Nuri Fırat: Türkiye’nin Kürt Tarihi – 7

Devletin Ezberine Çomak Sokan Sarı Hoca 

“Müslüman olmayan azınlıklara oranla [Türkiye’de] daha çok olan Kürt Halkı çeşitli ulusal baskılar karşısında … insan haklarından yararlanamamış, Kürt Dili, Kürt Edebiyatı gibi konular üzerinde duranlar ‘Kürtçülük’ propagandası yapmakla suçlanmış, yargılanmış, mahkûm edilmiş ve eziyet görmüşlerdir. … Örneğin Kürt Edebiyatının en ünlü eserlerinden biri olan Mem ü Zin adlı kitap daha basılmadan toplatılmakta ve satışına engel olunmakta, buna karşılık Kürt çocuklarına Türk dili ve edebiyatı öğretilmektedir. Bir insanın kendi dili ve edebiyatını öğrenmesi, öğretmesi ve araştırması yasaklanıyor, yalnız başka bir ulusun dilini ve edebiyatını öğrenmeye zorlanıyor. … Böyle bir tutarsızlığa gerekçe uydurmak için de daima Kürtlerin bağımsız bir dil ve kültüre sahip olmadıkları, Kürtlerin aslında Türk oldukları ileri sürülmeye çalışılmıştır. Hiçbir bilimsel temele dayanmayan bu görüş ve iddiaların hedefi ırkçılığa dönük politikaların meşrulaştırılmasından başka bir şey değildir. Öte yandan dil bakımından asimilasyonun ulusal baskının özel bir biçimi olduğu açıktır.” (Beşikçi 1970:398-399-400. Yazım hataları korunmuştur.)

“‘Doğu Sorunu’nu, yalnız ekonomik açıdan ‘ilerilik’ ve ‘gerilik’ sorunu olarak ele almak yanlış bir tutumdur. ‘Doğu Sorunu’nun, aynı zamanda etnik bir sorun olduğunu artık gözden uzak tutmamak gerekir. Çünkü ‘geri kalmışlık’ ve ‘yoksulluk’ sadece Doğu Anadolu’nun değil, tüm Türkiye’nin sorunudur. Örneğin, Orta Anadolu veya Batı Anadolu’da da, Doğu Anadolu’daki gibi geri kalmış köyler ve yoksul halk yığınları vardır. Fakat bugün Türkiye’de Doğu Anadolu ölçüsünde bir Orta Anadolu, bir Batı Anadolu sorunu yoktur. O halde, bölgeler arası ekonomik, toplumsal ve etnik farklılaşma söz konusu olduğu zaman, en somut şey Doğu Anadolu ile Batı Anadolu arasında görülen ekonomik, toplum ve kültürel dengesizlik ve buna bağlı olarak etnik farklılaşmadır. Bu farklılaşma ve dengesizliklerin Doğu Anadolu aleyhine bozulmasıdır ki, ortaya bir ‘Doğu Sorunu’ çıkarmaktadır.” (Beşikçi 1970:15. Yazım hataları korunmuştur.)

“Türkiye’deki sivil asker aydın kesim artık Kürtlere karşı olumlu bir politika izlememektedir. Mümkün olduğu kadar, Kürtlerin varlığının inkâra kalkışıldığı bir gerçek olduğu gibi, Kürtlerin Kürt oldukları için horlandıkları da bir gerçektir. Bütün bu süreç içinde Üniversite somut koşulların bilimsel analizini yapacağı yerde, siyasi iktidar tarafından tayin edilen ideolojilere uydurma gerekçeler hazırlamaya çalışmış ve bu davranışın adına da yine aynı çevrelerce bilim denilmiştir.” (Beşikçi 1970:345. Yazım hataları korunmuştur.)

Bu tespitler veya görüşler Sosyolog İsmail Beşikçi’ye aitti ve bunları Beşikçi’nin 1960’ların ikinci yarısında Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyesi iken yazdığı doktora tezinden alıntıladım. “Doğu Anadolu’nun Düzeni” başlığıyla kitap olarak ilk baskısı 1969’da yapılan bu doktora tezinde İsmail Beşikçi, Türkiye’de hiç de alışık olunmayan bir şekilde Kürt meselesine esaslı bir giriş yapıyordu. Beşikçi’nin başına ne geldiyse de bu doktora tezinden sonra geldi. 

