bozmaya ve Türkiye Cumhuriyeti’ni temelden yıkmaya yönelik ırkçı – bölücü nitelikteki çabaların, güvenlik kuvvetleri ve daha çok Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından, en son teknik araçlar ve yetenekli personel kullanılmak suretiyle yakından izlenmeli ve fiillerin yargı merciine intikalinde zorunlu tüm delillerin toplanıp, tespitlerinin yapılmasına önem verilmelidir. 

“Yukarıda kaydedilen bu önerilerle, bu konuda akla gelebilecek diğer tedbirleri almak uygulamak, yasama ve idare organlarının görevleri cümlesinden olmakla birlikte; 

“Hükme bağlanan bu dava münasebetiyle muttali olunan ve yetersiz olduğu hissedilen tedbirlerin, bu şekilde hükme dercedilmesinde, suçların ‘Genel Olarak Önlenmesi’ prensibinden hareket edilmiştir.” (Arslan 2020:345-46-47-48)

Türk yargısının Kürt meselesi gibi önemli siyasi konularda devletin söylem ve politikalarına uygun biçimde misyon yüklendiğinin en tipik örneklerinden olan bu vaka, aslında ilk değildi, son da olmayacaktı. Bununla birlikte, sadece yerel mahkemeler de değil, Beşikçi davası örneğinde görüldüğü üzere üst yargı makamı olan gerek askeri ve gerekse sivil Yargıtay da aynı misyon çerçevesinde defalarca hareket etmiş ve kararlar almıştır. Ayrıca bir diğer üst mahkeme olan Anayasa Mahkemesi’nin geçmişten bugüne pratiklerini de bu durumdan ayrı ele almamak gerekir. 

Bu noktada Derya Bayır’ın (2017) “Türk Hukukunda Azınlıklar ve Milliyetçilik” adlı kitabında yer alan Anayasa Mahkemesi’nin Kürtlerle ilgili bazı kararlarından örnekler paylaşacağım… 

Farklı millet, azınlık, ırk ve dilin varlığına dair iddialar karşısında tavizsiz bir duruş sergileyen Anayasa Mahkemesi de, “ülkenin ve milletin bütünlüğünü” veya tekliğini “Türk milleti” mefhumu üzerinden korumaya devam etmiştir. Halkın Emek Partisi’ni (HEP) kapatma kararı gerekçesinde de bir kez daha belirtildiği üzere, Anayasa Mahkemesi’ne göre, “Türkiye’de [elbette Türklerden başka] sosyolojik yapısı bakımından özgün nitelikli bir toplum yoktur.” Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, HEP kararı gerekçesinde belirttiği gibi, Kürtlerin azınlık veya ulus olarak kabul edilmesine dair görüşlere kapıyı kapatmıştır. “[Ç]ünkü ‘[a]zınlığın sosyolojik ve hukuksal tanımlarına uygun bir nitelik Kürt kökenli yurttaşlarda bulunma[maktadır]’ ve kaldı ki ‘bilimsel ölçülere ve tarihsel gerçeklere göre… ulus olarak nitelendirilmeleri… olanaksızdır’.” (Bayır 2017:329)

Anayasa Mahkemesi Türk milletini tanımlarken çoğunlukla “ayrımsız”lık vurgusundan hareket etmiştir. Derya Bayır’ın aktardığı şekliyle, “Ona göre [yani Anayasa Mahkemesine göre] ‘Kökeni ne olursan olsun, ulus içinde herkes ayrımsız biçimde yer almakta, ulusun birliği olgusu böylece somutlaşmaktadır’. Yani Türk milleti içinde sayılmak, aynı şekilde muameleyi, ‘aynı… hukuka ve eşit haklara’ tabi olmayı ve aynı ‘sınırsız’ bireysel hak ve özgürlüklerden yararlanmayı gerektirmektedir.” (Bayır 2017:310)

Kürt dilinin nitelendirilmesi de bu yoruma uygun olmuştur. Anayasa Mahkemesi’ne göre, (örneğin 1993 HEP kararında) “özgün bir Kürt dili” yoktur; (örneğin HEP 1993, DEP 1994, EP 1997 kararlarında) “bin yıldan beri birlikte yaşayan, vatanın her yerinde iç içe kaynaşan çeşitli soy ve kökenden gelen bireyler arasında Türkçe en yaygın dil[dir]” ve Kürtçe “özgün” bir dil değildir. Bunlarla birlikte (örneğin yine HEP 1993 kararında) “kapalı ve açık özel ortamlarda, evde işyerinde, basın ve sanat alanında ana dilin kullanılması da yasak değildir.” Ancak “yerel dil, folklor ve kültür”, “[a]nayasal kavram olan Türk Ulusu ortak kimliğine karşıt tavır alınmaması kaydıyla esasen serbest”tir ve aynı şekilde “toplumsal renklilik ve zenginlik biçiminde” kalmak kaydıyla “mutluluk, gurur ve saygınlık” kaynağı olabilecektir. Aynı zamanda (Örneğin ÖZDEP 1993 ve DEP 1994 kararlarında) “resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanlarda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi… bakımından yararlı, hatta zorunludur”; “resmî dili, genç ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir.” (Bayır 2017:330-331-332;255-256)

