Mûsa Dojender: Stratejik denklemde dün Rovaja, bugün Kandil

Konumuzu meselenin başlangıcından alıp gelelim. İki kutuplu dünyanın bir tarafı olan SSCB 1990’da dağıldı ve ABD tek başına kaldı. Denge ve denklem bozulmuştu. Ortaya yeni bir durum çıkmıştı ve yeni durum yeni kararlılık gerektirirdi. Kararsızlık halinin uzun sürmesi ise siyasal ve jeo-stratejik dünyanın yasalarına aykırıydı.

Amerika, uzun bir çalışma serisi sonrası (tam olarak 8 yıl sürdü) dedi ki, “Eski nizam artık küresel ihtiyaçları karşılamıyor. Bu yüzden 20.yy’da kurulmuş bu düzeni değiştireceğim…” 

Bunun için başladı projeler geliştirmeye.

Konumuz Batı Asya ve Doğu Akdeniz olduğu için oraya odaklanacağız. Çünkü, “küresel nizam oluşturma” sadece Batı Asya’da degil, her kıtada değişiklikleri öngörüyor. Afrika’da ayrı planlar, Avrupa’da ayrı planlar, Güney Amerika’da ayrı planlar, Doğu Avrupa’da ve Kafkasya’da ayrı planlar, okyanuslar ve açık denizlerde ayrı planlar oluşturuldu. 

Her biri için ayrı ayrı alternatifli seçenekler de oluşturuldu. A planı olmazsa B, o olmazsa C planı vs. hazırlanarak adım adım projeler uygulamaya geçirilmeye başlandı.

Planların hayata geçirilmesi için öncelikli olarak engel oluşturma potansiyeli taşıyan, risk analizinde yüksek zarar verme kapasitesi olanlar tespit edildi. Plan uygulamaya başlanmadan önce yol temizliği yapılmalıydı. Önce bu tür işlerini yaptılar.

Kısa zamanda sonuç almak icin akıllıca bir stratejiydi bu. Ama uzun vadede karşısına ne tür sonuçlar doğuracağını kestirmek gerçek anlamda bilinmezliklerle doluydu. Büyük güç olunca ve büyük hesaplar yapınca ve bazen bazı ayrıntıları da gözardi edince gelecekte ne olacağını kestirmek zor oluyordu. Ne de olsa kelebek etkisi denen bir teori vardı ve hep dikkate alınmıştı.

Batı Asya’ya odaklanacağız dedik ya, peki Batı Asya’daki yol temizliğinde neler yapıldı?

Önce Abdullah Öcalan devre dışarı bırakıldı. Kenya’dan alınıp Türk devletine teslim edildi.

Filistin-İsrail meselesine el atıldı ve barış sağlanmak istendi.

Saddam’lı Irak’ın değişimi icin düğmeye basıldı.

Kıbrıs meselesini halletmek için BM liderliğinde görüşmelere başlandı.

Batı Asya’daki yol temizliği operasyonları bunlardı. Bu operasyon serisinin başlangıç tarihi ilginçti: 9 Ekim 1998’e denk getirilmişti. Bu tarih özellikle seçilmişti. Çünkü, 9 Ekim (1967 yılı) günü Che Guevara’nin öldürüldüğü gündü.

Bu gün önemliydi ve subliminal mesaj içeriyordu. Bu yüzden yol temizliği böyle bir güne (9 Ekim 1998) denk getirilerek ilgili olan her kişi ve kuruma mesaj verilmiş oluyordu.

Yol temizliğini başarıyla tamamlamışlardı ve artık projenin esasını uygulamaya gecebilirlerdi.

Projenin bu kısmında neler vardı peki? Neler amaçlanıyordi?