Beşikçi, zaten Kürtlere yasak olan ve fakat Türk aydını, gazetecisi veya akademisyeni için de tabu sayılan bir konuya el atmıştı. Yıllarca yok sayılmış, görmezden gelinmiş veya sadece rejimin dikte ettiği söylem çerçevesinde konuşulmaya devam edilen bir mesele hakkında İsmail Beşikçi, bambaşka bir çerçeve sunuyordu ve olup biteni tam da olması gerektiği gibi tanımlayıp analiz ediyordu. Bu mesele, o zamanlarda “Doğu Sorunu” demişse de, çok değil birkaç yıl sonrasında ifade etmeye başladığı biçimiyle Kürt meselesiydi. 

İsmail Beşikçi, bir tabuyu yıkmanın bedelini ağır ödedi elbette, 17 yılı aşkın süre hapis yattı ve bu başlı başına büyük bir olay. Bu açıdan bakıldığında, tartışmasız, Beşikçi dünya entelektüel camiası açısından saygın bir yere sahiptir. Pek çok kişi örneğin Fransa’nın Cezayir’deki sömürgecilik faaliyetlerine karşı ses çıkaran J. P. Sartre ile kıyaslamışsa da, bana göre ödediği bedel göz önüne getirildiğinde Beşikçi çok daha fazlasıydı; o Kürt davasında yakılan Giordano Bruno idi. 

Devlet yerleşik olan veya yerleşik hale getirmeye çalıştığı tabularını yerle bir eden Beşikçi’yi üniversiteden atmakla kalmamıştı; söylediklerinin bedelini ağır biçimde ödetmek istemişti, bir bakıma ödetmişti de. Ancak burada önemli olan, kelimenin gerçek anlamıyla bir aydın olan Beşikçi’nin Kürtlere dair görüşlerinden geri adım atmamasıydı. Aksine yıllar geçtikçe tabuları tek tek yıkmakla kalmadı; bugün Kürt meselesiyle ilgili konuşabildiğimiz, tartışabildiğimiz pek çok başlıkta ilk referans olarak da tarihe geçti. 

Bir Türk olarak “Kürtleşerek” hakikatleri aktarma becerisiyle aydın sorumluluğunu yerine getirebilmiş nadir örneklerin başında gelen Beşikçi’ye dair bu genel hususları aktardıktan sonra, devletle “kapışmasına” dair bir anlatıya geçelim… 

Bir önceki yazıda Devrimci Doğu Kültür Ocakları davasından ve bu davada yargılanan Kürt sanıkların karşılaştığı rezaletten söz etmiştim. Aynı dönemlerde Kürtlerle ilgili görüşleri dolayısıyla tutuklu bulunan Beşikçi de benzer bir durum ve hatta benzerlerini yaşadı. Bir sonraki yazıda kısmen tekrar bahsedeceğim üzere DDKO davaları devam ederken aynı dönemlerde kendisi de hapiste olan Beşikçi’nin bir davasına bakalım. 

Askeri Yargıtay 3. Dairesi, 1973’te Sosyolog İsmail Beşikçi hakkında yerel sıkıyönetim mahkemesinin, daha doğrusu DDKO yargılamalarını da yapan Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Nolu Askeri Mahkemesi’nin verdiği mahkûmiyet kararını onamıştı (Esas No 1973/18 ve Karar No 1973/40). Onama gerekçesinde, Beşikçi’nin kitap, makale ve konuşmalarında ileri sürdüğü gibi Kürtlerin ayrı bir millet olarak var olmadığı ve esasında Türk olduğu yönündeki resmî görüş tekrarlanırken, bu iddia için referans gösterilen isimlerden biri yine İttihatçıların gerçekte olmayan yazarı Dr. Friç olmuştu, bir önceki yazıda kısmen bu konudan bahsetmiştim. 

Öncelikle hukuk tarihi açısından bir ibret numunesi olan, ama aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin karakterini de gayet iyi ortaya koyan bu gerekçeli karar metninde, hukuk, devlet ve millet konusundaki şu görüşlere dikkatinizi çekmek isterim: 

“Kamu hukuku mevzuunu teşkil eden ve yirminci yüzyılda insan topluluğuna ait en büyük bir içtimai teşekkül devlettir. Devletin yapıcı unsuru ise millettir. 

“Bütün dünya milletlerinin müşterek görüşlerini teşkil eden mevzuatlarında, devletin ebedi olması icap ettiği fikri, bir temel prensip, bir temel görüş olarak kabul edilmiştir. 

“Türk devletinin de yapıcı unsuru Türk milletidir. Türk devletinin korunması için Türk milliyetçiliğinin himayesi şarttır. İşte kanun koyucu, devletin unsuru olan ‘Millet’ mefhumunu, aynı zamanda muayyen bir duyguyu da ifade eden manasında kabul etmiş ve ‘Milliyetçilik’ fikriyatını himaye etmek istemiştir. 