Kürtlerin ve dillerinin yok sayıldığı veya değersizleştirilerek Türklüğe ikame edilmeye çalışıldığı bir durumda elbette Kürtlerin haklarından söz etmek, Anayasa Mahkemesi’ne göre mümkün değildir. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi asimilasyon iddialarını da “tarihsel gerçeklere uygun” düşmeyeceği gerekçesiyle reddetmektedir: 

“Böyle bir nitelendirmeyi şu bakımdan da kabule olanak yoktur ki, sözü geçen bölgedeki Türk vatandaşlarının asimilasyonundan söz etmek, onların toplumun çoğunluğundan ayrı bir varlıkları bulunduğunu ve bunun hukukça tanınması gerektiğini ileri sürmek anlamına gelir.” (Bayır 2017:338)

Nihayetinde Anayasa Mahkemesi’ne göre, “Yasa, kürt kimliği, kürt adı yoluyla kürtçülükle bölülücük yapılmasına olur vermemektedir.” (Bayır 2017:337) 

(Bu arada aktardığım bu son cümlede geçen Kürt kelimelerinin tamamı küçük harfle yazılmış ve Kürt kelimesindeki k harfine yapılan bu muamele, yani Kürt kelimesinin özel bir isim bile sayılmaması, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri görülen özel bir tutumdur. Bu yazım biçimiyle de Kürtlerin varlığının yok sayıldığını söylemek mümkündür.) 

Bu notu aktardıktan sonra, devam edeyim. Anayasa Mahkemesi’ne göre, dikkat çektiği söz konusu “Kürtçülük” ısrarı aynı zamanda “ırkçılıktır”. Beşikçi hakkındaki Askeri Yargıtay’ın 1973’deki gerekçeli kararıyla 1990’lı yılların Anayasa Mahkemesi’nin ifadeleri aynı. Anayasa Mahkemesi kararında şöyle deniyor: 

“Türkiye’de Kürt kökenli yurttaşların öbürlerinden hiçbir ayrılığı bulunmamaktadır. Yurttaşlar arasında bir ayrım varmış ya da yapılıyormuş gibi gerçek dışı bir savla ortaya çıkmak, ayrımcılığı amaçlayan bir kışkırtıcılık, demokrasiyle bağdaşması olanaksız bir girişim, hatta ırkçılıktır.” (Bayır 2017:304)

Burada dikkatinizi bir hususa çekmek isterim. Anayasa Mahkemesi’nin Kürtçülük suçlamasıyla kapatılan partiler hakkındaki kararlarında geçen bu ifadeler, 1990’lı yıllara ait. Yani devletin zoraki de olsa artık Kürtlerin varlığını kabul ettiği bir dönemden söz ediyoruz. Ancak bununla birlikte Anayasa Mahkemesi’nin ileri sürdüğü görüşler, aslında devletin nasıl bir kabule yanaştığını ve haliyle devletin Kürt söyleminin yeniden nasıl üretilerek devam ettirildiğini göstermesi bakımından da dikkate değerdir. Ayrıca burada aktardığım söylem biçiminin günümüzde de aslında hâkim devlet söylemi olduğunu rahatlıkla tecrübe edebiliyoruz.

Devam edeyim… Kürtlerin millet olarak varlığından söz etmenin olanaksızlığını ve her ne kadar ülkede etnik veya dinî farklı gruplar varsa da bu farklılıklarının tek başına azınlık olmayı ve özel haklar tanınmayı ifade etmediğini ileri süren Anayasa Mahkemesi’nin tavrı, Musa Anter’in bir traji-komik mahkeme anısını hatırlatıyor, şöyle: 

“Asliye Ceza Hakimi Ahmet Bey bir celsede bana dedi ki, ‘Musa Bey, ne diye Kürtçe yazıyorsunuz?’ Ben de kendisine ‘Hakim Bey, İstanbul’da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler gazete çıkarıyorlar. Ayrıca İngilizce ve Fransızca gazete çıkıyor. Ben Kürtçe yazıyorum diye ne olacak?’ dedim. Hakim ‘Efendim onlar azınlıktır’ dedi. Ben de ‘Hakim Bey, yani bir memlekette azınlık çoğunluktan daha mı avantajlıdır? Eğer bir azınlık kadar hakkım yoksa ben böyle çoğunluğu ne yapayım? Lütfen karar verin ve beni azınlık kabul edin’ dedim. Hakim, avukatlar, hatta savcı güldüler.” (Akt. Yıldız 2012)

Yerel mahkemenin gayrimüslim vatandaşları azınlık olarak kabul eden bu görüşü, Lozan Antlaşması’nı bu çerçevede yorumlayan Anayasa Mahkemesi tarafından da paylaşılıyordu. 

