Hasip Kaplan: En güzel şiir barıştır

Televizyonlar, radyolar, sosyal medya, basının ınternet siteleri, akıllı telefonlar, görüntülü, görüntüsüz yayınlar birden durmuştu. Canlı yayınlar bir başka kanala geçmiş, filmlere ara verilmiş, belgeseller, çocuk programları ve tüm reklamlar kesilmişti. 

Alt yazılarda ‘’Son Dakika’’ diye haberler geçilmişti. Devletin Başkanı konuşacaktı. Akan sular durmalı, uçan kuşlar ağaçlara konmalı, devletin tüm memurları, vatandaşlar ayakta hazırolda dinlemeye geçmeliydi. Kısacası hayat durmalıydı; analar yufka açmayı bırakmalı,  sınıflarda öğretmenler öğrenciler ayakta beklemeli, muhalefet titremeliydi.

Çok geçmeden görüntülerde uzun bir adam belirdi, önünde mikrofonlar, sağında ve solunda prompter camlar parladı. 

Patates, soğan fiyatları almış başını gitmişti. Üniversitelerde bilim insanları barıştan bahsediyordu. Adalet dibe vurmuştu, işten atılanlar, haksız ceza yiyenler, kapatılan gazeteler televizyonlar, radyolar, tutuklanan gazeteciler,sosyal medya paylaşımları nedeniyle üniversite öğrencilerine adeta devlet terörü estiriliyordu. 

OHAL ilan edip KHK’larla yüz bini aşkın kişi işten atılmış, bir o kadarı tutuklanmıştı. Cezaevlerinde tutuklular vardiye usulu bir yatakta yatıyor, sekiz kişilik koğuşlarda, seksen kişi kalıyor, tehlikeli suçlular hücrelerde tek tek tutuluyordu.İ şte o anlardan biriydi.

Öfkeli sesi yine  yükselmişti. –‘’Şerefsizler, vatan hainleri, teröristler, bölücüler, paralel örgütler,’’ kelimeler birbiri ardına sıralanıyordu. 

Kutsal vatan toprağı, bayrak, kuran, devletin ali menfaatleri çok büyük tehlikelerle karşı karşıyaydı. Şehitler, gaziler,sonra uğruna ölünen toprak vatandır sözleri ağzından döküldü. 

Kolektif suç örgütleri, katalog suç mensupları, kendisi gibi düşünmeyen muhalefete, -‘’artık İdam cezasını düşünmenin zamanıdır’’,dedi.

Devleti tek kişinin güçlü kudretli kolları arasında,üstün bir zekayla hızlı bir şekilde yönetmenin zamanıydı. Fermanlar, fetvalar derken kararnamelerle ülkeyi yönetmenin iktidar şehvetinde, orgazma ulaşmış bir mağruriyet ve kibir hali vardı. 

Karşısındaki herkes sinek gibi gözüküyordu. Ara sıra yıldırım düşmesi gibi bir gürleme sesi duyulurdu.-‘’Sen kimsin ya’’, diye başlayan sağanak sözlerde şimşekler çakıyordu. 

Güç zehirlenmesi doruktaydı. Her konuşma havuz medyasında, tek manşet gündem oluşturuyordu. Dolar ve Euro her konuşma sonrası fırlıyordu, ekonominin ateşi yükseliyordu. 

Görünmeyen eller dış mihraklar, faiz, soğan  lobileri fitne fesat felaket üretiyordu. Kahraman milletin tarihteki son devletinin bekası tehdit altındaydı, tehlike büyüktü, ülke uçurum kenarındaydı.

Yola çıktığında yüzlerce araçtan oluşan güvenlik koruması konvoyu, zırhlı araçlar, çelik şemsiyeler, jamerler, uzun antenlerle ve çanaklarla giden siyah minibüsler, önde ki eskortların zalim uyarılarıyla, Hz.Musa’nın asasını vurduğu Kızıldeniz  gibi ikiye ayırıyordu yolları. 

Kaldırımlara kaçan savrulan vatandaşlar kudretli ve haşmetli Başkanın arabası geçince esas duruşta bekliyordu. Havaalanında bekleyen başkanın uçak filosunda, yandaş ve candaş gazeteciler, yağcılar, devrin soytarıları yer almak için bin bir takla atıyordu. 

Gazetelere geçecek en şatafatlı manşetleri atma konusunda yarışıyorlardı.İş adamları müteahhitler, din adamları, rütbeli asker ve polisler, akredite olmuş basın mensupları Afrika’nın gelişmekte olan az gelişmiş savaş suçu işlemiş devlet başkanlarıyla buluşmanın heyecanını yaşıyorlardı.