“Kanunun korumak istediği ‘Türk Milliyetçiliği’ kafatasına, renge, dile ve yaşanılan bölgeye göre organik ve biyolojik bir ırkçılık olmayıp, her türlü ferdi ve partici ifratlardan uzak, megalomanlığa ve şovenliğe gitmeyen fakat devletin çalışabilmesi ve müşterek hayatı idame edebilmesi için vatandaşlardan beklediği itimat unsurunu ifade eden bir histir. Yani psikolojik ırkçılıktır.” (Beşikçi 1992:112)

Türk yargısının öteden beri adalet terazisini hep devletten yana kolladığını ve kanunların da bu maksatla işlevsel olduğunu bu denli sarih biçimde ortaya koyması bakımından bir örnek oluşturan Askeri Yargıtay’ın bu gerekçeli kararında, milliyetçilik mefhumu hiçbir taştırmaya mahal bırakılmayacak biçimde savunuluyor. Öte yandan bu gerekçeli karar açıklandığında daha 50 yaşında olan Cumhuriyetin çok da uzak olmayan geçmişinde kafatasçılığın da belirleyici bir kriter olduğu milliyetçiliğin yeniden yorumlandığı, biyolojik ırkçılıkla araya mesafe konulmaya çalışıldığı ve böylece “yeni”, “ilerici”  ve daha “medeni” bir yoruma başvurulduğu anlaşılıyor. Ancak hemen akabinde biyolojik türü kötüyse de ırkçılığın tamamen terk edilmesinin söz konusu olmadığı da, Türk milliyetçiliğinin farklı bir yorumuyla hatırlatılıyor: “Psikolojik ırkçılık.”

Askeri Yargıtay, gerekçeli kararındaki bu yorumun dayanaklarını anayasal bazı hatırlatmalarla şöyle izah ediyordu: 

“Nitekim, Anayasa’nın 54üncü maddesinde (Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür), 3üncü maddesinde (Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür), 4üncü maddesinde (Egemenlik kayıtsız şartsız Türk milletinindir… Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz) 12inci maddesinde (Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşüncesi, felsefi inanç din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir) hükümleri getirilmiştir. Kanunun koyucunun himaye etmek istediği milli duygu bunlardır.” (Beşikçi, 1992:112 İmla ve yazım hataları korunmuştur.)

Türk milletinin egemenliği vurgulu biçimde 1961 anayasasının ilgili maddeleri ile birlikte hatırlatıldıktan sonra, herkesin eşitliğinin vurgulanması ve ayrımcılığın söz konusu olmadığının ileri sürülmesi elbette sadece bu gerekçeli karar metnini kaleme alanlara özgü değildir; bu ironik söylem devletin bütün kademelerinde görev yapanların bir ezberidir. 

Gerekçeli kararda Lozan Antlaşması hatırlatması da yapılarak, sadece “bir kısım gayri müslimlere azınlık hakları[nın] tanınmış” olduğu, buna karşın “menşeleri ne olursa olsun diğer gruplar[ın] asli unsur kabul” edildikleri savunuluyordu: 

“Halen bütün Türk vatandaşlarının her türlü hak ve hürriyetleri demokratik düzen ve modern anayasamızın teminatı altında olup, Türk, Kürt, Çerkez, Pomak vs. herhangi bir ayırım yapılmamıştır.

“Bu nedenlerle her Türk vatandaşı kanun önünde eşittir. Kamu hizmetlerinden yararlanmada, bu hizmetlere alınmada, seçme ve seçilmede eşitlik sağlanmıştır.” (Beşikçi 1992:112-113)

Bütün bu “asli unsurların” isimleriyle zikredilmiş olması ve eşitlik ilkesi gereğince haklarının teminat altında olduğunun belirtilmesi, bir anlığına her türlü ırkçılıktan uzak milliyetçilikle ilgisi bulunmayan demokratik vatandaşlık esaslarına göre şekillenmiş hukuk devletinin varlığına işaret edildiği izlenimini uyandırabilir. Ancak aceleye gerek yok, zira devamında “asli unsurların” konumu hemen hatırlatılıyor, şöyle: 

“Bütün bu grupların Türk milliyetçiliği şuuru ile bir birlerine bağlı olması, tarihi, sosyolojik amillerle bir araya gelmiş, kaynaşmış etnik, ruhi, müştak, mürekkep ve mütecanis bir toplum teşkil etmesi lazım gelmektedir.” (Beşikçi 1992:113)

Bu şekilde, anlaşılacağı üzere, şayet isimleri zikredilen etnik gruplar Türk milliyetçiliği şuuru ile hareket ederlerse, sözü edilen eşitlikten veya sözüm ona haklardan faydalanabilecekleri belirtiliyordu. 