Derya Bayır’ın araştırması, Anayasa Mahkemesi’nin Kürt milleti ve Kürt diliyle ilgili tespit, yorum ve içtihatlarına benzer şekilde, bir diğer üst yargı organı olan Yargıtay’ın da çok sayıda karar ve içtihadının bulunduğunu ortaya koyuyor. Kürtlerin haklarıyla ilgili yüzlerce davada yerel mahkemelerin “bölücülük”, “ırkçılık”, “terörizm”, “ayrılıkçılık” gibi gerekçelerle verdiği mahkûmiyet kararları, Yargıtay tarafından onanmış ve hala da onanıyor. Örneğin daha önceki yazılarda da sözünü ettiğim gibi, İttihatçı Dr. Friç’in tezlerine dayanan davaların gerekçeleri, iddiaları ve mahkûmiyet kararları bizzat Yargıtay tarafından yerinde bulunmuştu. Çok sayıda dava örneğinde açıkça görülebileceği gibi, Derya Bayır’ın ifade ettiği şekliyle, “[ö]rneğin, Türk dili ve kültürü dışında bir dili ve kültürü olan farklı etnik Kürtlerin varlığından söz etmek ırkçılık olarak kabul edilmişti. Kürtçe şarkı söylemek, Türk halkından ayrı, farklı bir Kürt halkı olduğundan söz etmek de ırkçı propaganda yapmak olarak kabul edildi. Yargıtay ‘Türklüğü’ devletin ve milletin esas değeri olarak kabul ederken, Kürtçülük propagandasını ırkçı olarak adlandıracaktır.” (Yargıtay tarafından onanan ve bu gerekçelere dayanan davaların esas ve karar no’ları için bkz. Bayır 2017: 395) 

Nitekim üst yargı organları yeri geldiğinde siyasetçilere ayar vermekten de geri durmamıştır. Bunun tipik bir örneği, 1991 ve 1992’de Kürt yayın yapılması konusunu gündeme getiren Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a gösterilen tepkidir. 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Anayasa Mahkemesi’nin 25 Nisan 1992’deki 30. yıl kutlamalarında Başkan Yektan Güngör Özden, “bu ülkede kimse asimile edilmemiş, horlanmamış, dışlanmamış” iddiasında bulunurken; aynı kutlamada Yargıtay Başkanı İsmet Ocakçıoğlu ise şöyle demişti: 

“Anayasa’da devletin resmi dilinin Türkçe olduğu açık bir şekilde yazılmıştır. Bu açık hüküm karşısında Türkçe dışında bir dilde yayın yapılması tartışılamaz. Bu hususta tartışma açmak devletin bölünmez bütünlüğüne halel getirir.” (Anter 2011:194)

Gerek askeri mahkemelerin, gerek sivil yerel mahkemelerin, gerekse de üst yargı organları olarak Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay’ın Kürt milleti ile onun dili, kültürü ve hakları konusunda sergiledikleri tavır, genel siyasi ve ideolojik tutumun aynılığını gösterir. Bu nedenle Derya Bayır, Anayasa Mahkemesi’nin Kürtlerle ilgili görüşünün 1970’lerdeki DDKO ve Beşikçi davalarında Sıkıyönetim Mahkemesi’nin verdiği kararlarla benzerliğine dikkat çekiyor. Hatta Bayır’a göre, “DDKO ve Beşikçi davalarından farklı olarak AYM yapmış olduğu değerlendirmeler için hiçbir kaynak göstermemiştir. Bu durum AYM’nin resmi ideolojinin savlarından ve kendi yargısından hiçbir kuşku duymadığı şeklinde yorumlanabilir.” (2017:330) Yargı organlarının bu kendinden menkul yorumlarının elbette bir amacı veya misyonu vardı:

“İTC döneminin Türkçü, asimilasyonist ve inkârcı ideolojilerinin ürünü görüşler sadece siyasi elitleri değil ülkedeki yargı organları tarafından da Kürtlerin varlığının taleplerinin inkârında siyasal ve hukuki bir argüman olarak kullanılagelmiştir.” (Bayır 2017:401)

Bu noktada avukat ve insan hakları savunucusu Eren Keskin’in bir tespitini paylaşmak isterim. Şöyle diyor: 

“Kürdistan her zaman ayrı bir hukukla yönetildi. … sadece Kürdistan’a özgü yasalar çıkarıldı bu coğrafyada. Örneğin İskân Kanunu, Tunceli Kanunu, sürgün kararnameleri, Olağanüstü Hâl Bölge Yasası, Kritik İller Yasası.” (Alp, Yarkın 2015:63)

