Mehmet Lütfü Özdemir: Ah Bir Normal Olsam 

Merhabalar değerli okuyucular ve takipçilerim. Dün yine bu köşeden sizlere duyurduğum Pazar söyleşilerinin ilkini sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyorum.
Benzer haberler
Bu ilk röportajımı, 2017 yılında gösterime giren, Ronald David Laing’in* hayatını ve sıradışı çalışmalarının anlatıldığı, ‘Ah Bir Normal Olsam’ (Mad to be Normal) adlı filminin yönetmeni Robert Mullan** ile gerçekleştirdim.

Glasgow doğumlu R. D. Laing, 1960‘larda muhtemelen dünyadaki en iyi bilinen psikiyatristti. The Divided Self, The Politics of Experience and the Bird of Paradise ve Sanity, Madness and the Family gibi kitapları en çok satanlar haline geldi ve Amerika ve Avrupa’daki büyük kitlelere ders verdi. Radikal öğrenciler ve ona minnettar olan hastalar tarafından beğenilirken, diğer psikiyatristler tarafından da bir o kadar nefret edildi. Hastalarını dinler, dünyayı onlar gibi görmeye calışırdı. Londra’nın doğu ucunda, doktorlar ve hastalar arasında ayrımın olmadığı, psikotik, savunmasız ve yanlış anlaşılanlar için ilaçsız bir sığınma evi olan Kingsley Hall’i kurdu. ‘Ah Bir Normal Olsam’ (Mad to be Normal), Laing‘in hikayesinin bir kısmını anlatıyor.

Lafı fazla uzatmatan söyleşiye geçelim isterseniz.

Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.

Kişisel olarak hayranı olduğum ve kitaplarını da okuduğum İskoç psikiyatrist Ronald David Laing’i anlattığınız filmi  beğenerek ve hatta defalarca izledim.

‘Ah Bir Normal Olsam’ (Mad to be Normal), Laing’in hayatının 1965-1970 yılları arasında yaşadığı hikayeleri içeriyor. Biyografi türünde yer alan bu filmi yapmaya sizi motive eden şey neydi? Laing’in hikayelerini anlatmak istemenizin çıkış noktası tam olarak neydi? 

– Laing ile her zaman ilgilenmişimdir. Onun hakkında birkaç kitap yazdım ve başlangıçta psikoloji eğitimi aldım. Aslında yalnızca hayatının övülmeye değer olduğunu düşündüm. Çok yanlış anlaşıldı ve çoğu zaman haksız eleştiriye maruz kaldı, bu yüzden onun hakkındaki bakış açımı ifade etmek istedim. Aslında ölümünden hemen önce onunla tanıştım ve röportaj yapmak için biraz vakit geçirdim.

Londra’nın doğu ucunda, doktorlar ve hastalar arasında gerçek bir ayrımın olmadığı, psikotik, savunmasız ve yanlış anlaşılan insanlar için ilaçsız bir sığınma evi olan Kingsley Hall, gerçektende film de gösterildiği gibi bir ev miydi? Mekan hakkında neler söylemek istersiniz? 

– Laing, Salonu Quaker ailesinden kiraladı. İlginçtir ki Kingsley Hall, Gandhi’nin İngiltere’yi ziyaret ettiğinde kaldığı TEK yerdi. Evet, hiç kimse hastaların ve doktorların kim olduğunu bilmiyordu. Depresyon, anksiyete, psikotik nöbetler yaşayan birçok doktorun yardım alabilmek için Hall’da yaşamayı seçtiğini unutmayın. İnsanların kendi odaları vardı ve doktorlar da farklı muamele görmüyordu. Sakinleştirici veya diğer reçeteli ilaçlar yoktu ancak ara sıra LSD ve esrar kullanılıyordu.