Kürtlerin Türk olmadığı, hakları gasp edilmiş ayrı bir millet olduğu tezinde ısrar eden İsmail Beşikçi ise, Askeri Yargıtay’ın gerekçeli kararında Türk milliyetçiliği için tarif edilen ve haliyle kabul edilen “psikolojik ırkçılık” haricinde kötücül anlamlar yüklenen ırkçılıkla suçlanıyordu. Yani Türk devleti “psikolojik ırkçılık yapıyor, bu iyidir”, ama Beşikçi “ırkçılık yapıyor, bu kötüdür” deniyordu. Nitekim Beşikçi hakkındaki bu yargılamanın da bir kez daha gösterdiği gibi, “aksi hareket ve davranışlar ve bu davranışların önerilmesi[nin] müeyyideye” bağlandığı ve ırkçılık olduğu vurgulanıyordu ve sonra sıra “asli unsurlardan” olan Kürtlerin gerçekte kim olduğunun açıklanmasına geliyordu. Ama öncesinde Beşikçi’nin Kürtlerle ilgili iddialarının maksadı şöyle ortaya konuluyordu gerekçeli kararda: 

“Bugün için Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bir kısım bölgelerinin, Batı Anadolu’nun bazı yerlerine nispetle geri kaldığı ve bu bölgeler arasında bir dengesizlik olduğu kabul edilebilir. 

“Ancak; Bunun nedenlerini etnik sebeplerle değil, tarihi, coğrafi ve ekonomik sebeplerde aramak icap eder.

“Kaldı ki; bu halin Türkiye’ye mahsup bulunmadığı, birçok memleketlerde ve meselâ İtalya’nın kuzey ile güney bölgesi arasında da mevcut olduğu ve bölgesel ve ekonomik bazı tedbirler alınmak suretiyle giderilmesine çalışıldığı bilinen bir keyfiyettir.

“Ancak; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun geri kalmışlığının etnik sebepten ileri geldiği, bir Kürt sorununun var olduğu, Doğulu vatandaşlara yabancı gözü ile bakıldığı, zulüm ve işkence edildiği, kanunların tam ve doğru uygulanmadığı iddiaları, bunlardan fayda ummanların kasten yaratmak istedikleri gerçek dışı davranışlardır.” (Beşikçi 1992:113. Yazım ve imla hataları korunmuştur.)

Askeri Yargıtay’ın Beşikçi hakkındaki iddiaları böyleydi ve burada bir durup, İsmail Beşikçi’nin, bu düşüncelerinden nasıl bir “fayda” ummuş olabileceği üzerine düşünmek gerekiyor. Zira 8 kez hapse girip çıkan, 17 yıldan fazla hapis yatan, yazdığı 36 kitaptan 32’si hakkında yasak kararı verilen İsmail Beşikçi, 1999’da yapılan yasal düzenlemelerin ardından tahliye edildiğinde hakkında verilmiş 100 yıl hapis cezası bulunuyordu. Hakikaten de Beşikçi bu durumdan büyük fayda sağlamış! (Bununla birlikte Beşikçi’nin “fayda ummanlar” konusundaki aksi düşüncesini de hatırlamak gerekir. Beşikçi’ye göre, Kürtlerin Türklüğünü savunanlar, hatta Türk Tarih Tezi’ne uygun biçimde neredeyse bütün milletlerin ve medeniyetlerin Turan kökenli olduğunu ileri sürenler, bol keseden profesörlük gibi unvanlarla ödüllendirilmiş, hatta bunların önemli bir kısmı örneğin milletvekilliğine seçilmiştir. Bkz. Beşikçi 1992)

Bu notu düştükten sonra, Askeri Yargıtay’ın Beşikçi hakkındaki mahkûmiyet kararının gerekçesinde Kürtlerin kökenine ilişkin açıklamaya bakılabilir, buraya lütfen dikkat edin, daha önce de bahsettiğim birçok hususla ilginç çakışmalar söz konusu, şöyle deniyordu:

Lord Curzon bir eserinde ve Şükrü Mehmet’in Question Kurde adlı kitabında Kürtlerin Turani olduğunu yazmıştır. Binbaşı Burhan Özkök (Devrim İsyanları) adlı kitabında (Dr. Friç, Dr. Deyç ve Hard gibi ilim adamlarının tetkik ve itirafları ile teyit olunduğu gibi Kürtlerin Türk kökenine mensup olduklarının tarihi bir hakikat olduğunu) kaydetmiştir. Öğretmen M. Şerif FIRAT (Doğu İlleri ve Varto Tarihi) isimli kitabında Kürtlerin Türk olduğunu açıklamış ve nedenlerini detayları ile izah etmiştir. Bu bakımdan Türkçe ve Farsça’nın karışımından meydana gelen ve bu sebeple Türk dili ile lehçe farkı bulunan ve Kürtçe isimlendirilen bir lisanın konuşulması, onu konuşanların Kürt olduğunu göstermez. Nitekim Dr. Friç, Petersburg Akademisi tarafından neşredilen lügattan derlediği 8307 Kürtçe kelimeden 3080’inin Türk ve 2640 nın Fars dil şubelerine ait olduğunu belirtmiştir.” (Yazım ve imla hataları korunmuştur.)

Eminim dikkatinizi çekmiştir, bir paragrafta en az dört tane kocaman resmi yalan sıralanmış durumda. Dr. Friç ile ilgili kısmı zaten DDKO davası vesilesiyle önceki yazıda anlattım. Diğerlerine de aslında daha önce değinmiştim. Şimdi Askeri Yargıtay’ın gerekçeli kararından bir kısmı daha aktarmaya devam edeyim, şöyle deniyordu:

“Tanık Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde Dr. Asistan Hüseyin Ayan da bu hususları teyid eder görüşlerini sanığa anlatmaya çalıştığını fakat kabul ettiremediğini söylemiştir. (D. 2. Sh. 252/20) Bütün bunlara rağmen ve bölüm başkanı Doçent Dr. Orhan TÜRKDOĞAN tarafından Hans Freyer’in Sosyolojiye Giriş kitabını takip etmesi söylendiği halde sanık İsmail BEŞİKÇİ’nin sosyoloji dersi verirken, sosyolojinin temel bilgilerini anlatmadan ve hiçbir metne bağlanmadan Doğu Anadolu’nun sosyal yapısını ve göçebe aşiretleri izah ederken ders konusu dışına çıkıp; ‘Doğu Anadolu’da etnik bir grubun bulunduğunu, bunların Türk olmadığını, Kürt olarak tanındığını Türklerden ayrı bir ırk olduğunu, milli gelirden gereği gibi istifade edemediklerini, iktisadi yönden bağımsız olmaları ve azınlık haklarının tanınması lazım geldiğini, bunların bugün olmaz ise yarın kendilerini hissettireceğini söylemiş ve Doğu’da Kürt halkı bulunduğunu, ayrı bir Kürt devleti kurmaları gereğini Doğulu öğrenciler aracılığı ile yaymak suretiyle Türk-Kürt ayrımı yaparak yukarıda niteliği açıklanan milli duyguları yok etmek ve zayıflatmak için faaliyet gösterdiği, Erzurum’da Kürtçü talebeleri teşkilatlandırmak için büyük gayret gösteren asistan İyonna Kiçuradi ile beraber önce toplantılar yaparak öğrencileri Kürtçülük konusunda eğittiği…” vesaire… (Beşikçi 1992:113-114. Vurgular, imla ve yazım hataları korunmuştur.)

Böyle devam ediyor… Anlaşılacağı üzere Askeri Yargıtay, hakkındaki hapis cezasını onamakla kalmamış, Beşikçi’nin nasıl bir eğitim vermesi ve ne tür kaynaklara başvurması gerektiğini de dikte etmeye kalkışmış, ancak ihtarlara rağmen yola gelmediği için de cezalandırılmasını uygun bulmuştu. Beşikçi, Askeri Yargıtay’ın Kürtlerin Türk olduğuna dair kaynaklarını elbette dikkate almamış, aksine kararın düzeltilmesi için yaptığı başvuruda bu iddialara, şöyle yanıt vermişti: 

“Doğu Anadolu’da dili-tarihi-kültürü ve sosyo-ekonomik yapısı Türk halkından ayrı fakat Anayasal demokratik hakları yani toplum olma özellikleri, ırkçı ve şoven iktidarlar tarafından gasp edilmiş bir Kürt halkı vardır. Askeri Yargıtay, hüküm mahkemesinin bu konudaki son derece çirkin, insan haklarına ve insanlık haysiyetine aykırı ‘yalanını’ onaylayarak, sözü geçen gayri ciddi, gülünç hukukun ve adaletin bünyesinde onarılmaz yaralar açan tutumuna bizzat iştirak etmiştir.” (Beşikçi 1992:152-153)