Eren Keskin’in ayrı bir hukuk olarak tarif ettiği düzen hakkında avukat ve yazar Fırat Aydınkaya’nın (2021) tespitleri ise çok daha çarpıcıdır. Aydınkaya, Kürtlerle ilgili yürütülen “bütün bu yargılamalarda suç ve ceza rejimini tayin eden şeyin adalet değil buyruk olduğunu, yani hukukun hatta yasanın adaleti değil, buyruğun kolonyal aklının iş başında olduğunu” kaydeder. Bu tespitin ardından Aydınkaya, kolonyal ilişki biçiminin “her halükarda belirli ceza biçimlerini masada” tuttuğunu belirtir ve ekler: 

“Zira buyruk rejimi, müeyyide olmaksızın ayakta kalamaz. Fakat bunun için adalete koşulmuş adil yargılama pratikleri neticesindeki bir cezalandırmayı değil, aynı anda hem bir idare tekniği, hem bir üslup, hem bir kırbaç ve hem de bir yargılama efekti olarak bütün bunları buyruk aracılığıyla yapar, çoğu zaman ceza mahkemelerini kozmetik olarak kullansa da. Koloni yönetimi adil yargılama yapan mahkemeler ile yürütülemez, ancak yargı görevini de içeren bir buyruk rejimi ile yönetilebilir. Böylece … buyruk rejimi, hem istisnai bir rejimi önvarsayar, hem ayrıcalıklı ve dokunulmazdır, hem hükmetme ile medenileştirmeyi temsil eder ve tüm bunların toplamı olarak boyun eğdirmeyi sağlamaya tasarlanmıştır. Kürt tarihini beyaz adamın buyruk rejiminin içinden okuduğumuzda ne Bedirxan beyin, ne Şeyh Ubeydullah’ın, ne Şeyh Selim’in, ne Cibranlı Halit beyin, ne Şeyh Said’in, ne de Seyyid Rıza’nın [ve ne de Abdullah Öcalan’ın] yargılamalarını gerçek bir yargılama olarak görebiliriz. Bütün bu tarihsel anlarda hüküm yoktu, buyruk vardı. Ve buyruk hak talebinde bulunan Kürtlerin kellesini görmek istiyordu.”

Eren Keskin’in dikkat çektiği Kürdistan’a özgü yasaları veya Fırat Aydınkaya’nın belirttiği sömürgeciliğin buyruk hukukunu yerine getiren özel yetkilerle donatılmış mahkemelerden de söz etmek gerekecektir. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki İstiklal Mahkemeleri, darbe dönemlerinin Sıkıyönetim Mahkemeleri, 1990’lı yılların Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve 2000’li yılların Özel Yetkili Mahkemeleri ile Ağır Ceza Mahkemeleri, devlete karşı işlenen suçlarla yargı alanında mücadele etmenin özel araçları olarak bugüne kadar işlevli kılınmıştır. Aynı şekilde bu özel mahkemelerin uygulamakla yükümlü oldukları özel kanunlar da vardı. Şeyh Said İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükun kanunu, 1951’den 1991’e kadar yürürlükte olan Türk Ceza Kanununun meşhur 141. ve 142. maddeleri, 12 Eylül cuntacılarının çıkardığı TCK 163. maddesi, 1990’ların ve günümüzün terörle mücadele kanunları bunlardan bazıları… Bütün bunlar bir yana, dikkat çektiğim üzere, anayasal hükümler zaten Türklük esası üzerine kuruluydu; bu özel yasalar da bu düzeni ayrıca korumak için çıkarılmıştı. 