Herkesin bildiği gibi bu coğrafya enerji zenginiydi ve enerjinin hem kontrole alınması ve hem de o enerjinin uluslararası pazarlara salimen ulaşması amaçlanıyordu. Bunun için geliştirilen üç aşamalı plan şöyleydi:

İlk aşama; Suriye’nin doğusunda (daha sonra herkes orayı Rojavayê Kurdistan olarak gerçek ismiyle tanıyacaktır), Basra havzasında, sonradan Basra’ya Körfez ülkelerini de eklemek, Kerkük-Musul havzasında bulunan petrol ve gaz ile birleştirmek ve yeni bir enerji güzergahı belirlenerek Akdeniz’e taşınmasını sağlamak. Projenin ilk adımı buydu.

İkinci aşama; İran ile Hazar havzasındaki enerjiyi birleştirmek, onları da bu güzergaha monte etmek.

Üçüncü aşamada Orta Asya’daki enerji havzalarını ikinci havzayla birleştirip Akdeniz’e salimen ulaşmasını sağlamaktı.

Planın enerjiyle alakalı ana hatları bundan ibarettir.

Öngörülen üç aşamalı planı bir daha özetleyelim:

Kazakistan’dan başlayan ve Doğu Akdeniz’e (yer olarak da Lazkiye limanını öngörelim) uzanan bir transit enerji güzergahı düşünelim. Bu hatlara İran, Irak/Basra, Kerkük-Musul, Rojava, Körfez ülkelerinin petrol ve gazını da eklemleyerek muhteşem bir enerji güzergahı oluşturmak. Plan bundan ibaretti.

Ve bunun icin bildiğimiz ve tanıklığını yaptığımız süreçler başladı. İrak kontrole alınmıştı. Ara sıra arızalar baş gösterse de ciddi bir sıkıntı yoktu. Sıra Suriye’deydi. Suriye süreci başladı ama işler hemen sarpa sardı.

Kürdler beklenmedik ve hesaplanmadık bir şekilde kurulan bu denklemin tam da orta yerinde, yeni bir oyuncu olarak sahaya çok hızlı bir giriş yapmıştı. Kürdler bu planın bozulmasına sebep olabilirdi pekala. 

Ne yapılacaktı? Ya Kürdlerle anlaşma yoluna gidilecek ya da bu stratejik hesabı bozan güç olduğu icin yok edilmelerinde bir beis görülmeyecekti.

Amerika tam üç yıl boyunca Kürdleri izledi. Rojava’daki Kürdleri anlamaya çalıştı. Bu arada DAİŞ aralıksız saldırıyor ve Kürdler tavizsiz bir şekilde vatan topraklarını savunuyordu. Birçok toplantı, birçok gidiş gelişler sonrası anladı ki Kürdlerin derdi oyun bozuculuk değil, vatanlarını korumaktır. Bunu anladıkları zaman DAİŞ’in arkasındaki gücü de tanımlamış oldular ve 2014  yılı Ekim ayının 9. gününde ABD ile Rojava Kürdleri arasında bildiğimiz yeni bir sürecin başlamasına evrildi herşey.

Dikkatinizi çekmekte fayda görüyorum; yol temizliğinin başlangıç tarihi bir 9 Ekim gününde başlamıştı. O 9 Ekim 1998’e atıf yaparcasına yine bir 9 Ekim gününde (2014 yılı oluyor) bu kez müttefiklik anlaşması yapılıyordu.

Düşüncem o ki, ABD özeleştiri yapıyordu. 16 yıl önce yaptığının hata olduğunu anlamış, bu günü öngörememiş, yol temizliği adına Öcalan’ı Türk devletine teslim etmenin ne kadar yanlış ve isabetsiz bir karar olduğunu anlamıştı.

Konuyu dağıtmadan devam edelim; böylesi stratejik bir enerji güzergahı kimin işine gelmezdi? Bu yeni enerji güzergahı en çok kimi negatif olarak etkileyecekti? Ve etkileme nedeni ne olabilirdi? Öyle ya, petrol ve gaz üreticisi ülkeler zaten istedikleri yere petrol ve gaz satmıyorlar mıydı?

Arada detaylar vererek tekrar başa dönelim.

Amerika’nın petrol ve gaz ithalatına ihtiyacı yok. Kendi kaynakları gereğinden fazla ve ayrıca bu kalemleri ihraç eden ülke durumunda.