Başkanda tılsımlı bir hal vardı,son zamanlarda öptüğüdevlet başkanları peş peşe devriliyor, kimisi öldürülüyordu.

Yemen’den Ali Abdullah Salih, Tunus’ta  Bin Ali, Libya’da Kaddafi, Mısır’da Mursi devrildi. Bunların bir kısmı öldürüldü. En Son Sudan’da El Beşir devrildi ve şimdi yargılanıyor. Ayrıca UCM’nin insanlığa karşı suçlardan tutuklaması bulunuyor.

Aslında tarihten gelen kültürel zenginliği ile millet olarak güçlüydük. Seksen üç milyon nüfus, seksen millet olsakta tek millettik. Elliyi aşkın dil, her çeşit din mezhep olmasına rağmen tek dil, tek din, tek mezhep arşa uzaya yürütmek istiyorlardı milleti.

Aya beş şeritli yollar yapsakta, gökyüzünde tek şerit gidiyordu. Heyeti hazirunun yüzde doksan beşi erkekti, arada bir kaç kadın gazeteci vardı, Whatsappları acil durumlar için açıktı. 

Gökten gelen  bir ses vardı, sürgün ülkeden başkentler başkentine, Başkan; Sezai Karakoç’un şiirini mırıldanmaya başlamıştı.

-‘’Sevgili/En sevgili /Ey sevgili /Uzatma dünya sürgünümü benim /Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır /Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır..!

Atadığı Valiler amirler bürokratlar, bakanları ve danışmanları hep birlikte ayağa kalkmıştı.Bir alkış tufanı kopmuştu,ejderha meyveleri havada uçuşmuş, üzüm suyu, nar suyu, kuşburnu ve envai çeşit şurup bade,  doldurulmuş, hep birlikte başkanın şerefine kadeh kaldırılmıştı. 

Gökyüzünde T.C Tur uçağı nazlı bir hilal gibi süzülüyordu, yolcular konuklar, davetliler büyülenmiş, laptoplar açılmış, ertesi günün manşeti şiir gibi dökülmüştü.

‘’Biz kimseye göbekten bağlı değiliz’’.Diğer yanda efkarlı asi şarkılar çalınıyordu. Muhlis Akarsu’dan söylüyorlardı.

‘’Dağlar seni delik delik delerim delerim/ Elalemin vatanı var yurdu var/Benim yurtsuz kalışıma ne deyim’’. 

Son mısra  yüksek sesle okunuyordu.’’Elalemin vatanı var yurdu var,benim yurtsuz kalışıma ne deyim’’. 

Karanlıklar çöküyordu mapushane damına,demir kapılar kapanıyor, mazgallardaki demir kollar çekiliyordu.Hücrede plastik bir masa başında ülkesinin kurtuluşu için yoğunlaşan genç tutsaklar siyasi rehineler vardı. Televizyonu kapatmış, sansür sınırlarının ötesinde kaçak bir yolculuğa çıkmıştılar. Kaçak bir çayın efkarıyla tutuşan bedenlerin, hasret volkanlarında çarpan yürekler, duran zamana inat isyanları büyütüyordu.

Ben ise tembel akşamlarımda efkarlıydım. Balkonda akşam rüzgarında kırmızı bir karanfil nazlı nazlı sallanıyordu. Çatılarda kuluçkaya yatmış martılar,yumurtalarına göz dikmiş kargalara karşı tetikte bekliyordu.Uzun bir vapur düdüğü düşleri bölüyordu,bilgisayarın başında sansürü aşmış sularda sörf yapıyordum.

Umuda, sevgiye, güzel günlere, barışa huzura, hukuka adalete dair ne varsa,toplayıp küçük heybelere dolduruyordum.Elimde kalemim, en güzellerinin altını çiziyordum.

Sonra en az ceza alacak temkinlikle twitliyordum.Yalnızlık çekilir gibi değildi,pandemi koşullarında 65+Plus yaş yasaklarında,sosyal medyada benim gibi düşünenlere ulaşmak, paylaşmak bir yol bulmak için çırpınıyordum.

Siyasetle buluşan mizah, sanat, edebiyat, karikatür, müzik, sinema çok etkili olabilirdi.Sansürlü günlerde bunun bir yolunu bulmak,kitlelere ulaşmak için ınternet sosyal medya artık önemli bir araç haline gelmişti.