Öbür yandan Kürtlere yönelik her türlü yasadışılığa ve suça karışmış devlet görevlilerini bizzat koruyan özel yasalardan veya zaten var olan yasaların bu kişileri korumaya yönelik yorumlarından da söz etmekte fayda var. Örneğin Ağrı İsyanı sonrasında çıkarılan 1931 tarihli 1850 nolu kanun bugüne dek uygulanan sömürge hukukunu veya Kürdistan’a özgü hukuku gayet açık biçimde ortaya koyuyor. Dönemin Türk basınına göre, bu isyan nedeniyle “en az 15 bin” insan öldürüldü, ki en vahim katliamlardan biri Zilan Deresinde yaşanmıştı. Konuyla ilgili pek çok araştırması bulunan Sedat Ulugana’nın (2021) ifade ettiği biçimiyle, olup bitenler gerçekte bir jenosid idi ve yabancı basın kuruluşlara da katledilenlerin sayısını “10 bin ile 45 bin arasında” duyurmuştu. Sözünü ettiğim 1850 nolu ve “İsyan mıntıkasında işlenen ef’alin suç sayılmayacağına dair kanun” başlıklı yasa da bu katliamın hemen ardından çıkarılmıştı. Kürtlere karşı işlenen suçların Cumhuriyet tarihi boyunca mahkûm edilmediğini, aksine bu yasa örneğinde de görüldüğü üzere faillerin korunduğu söylenebilir. Bunun tipik örneklerinden biri de 1943’te Van Gürpınar’da 33 Kürt köylüsünü kurşuna dizen Orgeneral Mustafa Muğlalı vakasıdır. Muğlalı, yıllar sonra siyasi çekişme çerçevesinde Demokrat Partililerin gündeme getirmesiyle yargılanmış, 20 yıl cezaya çarptırılmış, bir süre hapiste kalmıştı. Ancak nihayetinde askeri Yargıtay Muğlalı hakkındaki hükmü bozmuştu ve yeniden yargılanmadan Muğlalı ölmüştü, sonrasında ise kahraman ilan edilmişti. Hakeza 1990’lı yıllarda Kürdistan’da işlenen yüzlerce faili meçhul cinayet, köy yakma, gözaltında zorla kaybettirme gibi vakalarla ilgili ancak 2010’dan sonra açılabilen bazı davalar, örneğin JİTEM Davası, Kulp-Lice Davası, Dargeçit Davası, Cizre Davası, Musa Anter Davası, Muş Vartinis Davası vesaire beraat veya zaman aşımı ile sonuçlandı. Bu tür davalara benzer asker ve polisin yargılandığı onlarca örnek, sadece son 20 yılda bile bulunabilir ve neredeyse hiçbirinde failler cezalandırılmadı. Kürdistan’a yönelik bu muamele de neden faillerin her dönem cezasızlık mevzuatı ile örülen bir zırhla korunduğunu ortaya koyar. 

Aslında bütün bu hususları belirtirken bir tarihsel süreklilikten söz ediyorum. Bu nedenle, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde, denebilir ki özel olarak Kürtlere karşı çıkarılmış olan Takrir-i Sükûn kanunu ve bunu uygulayan Şark İstiklal Mahkemesi’nde yaşanan bir olaydan bahsetmek isterim. 

Şubat 1925’te başlayan ve kısa sürede bastırılan Şeyh Said İsyanı sonrasında Takrir-i Sükûn kanunu çıkarıldı ve bu kanunu uygulamak üzere bizzat siyasetçilerin başkan ve üyeliğini yaptığı Şark İstiklal Mahkemesi görevlendirildi.  

İsmet İnönü’nün dediği gibi, Takrir-i Sükûn kanunu “Türkiye Cumhuriyetinin korunması için bir vesile ve rejimin yerleşmesinde bir araç” idi ve yine İnönü’nün ifadeleriyle, İstiklal Mahkemeleri de “Cumhuriyetin savunmasını ve yerleşmesini sağlayan” mekanizmalardı (Kutlu 2007:232-233).

Şark İstiklal Mahkemesinde yüzlerce Kürt yargılandı. Ergün Aybars’ın aktardığı verilere göre, Şark İstiklal Mahkemesinin göreve başladığı 12 Nisan 1925’ten kapatıldığı 7 Mart 1927’ye kadar 207’si vecahi, 213’ü gıyabi, toplam 420 idam kararı; 1911 kişiye çeşitli oranlarda cezalar; 2779 kişi hakkında ise beraat kararları verildi. Bu arada asker kaçakları hakkında verilen 131 idam kararı da dahil edildiğinde infazı gerçekleştirilen idam sayısı 350 civarında oluyor. Ayrıca sıkıyönetim mahkemelerinin verdiği idam kararları da bu verilere dahil değil (Aybars 1998:348).

Şark İstiklal Mahkemesinin verdiği bu hükümler, 27 Mayıs 1925’te infaz edilen 6 kişinin idamını da içeriyordu. Bunlardan biri de Bitlisli Kemal Fevzi idi. (Erken dönem Kürt milliyetçilerinden Kemal Fevzi’nin ibretlik hikâyesini “Kürtlerin 27 Mayıs Hafızası” adlı podcastte detaylı anlatmıştım, dinlemenizi öneririm.) Fevzi’nin yargılanması sırasında Mahkeme heyeti ile savcı karşı karşıya gelmişti. Savcı, özetle, her ne kadar kendisini bir hain olarak görse de, Kemal Fevzi’ye atfedilen suçların 1923’te çıkarılan afla geçersizleştiğini, bu yüzden yargılanmaması gerektiğini savunuyordu. Ancak mahkeme heyeti aynı kanıda değildi ve nihayetinde devreye dönemin Başbakanı İsmet İnönü girmişti. Bizzat savcının aktardığı şekliyle, İnönü kendilerine çektiği telgrafta şöyle demişti: 