Küresel çapta en fazla ihtiyacı olanlar Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ve Çin, Hindistan başta olmak üzere geride kalan ülkelerin yüzde doksanından fazlası petrol ve gaz ithal etmek zorundadır.

Küresel çapta en fazla gaz ve petrol alımı yapan AB ülkeleridir. İki ana tedarikçi merkez (Rusya ve Körfez ülkeleri) Avrupa Birliği ülkelerinin ihtiyacını gideriyor.  Rusya’dan borularla AB ülkelerine gaz ve petrol tedariki yapılırken, Körfez ülkelerinden ise gemilerle taşınmaktadır.

Körfezden AB ülkelerine petrol ve gaz transferi yapmak icin gemiler önce Basra Körfezine çıkıyor, oradan Hint Okyanusuna giriş yapar yapmaz Batı’ya dönüyor, Arap yarımadasının güneyini teğet geçtikten sonra yönünü kuzeye çevirerek Kızıldeniz uzerinden Doğu Akdeniz’e çıkış yapıyor.

Ardından kuzeybatı yolunu takip ederek AB ülkelerinin güneyindeki limanlarda gaz ve petrolü teslim ediyor. Oradaki limanlardan da tüm AB ülkelerine dağıtımı yapılıyor. Körfez ülkelerinin herhangi birinde çıkarılan petrol ve gazın AB limanlarına varıncaya kadar geçirdiği zamanı ve maliyetinin hesabını yapın.

Siz maliyet hesabı yaparken biz tekrar konumuzun esasına dönelim.

Borularla Lazkiye limanından AB limanlarına transferi düşünün. Veya tüm Akdeniz altına döşenmiş borularla Lazkiye limanından AB transfer merkezlerine ulaşan bir gaz ve petrol  boru hattını hayal ettikten sonra bir kez daha zaman ve maliyet hesabını yapın ve aradaki farkı görün.

Bu hesaplamayı yapabilenler AB ülkeleri icin iki tedarik merkezinin (Rusya ve Lazkiye merkezli küresel konsorsiyum) sunacağı rakamlar arasındaki uçurumu göreceklerdir.

Siz herhangi bir AB ülkesi olsanız petrolün varilini 60-70 dolardan Ruslardan mı alırsınız? Yoksa petrolün varilini 20-30 dolardan kendi limanlarınızdan mi satın alırsınız?

Devlet bütçesinin yüzde altmışı AB ülkelerine petrol ve gaz satışına bağlı olan Rusya olsanız ve karşınıza çıkacak böylesi yeni bir proje ile gelmekte olan ölümünüzü görürseniz ne yaparsınız?

İste bu nedenlerden dolayı kıyamet  koptu. Rusya hızlı bir şekilde ve tüm gücüyle Suriye’ye giriş yaptı. Ya 1990’lariı başındaki rezil hale tekrar düşecek ya da her türlü savaşı göze alıp kurulan bu yeni denklemi bozmak icin varını yoğunu sahaya sürecekti.

Aynen ikincisi oldu. Yanına İran ve Türkiye’yi de alarak hamlelerine başladı.

İran ve Türkiye’nin ortak korkuları Kürd kimliğiydi. Petrol ve gazla yakından uzaktan alakası yoktu. Rusya, Türkiye ve İran’ın Kürd korkusunu çok iyi işledi ve masalarda bu iki ülkeyle net konustu. “Bu enerji güzergahı benim ölümüm demektir. Ama Kürd kimliği de sizin ölümünüzdür. Birlikte bu oyunu bozabiliriz. Ben 1990’larin rezil halini yaşamak istemiyorum. Bunun için herşeyi yaparım. Hatta şartlar zorlarsa Kürdlerle de her şekilde anlaşırım ama benim liderliğimi takip ederseniz sizin ölümünüz olan Kürd özgürlüğünü de engellerim” dedi.

Rusya liderliğinde oluşan ittifakın ana ekseni budur. Bu denklemde Türkiye ve İran’ın tek derdi Kürdlerin özgürleşmemesi, küresel çapta meşruiyeti ve resmiyeti olan bir Kürd kimliğinin ortaya çıkmasının engellenmesidir. Bunun icin Rusya’nın liderliğindeki oyun bozuculuga tereddütsüz amenna dediler.