Beşikçi’nin manifesto niteliğindeki olağanüstü yanıtı da bu şekildeydi… Askeri Yargıtay’ın zikrettiği kaynaklara bakıldığında, Beşkiçi’nin “çirkin”, “gayri ciddi”, “gülünç” ve “insanlık haysiyetine aykırı” olarak nitelediği Kürtlerin Türk olduğuna ilişkin “yalan”ın mahiyeti bir nebze anlaşılacaktır. Daha doğrusu biraz önce bir paragrafta sıralandığını belirttiğim kocaman yalanlar… 

Temel referanslardan M. Şerif Fırat, Mehmet Şükrü Sekban ve Dr. Friç’i şimdilik bir kenara bırakalım, ki önceki yazılarda bunlardan söz etmiştim, sonraki bazı yazılarda da ayrıca söz edeceğim. Bu isimleri karıştırmadan, sadece Lord Curzon’la ilgili iddiaya bakalım, ki bu başlı başına her şeyi anlatmaya yeter. İsmet İnönü’nün Lozan görüşmeleri sırasında sarf ettiği sözler vesilesiyle önceki yazılarda birkaç kez dikkat çektiğim üzere, Askeri Yargıtay’ın iddia ettiği gibi, Lord Curzon’un Kürtlerin Turani kökenlerine ilişkin herhangi bir eseri de, iddiası da yoktur. Aksine Curzon, bu konuyla ilgili Lozan görüşmeleri esnasında oldukça net konuşmuştur. Curzon, alaycı biçimde, İsmet İnönü’ye, Kürtlerin Türk olduğunun tarihte ilk kez keşfedenin Türk delegasyonu olduğu yanıtını vermiş ve eklemişti: 

“İsmet Paşa notlarından birinde onların [Kürtlerin] Turan kökenli olduklarını söyleyip bir kaynağa atıf yaptı, ancak bu görüş bu alandaki otoriteler tarafından, ve hatta gerçekte bildiğim kadarıyla başka herhangi biri tarafından paylaşılan bir görüş değildir.” (Bayır 2017:131-132; Ayrıca Göldaş 2009:106-112)

Rejimin bekçiliğine soyunan Askeri Yargıtay, koskoca devletin kurucu isminin, yani İsmet İnönü’nün Lozan’da ne dediğini, İngiliz temsilci Curzon’un ise ona ne karşılık verdiğini bile bilmeden kulaktan dolma iddialarla veya kasten yalana başvurarak Beşikçi’ye verilen hapis cezasını onuyordu. Türk yargısının rezil halinin açık bir örneği daha… 

Beşikçi’nin dikkat çektiği üzere, Askeri Yargıtay’ın gerekçeli karar metninde Kürtlerin Turan kökenine dair ileri sürülen iddialar, yerel sıkıyönetim mahkemesi tarafından da dillendirilmişti. DDKO davalarına da bakan “Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Nolu Askeri Mahkemesi’nin 14 Ağustos 1972 tarihli kararında”, Beşikçi’nin “yargılama konusu yapılan fiillerinde özel önem verdiği KÜRT MESELESİ konusunu son soruşturmanın devamı boyunca elden” bırakmadığı ve “mahkemeyi adeta ‘Kürt toplumunun varlığı’ yönünde bir karar vermeye sevketme çabasında” bulunduğu belirtilmişti (Esas No: 1972/6. Karar No: 1972/34 sayılı). Bu “ büyük ithamdan” sonra Beşikçi’nin “Kürt toplumunun varlığı” ile ilgili iddialarına karşın, Askeri Yargıtay’ın zikrettiği kaynakların yanı sıra bu yazı dizisinde dikkat çekilen başka bazı kaynaklardan derlendiği anlaşılan iddialar sıralanmıştı. Özetle “tarihi, sosyolojik ve etnolojik bilgilerine nazaran” Kürtlerin Orta Asya’dan göç etmiş Türkler oldukları iddiasının savunulduğu Askeri Mahkemenin karar metninde, Dr. Friç’ten bazı sözcükler değiştirilerek alıntılanan şu bölüm dikkat çekicidir, Beşikçi’nin anlattığı biçimiyle aktarayım: 

“En son ilmi araştırmaların bile; kendilerine ‘Kürt’ diye isim bulunan topluluğun, Türk aslından gelme olduklarını saptadığı görülmektedir