“Diyarbekir İstiklal Mahkemesinin hemahenk mesaisi bir vatan ve devlet meselesi olduğundan bütün arkadaşlarımızın daima ve samimen imtizaç için sarfımahal etmelerine intizar olunur.” (Örgeevren 2002:141) 

Yani mahkeme vatan ve devlet meselesi için çalışıyordu, buna göre kararlar alınmalıydı, bunun için de uyumlu olmalıydı. Bunları hatırlatan İnönü’nün mesajı hem savcı hem de mahkeme heyeti tarafından alınmış ve artık buna göre hareket etmişlerdi. Bu yüzden Savcı İnönü’ye şöyle yanıt vermişti: 

“Bütün bir vatan ve millet meselesi olarak telakki ettiğim Kürt isyan ve ihtilali karşısında şahsiyetimin en gayri kabili terk hukuk ve hususiyetlerini de yok farzederek çalıştığımı ve bu tevazuu mutlak içinde çalışmaya vicdanen borçlu olduğumu arzederim.” (Örgeevren 2002:142)

Aslında mahkeme heyeti üyesi Lütfi Mütif Bey daha önce savcıya, “Bizim muayyen, millî gayemiz vardır. Ona varmak için, arasıra kanunun fevkine de çıkarız” demişti (Örgeevren 2002:137). Demirel de, Kürt meselesiyle ilgili her türlü hukuksuzluğun hüküm sürdüğü 1990’lı yıllarda benzer şeyler söylemişti, “gerektiğinde devlet rutinin dışına çıkar” diye. 

Bu örnek, mesele Kürtler olunca kendi hukuklarını bile terk ederek, siyaseten ne isteniyorsa onu yapacaklarını gösteriyordu. Son yıllardaki bazı vakalar ise bu geleneksel tutumun tastamam ayyuka çıktığını gösteriyor. Örneğin Türkiye, yürürlükteki kendi Anayasasına göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) aldığı kararları yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak AİHM’nin örneğin son beş yılda, aralarında Selahattin Demirtaş, Gültan Kışanak’ın da bulunduğu tutuklu Kürt siyasetçiler, milletvekilleri, belediye başkanları hakkında aldığı önemli kararlar yerine getirilmiyor. Zira doğrudan devleti yöneten kişinin, Erdoğan’ın bu kişiler hakkındaki düşmanca söylem ve tutumu Türk yargısının nasıl hareket etmesi gerektiğini belirleyebiliyor. Kuşkusuz, AİHM tarafından da bir kez daha uluslararası hukuk normlarına göre teyit edildiği üzere, Kürt siyasetçiler hakkında açılan davalar veya onlar hakkında ileri sürülen suçlamalar tamamen siyasi niteliktedir. Bu durumda, Erdoğan günümüzün İsmet İnönü’sü oluyor elbette.

Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne toplamda kaç Kürdün siyasi saiklerle tutuklandığına dair net bir veri yoksa da, tahminen son yüzyılda “Kürt meselesinden dolayı hapishaneye girenlerin sayısı … en az 300 bin” civarındadır (Fırat, Yıldız 2017). Bir fikir vermesi açısından güncel bir veriyi de paylaşmakta yarar görüyorum. 2015’ten sonra, Kürt meselesinde devletin şiddet yöntemlerini yeniden tüm yoğunluğuyla devreye koymasından sonra Halkın Demokrasi Partisi (HDP) düşmanlaştırıldı. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, iktidarı, muhalefeti, basını, yargısı, diplomatı, yereldeki bürokratı ve kolluk güçlerine kadar devletin bütün organları PKK yandaşı veya uzantısı gördükleri HDP’yi terörize etmek için birlikte hareket etti. Bu minvalde bu parti hakkında kapatma davası açıldı, Kürtlerin hak ve özgürlüklerine dair neredeyse her eylem ve söz suç unsuru olarak iddianamelere dönüştürüldü. Bu kapsamda, açık kaynaklarda yer aldığı biçimiyle, HDP’nin ilgili organları tarafından açıklandığına göre, örneğin 2020 itibarıyla, 16 bin 490 kişi gözaltına alındı, 3 bin 695 kişi tutuklandı. Yine 13 milletvekilinin vekilliği düşürülmüştü, 17 belediye başkanı ve 7 milletvekili hapisteydi (2020 itibarıyla tutuklu olanlar bunlar), 48 belediyeye kayyum atanmıştı. (Bunlar 2019’da seçilen belediyelerdi, ondan önceki dönemde de aynı şey yapılmıştı.)  Bu veriler 2020 itibarıyla böyleydi, bugüne kadar çok daha fazlası söz konusudur. 