Hayatım yasaklara karşı duvarlara yazı yazmakla başlamıştı. Kalabalıklara konuşmaktan, mahkemelerde espirili savunmalardan, yazdığım köşe yazılarından, kitaplardan biliyordum. 

Diktatörlerin şiddet dili dışında ayrı  tuhaf bir dili vardı.Ayrımcı ırkçı sosa bulanmış  kusan nefret söylemleri vardı.

Doğa çiçekler, hayvanlarda sevgi dilinin bir parçasıydı. Bütün mesele bu sevgi dilinde buluşmak ve birleşmekti. 

Halkın tek gücü örgütlü olmasıydı. Çok sık kullandığımız -özgür birey örgütlü toplum- özlemiyle yanıp tutuşuyorduk. 

Yaşar Kemal’in demokrasi kurultayında söylediği ‘’ya demokrasi ya hiç’’ sözleri kulağımda çınladı.

Hiç unutmam Demokrasi kurultayında konuşmasını yaptıktan sonra, konuşma metnini bana veren Yaşar Kemal,-‘’Kuro Haso Çiyaye Sipane mij u dumane raba hem herin’’ demişti. 

Canı sıkılmıştı, Can yayınlarından Erdal Öz bir kaç arkadaş ile Kumkapı Canlı Balık lokantasında soluk almıştık. Süryani sahibi arkadaşımdı, Kumkapı liman barınağına gidip boğazda tutulan taze lüferlerden getirmişti.Demokrasi kurultayının değerlendirmesini yapıyorduk.

Yaşar Kemal konuşmasının bir yerinde, ‘’ Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdiden en güzel şiir barıştır’’ sözlerine hep beraber kadehlerimizi kaldırdık.

Doksanlı yıllar tam bir felaketti,dört bini aşkın köy yakılmış, 17 bin 500 faili meçhul cinayet işlenmişti. OHAL bölgesi milyonlarca göçün kıskacında,konsep yıllarının adaletsizliğinin pençesinde kıvranıyordu.

AİHM işte böylesi bir dönem için,’’iç hukuk yollarının tüketilmesine gerek yoktur’’ içtihadını vermişti.

Strasbourg’a en çok giden davalara giren bir avukat olarak o günleri düşündüm.Yargı kısmen bağımsızdı,mevzuat kötüydü OHAL Kararnameleri sansür sürgün, kamu görevlisi faillerin yargılanmasının önlenmesi, önemli konulardı.

Buna rağmen mahkemelerde savunma hakkını kullanabiliyorduk.Yargıda vicdanlı savcılar, yargıçlar vardı. 285 nolu KHK  en berbat olanıydı. OHAL Bölge Valiliğini ihdas ediliyordu.Sonra sansür sürgün kararnameleri çıktı.

Bugün Başkanlık rejiminde KHK ile tüm Valiler birer Bölge Valisine dönüştürülüyordu. Atanan Valilerin yetkileri arasında,vatandaşı şehre sokmama, toplantıları yasaklama gibi temel hak ve özgürlükleri yakından ilgilendiren konularda vardı.

Meclis artık Milletin egemenliğinin kaynağı değildi. Danışma Kuruluna çevrilmişti. İktidarın  Kararnameleriyle yönetilen bir ülke olmuştuk. Milletvekilleri artık yürütmeyi denetleyemiyordu. Yargı bağlıydı siyasetin emrine alınmıştı.

Bir yandan cihadist gruplar  diye ülkemizde Özgür Suriye Ordusu oluşturuluyor, silahlandırılıp, rejime karşı savaşa gönderiliyordu.Türkiye Suriye’ye Afrin’e girince bunlara Kuva-i Milliye diyen siyasi bilmezlerin söylemleri başladı.

Kadınları köle pazarında satan İŞİD, El Kaide, El Nusra gibi terörist örgütleri kutsayan işbirlikleri, din ve mezhep üzerine kurulan dış siyaset felaket bir faturanın habercisiydi.

Başkan yine konuşuyordu, ‚çarşambaya her kes televizyonları başına geçsin.Bir müjdem olacak‘ demişti.

Çarşambayı sel almıştı, cumaya geldiğimizde Başur’da Gare’ye yapılan operasyonlardan trajik ölüm haberleri gelmişti.

İlk kez muhalefet sorgulmaya başlamıştı .41 uçak, onlarca helikopter, İHA ve SİHA’larla günlerce süren operasyonlarda ne oldu? diye soruyordu.

İktidar bakanları Meclisi bilgilendirirken başta HDP’yi,CHP’yi tüm muhalefet partilerini teröre destek vermekle suçluyor, saldıryordu.