Önce Kürdlerin üzerine DAİŞ sürüldü. Ne için? Kürdleri yok etmek için tabi. İran ve Türkiye açısından Kürdlerin yok edilmesinden daha değerli bir şey olamazdı. Bu yüzden tüm güçleriyle DAİŞ’i desteklediler. Ama esas patron Rusya dedik. Bu durumu sürecin başından bugüne kadar yapılan her hamlede, atılan her adımda akılda tutalım.

Peki DAİS, Rusya icin ne anlam ifade ediyordu? Muazzam bir projeyi parçalamak için çok iyi bir enstrüman. Önceliği de buydu. Ama bu projede istese de istemese de Kürdler tam da bu işlerin kalbi olan yerlerdeydi. Ana vatanlarıydı ve savunmaları da en doğal bir durumdu. Bu yüzden o enerji güzergahını sabote etmek için Kürdlerin kırımdan geçirilmesi gerekiyordu.

İste Rusya, Türkiye ve İrani bir araya getiren ana refleks buydu.

Kurdler DAİŞ’e karşı savaşırken vatan topraklarını koruyorlardı. Ancak Rusya öyle düşünmüyordu. Ona ne Kürdlerin vatan topraklarından. Kürdler veya bir başkası, kim olursa olsun yok edilmeliydi.

Tarihin büyük ironisi ortaya çıkmıştı. Kürdler vatanlarını korurken Rusların (ve de İran ile Türkiye’nin) ölümüne sebebiyet verebilirdi. Birinin yokluktan kendisini var etme mücadelesi, öbürünün dev küresel imparatorluğunun yok oluşuna sebep olabilirdi.

2014 yılı Ekim ayına kadar olan biteni izlemekte olan Amerika da hamlesini yapmakta gecikmeyecekti. Kürdleri desteklemese ve yok olmalarına göz yumsa yıllarca hayal ettiği ve gerçekleştirmek istediği yerkürenin en büyük enerji projesi çöp olacaktı.

Desteklerse Rusya ile savaşmak zorunda kalacak, NATO ittifakı olan Türklerle karşı karşıya gelecekti. İran zaten sorun teşkil ediyordu ve çözülmesi gereken bir konuydu. Herşeye rağmen ABD ile Kürdlerin çıkarları örtüşüyordu ve Kürdler bütün güç dengesizliği içinde öngörülemez bir direnç gösteriyordu. 

ABD ve Rojava’yi DAİS karşıtı pozisyonda biraraya getiren nokta buydu ve olan oldu.

ABD, Kürdlerle birlikte DAİŞ’i vururken Rus’ları vurduğunu biliyordu. Rusya da, vurulanın DAİŞ değil kendileri olduğunu biliyordu…

9 Ekim 2014’te yapılan ABD-KÜRD anlaşması hayal bile edilemeyecek kadar büyük bir adımdı Kürdler için. Ancak aynı anlaşmanın Rusya, Türkiye ve İran için anlamı bambaşkaydı. Böylesi bir anlaşma her üç devletin de hayat damarlarını öngörülemeyen bir gelecekte koparabilirdi.

O kadar tehlikeliydi ki, ne yapılırsa yapılsın bunun bozulması gerekecekti. İki taraf vardı: ABD  ve Kürdler. Yapılacak hiçbir hamleyi ABD’nin yutması mümkün değildi ve zaten işler de öyle yürümezdi. Çünkü Rusya bile ABD’yle açıktan cephe alacak kadar cüretkar ve aptal değildi. Anlaşmanın küçük ortağı üzerinde oynanabilirdi pekala. Bu karara varıldıktan  ve bunun için sahaya inildikten sonra işler sarpa sarmaya başladı Kürdler icin.