Elbette Kürtlerin varlığından ve haklarından söz edenlerin tamamı, Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne adları değişmişse de, aslında aynı kuruluş mantığıyla hareket eden özel yetkilere sahip mahkemelerde yargılanageldi. Bir dönem Anayasa Mahkemesi raportörü olan Osman Can’ın “politik tercihi hukuki yollarla kurmanın yolu” olarak tarif ettiği bu mahkemelerin Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden varlığına ilişkin şu tespitleri dikkate değerdir: 

“Süreklilik bu mahkemelerin varlığı ya da yokluğuyla ilgili değil. Başka bir yerde süreklilik işliyor. Türkiye’nin yüzyıllık anayasal düzeni, onun ideolojik tercihlerinde süreklilik devam ediyor. ÖYM’nin [Öze Yetkili Mahkemelerin] görev tanımına baktığımızda ‘anayasal düzene karşı suçlar’ var. Nedir bu suçlar? Dersim’de Seyit Rıza’nın idamına yol açan şey neyse bugün hâlâ geçerli. ÖYM’leri kaldırsanız da bu anayasal düzen sürdüğü sürece normal mahkemeler de aynı işi görmeye, biz de kendimizi kandırmaya devam ederiz… Yüzyıllık politik tercihler yerinde duracaksa, devletin bölünmez bütünlüğü üzerinden Kürt muhalefetinin yok edilmesi tablosu değişmeyecektir.” (Örer 2012)

Öteden beri süregeldiği üzere, insanı ve haklarını merkeze alan yargı yerine adalet terazisinde her daim devletin bekasını, ebedi varlığını ve haklarını gözeten, yurttaşlara ise buna uyma ve itaat etme yükümlülüğünü müeyyidelerle hatırlatan devletçi-milliyetçi-Türkçü bir hukukî düzen söz konusu olmuştur. 

Bu vesileyle Mithat Sancar ve Suavi Aydın’ın 2009 tarihli bir araştırma raporundan da söz etmek isterim. Sancar ve Aydın’ın toplumun yargı algısı konusunda hazırladıkları rapor, devletçi hukuk ve yargı düzeninin çarpıcı bir sunumunu yapıyor. Çok sayıda yurttaşın yanı sıra yargıç ve savcılarla da yapılan görüşmelerin ardından hazırlanan raporda yargı-devlet özdeşliğinin yaygın bir anlayış olarak varlığını koruduğu belirtiliyor. “Yargının devletçi olduğu” anlayışının özellikle savcı ve yargıçlarca dillendirildiğine dikkat çekilen raporda, “‘Kuvvetler ayrılığı’ ya da yargı bağımsızlığı bilinci ve inandırıcılığı olmadığı sonucu ortaya çıkmıştır” tespiti yapılıyor. Çünkü ‘yargı, devletin bütünlüğü içinde görülmekte”dir (Sancar, Aydın 2009:8). 

Özellikle Kürtlere yönelik siyasi tercihleri hukukî yollarla yeniden kurmanın aracı olan yargı organları ve süreçleri, nihayetinde, şimdiye kadar aktardığım bütün örneklerin açıklıkla gösterdiği üzere, Türk devleti nezdinde “yargı bağımsızlığı” söyleminin nasıl bir büyük yalandan ibaret olduğunu da ortaya koyuyor. Esasında bu büyük yalan daha devletin kuruluş aşamasında, en tepedeki kişi tarafından gayet net biçimde itiraf edilmişti ve bugüne kadar olan biten de bundan ibarettir. Mustafa Kemal’den ve onun yargı bağımsızlığı hakkındaki görüşlerinden söz ediyorum. 

Tarihçi Ayşe Hür, sosyal medya hesabında (X’te) Mustafa Kemal’in henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken 1 Aralık 1921’deki Meclis oturumunda, Bakanlar Kurulu’nun görev ve yetkilerine dair kanun teklifi görüşülürken “kuvvetler ayrılığı” ilkesine dair hem bilinçli bir çarpıtmada bulunduğunu hem de böylece aslında bu ilkenin gereksizliğini dile getirdiğini aktarmıştı. Mustafa Kemal, en naif ifadeyle çarpıtmayı, daha da doğrusu bilinçli bir yalanı Fransız düşünür J. J. Rousseau’ya ait olduğunu iddia ettiği sözlerle yapmıştı. Mustafa Kemal, kuvvetler ayrılığı ilkesinin “mecnun” ve “cinnet durumunda” iken Rousseau tarafından ortaya atıldığını ileri sürmüştü. Oysa bu ilke Rousseau’ya değil, Montesquieu’ye aitti ve Ayşe Hür’e göre, M. Kemal bunu gayet iyi biliyordu. Buna rağmen mecnun diyerek Rousseau’ya mal etmek ve ardından bu ilkenin gereksizliğini savunmak daha kolay oluyordu, zira M. Kemal “Montesquieu’nün saygın kişiliğine laf edemeyeceği için, ilkeyi bazı kişisel zaafları olan Rousseau’ya atfetme yoluna gitmiştir.” 