Çoğu sahnelerin Kingsley Hall’de geçtiği film bize sadece Laing’in hayatını mı anlatıyor? Yoksa onun psikiyatri alanında uyguladığı ve birçok psikiyatrist tarafından sıradışı olarak görülen ve hatta çoğu psikiyatris tarafından nefret edilmesine yol açan yöntemlerinin günümüz dünyasında hala güncelliğini koruduğunu hatırlatmak mı istediniz? Filmin asıl olarak anlatmak istediği mesajı okuyucularımız ile paylaşır mısınız? 

– Laing, insanlarla “tek tek ilgileniyordu” ve onların her birini EŞSİZ olarak görüyordu. Pek çok modern psikiyatri kliniğinin sorunu, kişileri değil, semptomları “tedavi” etmeleridir. Bu tedavi HERKESE UYDURULAN KALIP BİR TEDAVİDİR. Ayrıca psikiyatride kullanılan ilaçların çoğunun yarardan çok zarar verdiğini biliyoruz.

Güven üzerine kurulu bir ev de ‘hastaları’ ile birlikte yaşayan bir psikiyatristin hikayesini anlatırken sizi en çok zorlayan sahne ve konu neydi? 

– Tüm çekimler zordur! Benim için en önemli şey psikozlu insanları TEKTİPLEŞTİRMEMEKTİ. Oyuncularla doğal ve kendi istedikleri gibi “deli” olmalarına yardımcı olmak için çok çalıştım.

Laing’in 1970‘den sonraki süreci film de yer almıyor. Bir devam filmi niteliği taşıyacak ikinci bir Laing filmi yazmayı ve çekmeyi düşünüyor musunuz? 

– Laing tarafından düzenlenen ve Allen Ginsberg, Stokeley Carmichael, hippiler, anarşistler ve binlerce Londralı’nın katıldığı, 1967‘deki Özgürlüğün Diyalektiği Kongresi ile ilgili bir kitap yazmıştım.

Delilik ve dahilik arasında ki çizgi ile normallik ve anormallik arasında ki çizgi hakkında ne söylemek istersiniz? 

– Ben bir film yapımcısıyım, psikiyatr ya da filozof değilim. Bununla birlikte, sözde deli insanların orjinallik ve dahiliğe dair belirtiler gösterdiği açıktır. Ve hepimizin sağlığı stres ve yaşamdaki diğer değişiklikler altında bozulabilir. Anksiyete ve depresyon oldukça kolay bir şekilde psikoza dönüşebilir.

Sizce de deliler ve dahiler aynı sularda mı yüzüyorlar? 

– Belki. Bence “dahi” olmak için, bahsi geçen “normal insan”dan daha farklı düşünüyor olmak gerek.

‘Ah Bir Normal Olsam’ (Mad to be Normal), Laing’in yaşamı ve zihni hakkında ilginç bir fikir. Her izleyicinin damağında ayrı bir lezzet bıraktığına eminim. Oyuncular film de gerçektende, LSD ve esrar (kenevir / Marijuana) kullandılar mı? 

– Hayır! Her film setinde işçi sağlığı ve iş güvenliği kurumu çalışanları ve sigortacılar vardır, bu nedenle yasa dışı hiçbir şey olamaz. Bazı aktörler özel hayatlarında LSD kullanmıştı, bu yüzden nasıl rol yapacaklarını biliyorlardı.

Tennant, ‘kötü şöhretli’ Laing’in kişiliğini ve tavırlarını somutlaştırmak için harika bir iş çıkarmış. Ben oyunculuğuna bayıldım. Mad to Be Normal, bana göre yanlış anlaşılan bir insan hakkında büyüleyici bir drama. Tennant olmasaydı film olmazdı gibi. Oyuncu kadrosunu seçerken nelere dikkat ettiniz? 

– Atla deve değil! David Tennant’ı istedim ve sonra diğerlerini aradım. Aracılarla ve menajerlerle görüştüm ve konuyla ilgilenen ve müsait olanları buldum. Casting tuhaf bir iş.

Son olarak, size göre R. D. Laing’i en iyi anlatan birkaç cümle kurmanızı istesem, onun hakkında bize neler söylemek isterdiniz? 