Barışı en güzel şiiri kimse okumak istemiyordu.Ya bir yol bul, Ya bir yol aç ya da yoldan çekil-Konfüçyüz’ün sözlerini anımsadım. 

Kartaca Komutanı Hannibal’ in 90 bin kişilik ordusu binlerce filiyle ,soğuk bir kış günü Alp’lerde sıkıştığı bir anda ‘’Ya yeni bir yol bulacağız, ya yeni bir yol yapacağız,’’ sözlerini duyar gibiydim.

Bir yol bulmak, zor zamanlarda bir çıkış, bir çözüm bulmak umudu hiçbir zaman bitmedi.

Nisan yağmurlarında hep birlikte aynı yollarda yürüyenler, birlikte ıslananlar kaygılıydı. İktidarı kaybetseler başlarına gelecekleri biliyorlardı.

Yolsuzluklar yargısız infazlar, yargılamalar, gizli dinlemeler, ınternete sızan şantaj kasetleri başkanın kriptolu telefon görüşmeleri aileye kabineye bulaşan rüşvet iddiaları uykuları kaçırıyor,başlayan operasyonlar sonucu tehlike çanları çalıyordu.

İnsanlığa karşı işlenen savaş suçlarından korkuyorlardı. Fırtınalı havada gemiyi terk edenler artıyordu. Bakanlar, milletvekilleri on yıldır ortağı olan cemaatler artık onları terk ediyordu.

2013 yılının mayıs ayında Gezi Parkı’nda ağaçları kesmek isteyenlere karşı,birden bire tüm Türkiye’ye yayılan Gezi Direnişi başlamıştı. 

Bir gün bütün ülke MİT Müsteşarının gözaltı kararıyla uyanmıştı. Çember daralıyordu. Gözaltına alınacak mı? Alınmayacak mı? Tartışmaları sürerken Müsteşarın ifadeye gitmeyeceği söylendi.

Çok geçmeden MİT yasası değiştirildi. Başbakanın izni ile soruşturma yapılacağı şartı getirildi.MİT Müsteşarı güvenceye alınmıştı, bağlantılı olanların koruması da bu şekilde sağlandı.

17-25 Aralık operasyonları gündeme bomba gibi düşmüştü. Millet bugüne kadar, ayakkabı kutularında bunca parayı doları avroyu görmemişti. Odalar dolusu para ve para sayma makineleri şaşırtıyordu.

Zarrap adında çok genç bir velet, özel uçağıyla altınlar, çuval dolusu paralar taşıyordu.Kabinenin her fotoğrafında vardı, mübarek sanki 27. Bakandı. 

Meşhur şarkıcı sevgilisi, Boğazda kaçak Villası dillerden düşmüyordu.Başkan tehlikenin farkındaydı, dört bakan hemen istifa etmişti.Operasyon hızla yayılmış bir gecede aralarında İçişleri bakanı dahil bakan çocukları, bankacılarında olduğu rüşvet yolsuzluk skandalı dalga dalga büyümüş, Başbakanın oğluna kadar uzanmıştı.

Bütün bu operasyonlar olurken İçişleri Bakanı emrinde ki polislerin ne yaptığından habersizdi. Adalet Bakanı emrinde ki savcı ve yargıçların ne yaptığından bihaberdi. Tutuklamalar başlamıştı, herkes şaşkındı. Önemli kişilerin çocukları, bankacılar, sarraflar, görüşmeleri, telefon kayıtları ınternete posta posta düşmeye başlamıştı.

Çok geçmeden hükümet yargı reformu adı altında karşı operasyonlara başladı. Yargı reformu adı altında HSYK’nın yapısı değiştirildi. Tutuklama kararı veren yargıçların savcıların görev yerleri değiştirildi.

İnternet sayfasında uzun adama övgüler yağdıran bir yargıç bulundu,bir itirazla tüm tutuklular serbest bırakılmıştı.Güvenlik paketi gündeme gelmişti.

Mevlana’nın kim olursan ol yine gel şiirini düşündüm. Şiirin felsefesinde kucaklayan ruha her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde yaşıyoruz. 

İster kafir, ister mecusi/İster puta tapan ol yine gel/Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir/Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…Gece esen ve suçsuzların ahına karışan/Yüz rüzgarı olmak isterdim….Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap…/Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz. diyordu.

Artık toprağa ölüm ekmekten vaz geçin diyoruz.Sevgi tohumları ekiniz,en güzel şiir barış olsun

İlginizi çekebilir