“Filhaka bu araştırma [Dr. Friç’in araştırması kastedilmektedir] sonuçlarına göre; 

“Ön Asya’da yaşayan ve Türk asıllı bir kavim olan ve kendilerine Kürt diye isim konulan topluluğun menşei hakkında, daha çok Arap ve İran kaynaklarına dayanan efsanevi görüşler vardır. Bu hususta 4 tez ileri sürülmektedir:

Bu topluluğun:

1- Kardu, Haldi ve Gürcülerle ırki ilişkisi bulunan yerli bir ırk olduğu,

2- İrani asıldan geldiği,

3- Arap köküne dayandığı,

4- Orta Asya’dan göçmüş Turani bir boy teşkil ettiği.

Bu tezlerden en bilimsel ve gerçekliklere uygun görüşün ve kabulün sonuncusu olduğu ortaya konulmakta ve:

Bu topluluk, Doğu’dan Batı’ya doğru göç ederek yayılan Turani bir boydur…” (Beşikçi 2009:430-431. Vurgular, imla ve yazım hataları korunmuştur.)

Öncelikle bir “tesadüften” söz etmek isterim. Beşikçi’nin askerî savcılığın iddianamesinden aktardığı bu bölüm, General Kenan Esengin’in 1976’da yayımlanan “Kürtçülük Sorunu” başlıklı kitabında da (sayfa 19’da) neredeyse aynı biçimde yer alıyor. Bu durumda herhangi başka bir imada bulunmadan, en azından general ile askerî savcılığın olası bir işbirliğine işaret etmekle yetineyim. 

İddianameyle devam edecek olursam; Beşikçi davasında Kürtlerin kökenine ilişkin ileri sürülen “en bilimsel ve gerçekliklere uygun görüş”, “en son ilmi araştırmalar” ifadesiyle dayanaklı hale getirilmeye çalışılıyordu. Alıntı yapılan sahtekarlık ürünü Dr. Friç’in kitabında da aynı cümle şöyle geçiyordu: “İlmin son usul-ı tetkiki…” Ancak Friç’in bu ilimlere dair tek bir kaynağı bile yoktu, yani Kürtleri Türk ilan eden ve İttihatçılar tarafından yayınlanan bu ilk kitapta da aslında tek bir kaynak gösterilmiyordu. Bununla birlikte, özellikle Asur zamanındaki Turanî kavimlerden söz ederek, Kürtleri bu sözüm ona tarihsel izahla Türk ilan ettiği için, Dr. Friç’in kitabının da dayandığı bir kaynaktan söz etmek mümkündür. 

Belirttiğim gibi Dr. Friç, hiçbir kaynak gösterme gereği duymuyordu, ancak dikkat çektiğim iddia aslında söz konusu dönemde Encyclopedia Britannica’da, Henry Rawlinson adındaki bir İngiliz sömürge görevlisinin yazdığı “Kürdistan” maddesinde, sadece bir ihtimal olarak geçiyordu. Ki bu madde ansiklopedinin 1909-1911 edisyonu sonrasında çıkarılmıştı. Muhtemelen Dr. Friç adıyla kitap yazan İttihatçılar bu kaynaktan hareket etmişlerdi, ki 1918’de Halil Hayali Jîn dergisinde bu kitaptaki iddiaya öfkeyle karşılık verdiği yazısında, Dr. Friç adıyla yayınlanan bu kitabın İttihatçı Zekeriya Sertel tarafından yazıldığını belirtiyordu (Bozarslan 1985:206-207). Sertel Cumhuriyet sonrasının öne çıkan ve bugün de pek çok Türk tarafından adı saygıyla anılan bir gazeteci…  Ayrıca İsmet İnönü de 1923’te Lozan’da aynı kaynaktan, Encyclopedia Britannica’daki makaleden hareketle Kürtlerin Türklüğünü ileri sürmüştü. Anlaşılacağı üzere, hepsinin kaynağı ortaktı; Encylopedia Britannica’da yer alan bir paragraftaki sadece bir tahmin ve üstelik bu tahminin de hiçbir dayanağı yoktu, yani burada da hiçbir tarihsel-bilimsel kaynak falan gösterilmemişti… Sonraki yazılarda bu ansiklopedinin hikâyesinden detaylı söz edeceğim, şimdilik bunları belirtmekle yetineyim.