– Garip ve tehlikeli insalarla iletişim kurma konusunda eşsiz bir yeteneğe sahip sorunlu bir birey. O asla kimseyi yargılamadı. İnsanlara zarar vermeye değil, onlara yardım etmeye inanıyordu. Psikiyatristlerin dedektif gibi olması gerektiğine, birinin davranışının ardındaki gerçek nedenleri keşfetmeye çalışması gerektiğine inanıyordu. Şizofrenler ve diğer psikotik insanlar için bir numaraydı.

Söyleşi teklifimizi kabul edip bizi onurlandırdığınız için çok teşekkür ederim. Kolaylıklar diliyorum.

Filmin fragmanı:

* Ronald David Laing (7 Ekim 1927 – 23 Ağustos 1989), İskoç psikiyatrist, akıl sağlığı ve psikozlar hakkında yazmıştır. Varoluşçuluktan mistizme yönelmiş, yaşanılan hayatın gerçekliğini hesaba katmayan ve sadece genel çerçeveyi çizen psikiyatrik anlayışa insani boyutu ekleyen 20. yüzyılın önemli psikiyatri kuramcısı ve uygulayıcısı. Antipsikiyatrinin oluşumuna önayak olan, uyum ve delilik problemlerine ciddi katkılar sağlayan Laing hayatın tüketen diyalektiğine kendince bir çözüm olarak ‘hastaların’ deliliğiyle sağlıklı bir tepki verdiğini savunmuştur.

Gerçek deliliği hiçbir zaman inkar etmeyen Laing, yanlış bir değer ve inanca dayalı modern dünyada aklı başında kalmanın ancak bu tür bir olumsuzlamayla mümkün olduğunu belirtmiştir. Hayatın akışının “sosyal oyun”a dayandığı ve kurtarıcı ışığın görülmediği bir dünyada mistizmin egemenliğindeki içsel hayata devam kararı aldırtan bir tercih olarak süreci ifade eder. Örnek olarak kendi karnında atom bombası olduğunu söylediği için şizofren olarak teşhis edilmiş genç bir kadın hastanın hastalığına yaklaşırken, günümüz dünyasında atom bombasını üreten ve kullanma durumunda olan kişilerin ne kadar sağlıklı olduğunu sorgulamış ve hastanın böyle dış çevre olumsuzluklarını kendince içselleştirmesini normal bulmuştur..

** Robert Mullan

London School of Economics and Political Science’dan doktora derecesini aldıktan sonra, Birleşik Krallık’ta çok sayıda üniversitede öğretmenlik yaptı ve Consuming Television ve Uninvited Guests dahil olmak üzere bir dizi kurgu olmayan (non-fiction) kitap yazdı. Daha sonra Channel 4, Anglia Television ve BBC (Pebble Mill) gibi birçok kanal için araştırmacı, yardımcı yapımcı ve ardından belgesel film yönetmeni olarak çalıştı. 1986‘da Gizmo Films’i kurdu ve bağımsız yapımcı olarak çalıştı.

Sonraki filmlerin konusu Budizm, Sufizm, Kadın Mistikleri, Motown müzisyenleri, İran Şahının sürgün edilen oğlu ve daha pek çok konu arasında değişiyordu. Daha sonra, Litvanya ve Rus filmlerinden oluşan bir üçlemeyle başlayarak senaryo yazarlığı ve yönetmenliğe geçti – Laiškai Sofijai (Letters to Sofija), Gitel ve Mes Dainuosim (We Will Sing). 2017‘de (Tracy Moreton ile) ortak yazarlık yaptı ve David Tennant, Elisabeth Moss, Michael Gambon, Gabriel Byrne ve diğerlerinin yer aldığı ‘Ah Bir Normal Olsam’ı (Mad to be Normal) yönetti. Hala ara sıra kurgusal olmayan (non-fiction) kitaplar yazıyor, en sonuncusu Moving Pictures: Letters to Sofija ve Mad to Be Normal (her ikisi de Free Association Books tarafından yayınlandı).

İlginizi çekebilir