Liderlik süreci doğru okuyamıyor, hata üstüne hata yapıyor, bin yılda bir görülecek büyük bir imkanı nasil değerlendireceğini bilemiyor, teoride söylediği nerdeyse herseyin tersini yapmaya başlıyordu. Tüm bu süreçler boyunca bir tek kez Murat Karayılan stratejik bir cümle kurmuş, “Efrini vuracak uçakları, Putin’in uçakları olarak tanımlarız” demişti.

Bir tek kez diyorum, çünkü ondan sonra bir daha benzeri bir cümleyi duymadık kendisinden. En azından ulaşılabilir açık kaynaklardan benzer bir cümleyi duymadık.

Kürd basını içler acısıydı. Hala da öyledir. O kadar anti Amerikancılık yapan basın, Rojava’da bahsettiğimiz yerler tek tek işgal edilip Kürdler kırımdan geçilirken bir tek kez Rus karşıtı bir değerlendirme yapmadı, yapamadı.

Tıpkı bugün Kandil’de olan biteni anlamsız gerekçelerle izah etmeye çalışarak ve de bu meselenin arka planı üzerine tek kelime dahi etmeyerek rollerini oynamaya devam ediyorlar. “”Özgür Basın” meselesini kısmet olursa başka bir değerlendirme yaparak sizlerle paylaşacağız.

Savaşlarda herşeyi öngörmek çok zordur. Hele böylesine inanılmaz komplike ve çok karmaşık denklemlerin olduğu bir savaşta herkesin kafasının karışması mümkündür ama liderlik odur ki, her şart altında yapılanlar hiç bir kafa karışıklığına neden olmadan ana stratejiye hizmet etsindi.

Rus liderliğinde Türkler, Cerablus,Ezaz ve Bab’a kadar sözde DAİŞ karşıtı bir savaş verirken, esasta bunun Kürdlere karşı bir savaş olduğunu anlamamak büyük talihsizlikti. Yine Rus liderliğinde Türkler Efrini işgal ederken “kahrolsun ABD” demek veya Girê Spî ve Serêkanî Türkler tarafından işgal edilirken Ruslardan yardım istemek sadece bir talihsizlik değil, liderliksizlik ve stratejisizlik demekti.

Bunu hem ABD anlamıştı ve hem de Rusya.

Kısa vadede Rusya gelecekteki ölümünü engellemiş, kendisi icin açılan mezarın ucundan dönmüş oldu. Büyük enerji yolunun ilk etabını şimdilik olmak kaydıyla akamete uğratmıştı. Şimdilik diyoruz, çünkü bu pilav daha çok su kaldırır. Bir taraftan dünyanın hepsini yeniden düzenlemekle meşgul olanlar, öte yanda ise tüm enerjisini minicik Suriye ve Doğu Akdeniz’e hasredenler.

Bu meselenin burada ve öylece kapanmayacağını ve Rusya başta olmak üzere Türkiye ve İran icin cehennem kapılarının tekrar açılacağını bilmek icin özel bilgelere sahip olmak gerekmiyor.

Bu denkleme ek olarak Britanya ve İsrail’in pozisyonlarını da değerlendirmek gerekiyor ancak bu iki devlete ilişkin de ayrı bir çalışmayı gündeme aldığımızdan dolayı sadece şu vurguyu yaparak geçmekte yarar vardır. Britanya eski düzenin kurucu sahibi olduğu ve oluşturulacak yeni nizamda karar gücü olamayacağını bildiği icin açıktan karşı çıkma cesareti göstermeden, dolaylı şekillerde Rus ve Türklere desteğini esirgemeden bugüne kadar gelmeyi başardı.

Brexist’in taraftarları ve karşıtları meselesine bir de oluşturulması düşünülen yeni nizama karşı aldıkları pozisyonları düşünerek bakınca taslar yerlerine daha iyi oturmaktadır.

İsrail icin de benzer hassasiyetler geçerlidir. Rusya ve Türkiye, İsrail devletinin ziyadesiyle güçlü konumda olduğu ülkelerdir. Ekim devriminden beri İsrail, Rus yönetiminde kimsenin hayal edemeyeceği kadar kudretlidir ve bu durum halen de devam etmektedir. Aynı şekilde Türkiye, İsrail icin ikinci vatan rolünü 400 yıldan fazladır oynamaya devam etmektedir.