Böyle bir çarpıtmadan hareketle Mustafa Kemal, şöyle demişti:

“Hakikatte efendiler, tabiatta efendiler, alemde efendiler, taksim-i kuvva (kuvvetler ayrılığı) yoktur! Taksim-i kuvva ideal bir çözüm değil, hükümdarları müstebit (baskıcı) iktidarların etkisini hafifletmek için bulunmuş bir çare, bir ehven-i şerdir.”

Ayşe Hür’ün aktardığı biçimiyle esasında “Rousseau veya Montesquieu’ye hiç ihtiyacı olmadığını gayet açıkça” gösteren Mustafa Kemal, konuşmasının şöyle bitirmişti: 

“Fakat ne yapalım ki [önerdiğimiz rejim] demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş. Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz. Çünkü, biz bize benziyoruz, efendiler!”

Durum bundan ibaret… Türk hukuku da, siyaseti de bu aklın ürünü; kutsanmış Türklük ideolojinin üretilmesi, sürdürülmesi ve baki kılınması için her yanıyla tek olan bir kuvvet söz konusu ve bu hala da iş başında… 

 

Kaynakça 

Alp, Ruken, Yarkın, Güllistan ile (2015). Ölülerimize Olan Borucumuz: Devletle Hesaplaşmak. İstanbul: Toplum ve Kuram. Sayı: 10

Anter, Musa (1991). Hatıralarım (1. Cilt). İstanbul: Yön Yayıncılık

Anter, Musa (2011). Ülke ve Gündem Yazıları. Diyarbakır: Aram Yayınları

Arslan, Ruşen (2020). “Ömrü Kısa Etkisi Büyük Kürt Örgütlenmesi Devrimci Doğu Kültür Ocakları / DDKO. İstanbul: İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları

Aybars, Ergün (1998). İstiklal Mahkemeleri, Cilt 1-2, 1920-1927. İzmir: Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları

Aydınkaya, Fırat (2021). Aysel Tuğluk, Bekir Kaya ve Beyaz Adamın Hukuku. https://www.nupel.tv/firat-aydinkaya-aysel-tugluk-bekir-kaya-ve-beyaz-adamin-hukuku-199917.html 

Bayır, Derya (2017). Türk Hukukunda Azınlıklar ve Milliyetçilik. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Bozarslan, M. Emin (Haz.) (1985). Jîn – Cild I / Kovara Kurdî-Tirkî / Kürdçe-Türkçe Dergi 1918-1919. Upsala: Weşanxana Deng

Dündar, Can, Akar, Rıdvan (2010). Ecevit ve Gizli Arşivi. Ankara: İmge Kitabevi Yayınları

Dündar, Can, Akar, Rıdvan (2008).’Doğu’da Devlet Yok, Apocular Örgütleniyor’ https://www.milliyet.com.tr/gundem/doguda-devlet-yok-apocular-orgutleniyor-253431 Erişim Tarihi: 30.05.2022

Fırat, Nuri, Yıldız, Yılmaz (2017). Kürt Hareketinin Hapishane Kronolojisi. https://bianet.org/bianet/siyaset/185454-kurt-hareketlerinin-hapishane-kronolojisi Erişim Tarihi: 10.06.2022

Kotan, Mümtaz (2007). Tarihin Karartılması Eylemi Üzerine Somut Bir Örnek: DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları). İstanbul: Kovara Bîr, Sayı: 6 

Kutlu, Hakan (2007). Şark İstiklal Mahkemesinde 1925-1927 Döneminde Takrir-i Sükun Kanununun Uygulanması. Malatya: İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi

Örer, Ayça (2012). Bu Anayasal Düzende Muhalefet Erdemdir. http://www.radikal.com.tr/politika/bu-anayasal-duzende-muhalefet-erdemdir-1092790/ Erişim Tarihi: 10.06.2022

Örgeevren, Ahmet Süreyya (2002). Şeyh Sait İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi. İstanbul: Temel Yayınları

Sancar, Mithat, Aydın, Suavi (2009). “Biraz Adil, Biraz Değil…” Demokratikleşme Sürecinde Toplumun Yargı Algısı. İstanbul: TESEV Yayınları

Ulugana, Sedat (2021). ‘Zilan Katliamı’: Kürt Jenosidinin Doksan Birinci Yılı. https://yeniyasamgazetesi3.com/zilan-katliami-kurt-jenosidinin-doksan-birinci-yili/

Yıldız, Osman (2012). “Bu Ülkenin Sanığı, Mahkumu ve Davacısı…”. İstanbul: Özgür Gündem, 20.09.2012.

İlginizi çekebilir