İsmail Beşikçi’ye dönersem; kendisi sadece Dr. Friç’in referans alındığı bu davada mahkûmiyet kararlarıyla karşılaşmamıştı, başka örnekleri de vardı. Örneğin Askeri Yargıtay ve Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nin aktardığım iddiaları 1992’de bu kez dönemin Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Nuh Mete Yüksel tarafından savunulmuştu. Ve bir not daha; aynı Nuh Mete Yüksel, 2001’de bu kez Kürtçe eğitim isteyen Hacettepe Üniversitesi öğrencileri hakkında dava açmış, yine Dr. Friç’in iddialarını sıralamış ve nihayetinde bu öğrenciler hapis cezalarına çarptırılmış ve bu mahkumiyet kararları da 2008’de bu kez “sivil” Yargıtay tarafından onanmıştı (Fırat 2015). Yani sahtekâr İttihatçı Dr. Friç’in hüküm sürdüğü Türk yargısı 1925’te ne idiyse, 1970’te, 1990’da ve 2000’li yıllarda da aynıydı. 

Şimdilik burada bir ara verelim; sonraki yazıda aynı konuya, Türk yargısının “yazdığı” Kürt tarihini anlatmaya devam edeceğim… 

Ancak bu yazıyı İsmail Beşikçi’nin bizzat anlattığı bir anısıyla bitirmek isterim, ki bu anı Beşikçi’nin Kürtler nezdinde oluşturduğu etkinin nasıl olduğunu ortaya koyması açısından önemlidir. Beşikçi şöyle anlatıyor: 

“Bir gün (1968 yılı şubat ayında) Diyarbakır’da bir kitapçı vitrini önünde kitaplara bakıyordum. Üniversite mezunu olan kitapçı benimle ilgilendi ve beni dükkânına çağırdı. Uzun süre çeşitli konularda konuştuk. Bu arada, söyleşimizde yayım hayatına da değindik. Ben, sözü Forum Dergisine getirdim. Çünkü, o tarihlerde ‘Doğu Mitinglerinin Analizi’ni yapan araştırmam ‘Doğu Sorunu: Şeyhlik, Ağılık’ başlığı altında Forum Dergisinde yayınlanıyordu. Kitapçı derginin satışı ile ilgili soruma ‘Dergi şimdiye kadar bir şey değildi ama şu sıralarda bir Kürt’ün araştırması yayınlandığı ilk sayı kısa zamanda kapışıldı.’ cevabını verdi. ‘Sözünü ettiğiniz Kürt kimdir?’ diye sorduğum soruya kitapçı ‘İsmail Beşikçi’ dedi ve belge olsun diye olacak, dergileri gösterdi. 

“Bunun üzerine kendimi tanıtarak ‘Bu yazıyı yazan benim, ama Kürt değil Türk’üm ve İskilipliyim’ dedim. İktisat Fakültesi mezunu olan kitapçı son derece şaşırdı ve benim sözlerime inanmadı. ‘Ya bu yazıyı yazan, yani İsmail Beşikçi sen değilsin veya İsmail Beşikçi Kürttür’ diye ısrar etti. Onu Kürt olmadığıma, ama yazıyı benim yazdığıma zor inandırabildim.” (Beşikçi 1970:421)

Kaynakça 

Bayır, Derya (2017). Türk Hukukunda Azınlıklar ve Milliyetçilik. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

Beşikçi, İsmail (1970). Doğu Anadolu’nun Düzeni / Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller. Ankara: e Yayınları

Beşikçi, İsmail (1992). Bilimsel Yöntem Üniversite Özerkliği ve Demokratik Toplum İlkeleri Açısından İsmail Beşikçi Davası V / Yargıtay’ın Onama Kararı ve Tashil-i Karar. Ankara: Yurt Kitap Yayın

Beşikçi, İsmail (2009). Resmi Tarih Tartışmaları – 6. İstanbul: Özgür Üniversite Yayınları

Bozarslan, M. Emin (Haz.) (1985). Jîn – Cild I / Kovara Kurdî-Tirkî / Kürdçe-Türkçe Dergi 1918-1919. Upsala: Weşanxana Deng

Doktor Friç (Muhariri) (2014). Kürdler / Tarihi ve İçtimai Tedkikat. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

Esengin, General Kenan (1976). Kürtçülük Sorunu. Ankara: Su Yayınları

Fırat, M. Şerif (1981). Doğu İlleri ve Varto Tarihi. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları

Fırat, Nuri (2015). Politikanın Kürtçesi. İstanbul: Everest Yayınları

Göldaş, İsmail (2009). Lozan / ‘Biz Türkler ve Kürtler’. İstanbul: Avesta Yayınları

Sekban, M. Şükrü (1979). Kürt Meselesi. Ankara: Kon Yayınları

İlginizi çekebilir