Bunlar arada not edip denklemin görmediğimiz yerine dikkat çektikten sonra devam edelim.

2011’den bu yana Rojava Kürdistan’ında olan bitenin kısa özeti böyledir.

Ancak mesele bitmiş değildi. Aynı senaryo bu kez Medya Savunma Alanları olarak tanımlanan ve KCK’nin kontrol ettiği dağ silsilesinde yasanacaktı. Yine Rus liderlikli plan işliyordu ve Rojava’da yaşanan durumun copy/paste halini görüyorduk.

Daha baska gerekçeler olsa da konumuz gereği olan perspektiften bakarak diyoruz ki, bugün Kandil’de yaşanan şeyler daha önce Rojava’da yaşananlardır. Rojava’da yaşananlar anlaşılmadığı icin burada yaşananlar da anlaşılmamaktadır. Doğrusu ve esası budur. Bu eksen dışında yapılacak her türlü analiz bilinçli saptırma amaçlıdır ve düşmancadır.

Bu eksen dışında kim ne derse desin bilinmelidir ki söylenenler sadece ve sadece Rus (ve de Türkiye ile Iran) proksisidir. İsimler değişmiştir, coğrafya değişmiştir ama karşı karşıya gelenler aynıdır.

Planın sahibi aynıdır ve strateji olduğu gibi işlemeye devam etmektedir. Ova ve çöllerin yerini dağlar ve vadiler almıştır. DAİŞ’in yeni adı bu kez KDP’dir ve YNK’nin bir kısmıdır.

Rojava Kürdlerine DAİŞ’i saldırtan Rus (Türk ve İrani da unutmadan ama) aklı ve planı yine devrededir. Orta Asya’dan Akdeniz’e ulaşması planlanan enerji güzergahına karşı ilk tersten hamle Doğu Akdeniz sahillerine erişimi kesmekti.

İkinci hamle ise İran-Hazar havzası enerjilerinin muhtemel geçiş güzergahı olan Medya Savunma Alanları olarak tanımlanan Zagros/Kandil dağlarını kontrol altına almaktır.

Kandil’de yaşanan durumu “brakûjî” veya Kurdlerin iç catismasi veya Kürd partileri arasındaki iktidar kavgası diye tanımlamak büyük bir gaflettir. Gaflet kavramını, meseleyi anlamadıkları halde analiz kasanlar icin kullanıyorum ancak bir de meseleyi etraflıca bilen ve bunun icin aralıksız olarak sosyal medyada ve basının çeşitli yerlerinde durumu böyle tanımlayan ezici bir çoğunluk var ki, onlara gafil demek politik körlüğün babası sayılır.

Onlar gafil değildir, onlar mevcut durumu objektif okuyamayan durumdaki insanlar değillerdir, onlar sadece ve sadece görevlerinin gereğini yerine getirmekte ve ısrarla esası gözden kacirmak icin milyon tür hikaye ve masallar anlatmaktadırlar.

Sonuç;

Dünya yeniden kurulurken stratejik yolların Kürdistan’dan geçmesini Kürdler istemiş değildi ama kader ağlarını böyle örmüştü. İbni Haldun’un dediği gibi “coğrafya kaderdir” ve bu kaderden kaçınılamazdı. Değiştirmek için büyük bedeller vermeyi göze almak lazımdı. Kürdlerin yaptığı da bu oldu.

Kaderlerini değiştirmek isteyen Kürdler nerden bilecekti ki, bu değişim Rusların ölümüne, Türkiye’nin ve İranin param parça olmasına neden olacak. Ayrıca bir ulus yok olmaktan kurtulmak ve varlığını binlerce yıldır üzerinde yaşadığı ana topraklarında geleceğe taşırmak icin ne yapsa haklıydı.

Kendi kaderini değiştirirken, başkalarının kaderinin de değişmesi tabiat kanunlarının bir gereğiydi ve Kürdlerin bundan kaçış yolu da yoktu…

 

İlginizi çekebilir