Gültan Kışanak: İnkâr, isyan, bastırma sarmalında Kürt siyasallaşması

Yüz yıl, toplumların tarihinde bazen çok uzun bir dönemdir, bazen de çok kısa. Uzunluk ve kısalık, aslında ortaya çıkardığı değişimin önem derecesiyle alakalıdır. Kürt sorunu açısından da geçen yüzyıla baktığımızda hem çok uzun hem de çok kısa bir dönem olarak ele alınabilir.

Kürt halkı açısından çok uzun, çok zorlu ve büyük acılarla dolu bir yüzyıldır. Ancak sosyolojik ve siyasal olarak büyük değişimlerin yaşandığı bir dönem olarak, genel olarak Kürt tarihi açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Geç uluslaşma sürecine giren halklardan biri olan Kürtler, geçen yüzyılda yok olmanın eşiğinden dönmüş ve kendisini yeniden tarih sahnesine çıkarabilmiştir.

Devlet açısından ise kısmi değişiklikler olmakla birlikte, Kürt sorununa yaklaşımda hâlâ eskinin tekrarı yaşanmaktadır. Yüz yıl gibi uzun bir dönem geride bırakılmış olmasına rağmen; Kürt meselesinde hâlâ köklü bir çözüm bulunamamış olması, temel sorun haline gelmiştir ve geçen yüz yılın heba edildiği anlamına gelir.

Kaldı ki Kürt sorunu, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında, tarihsel olarak ortaya çıkan değişim ihtiyacına doğru yanıt verilemediği için, 20. yüzyıla devreden bir sorundur. Kürt nüfusu ve coğrafyası, Birinci Dünya Savaşı sonrasında sınırları cetvelle çizilen devletlere pay edilerek, Kürt meselesi tüm taraflar açısından kördüğüme çevrilmiştir. Bütün bir yüz yıl (hatta iki yüz yıl), bu toprakların en kadim halklarından biri olan Kürt halkıyla ‘ortak bir yaşam nasıl kurulabilir?’ sorusuna cevap aramakla geçmiştir.

Geçen yüzyıla dair yapılabilecek önemli tespitlerden biri de çok sancılı bir süreç olmasıdır. Bu süreçte derin acıların ve travmaların yaşanması nedeniyle, sorun daha karmaşık hale gelmiştir. Ancak hâlâ çözüm umutları tükenmemiş, tam tersine eğer doğru değerlendirilirse, çözüm olanakları geçmişe oranla daha çok açığa çıkmıştır.

Konu tarih perspektifinden ele alındığında, yüz yıl boyunca çok sayıda kritik dönemeç olduğu görülür. Bir makalenin kapsamını aşan bu konuyu tarihçilere bırakarak, kritik birkaç dönüm noktasına kısaca değinip, daha çok sosyolojik ve siyasal değişimler üzerinde durmak istiyorum. Zira geçen yüzyılda nelerin değiştiğini, nelerin değişmediğini analiz edebilirsek, önümüzdeki yüzyılı geçmişin bir tekrarı olmaktan kurtarabiliriz.

GEÇEN YÜZYILDA DÖRT KRİTİK DÖNEMEÇTEN BAHSEDEBİLİRİZ

Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş ve kuruluş mücadelesine Kürtlerin dahil olması ve Kürtleri bu sürece dahil etmek isteyen politik aktörlerin olmasıdır. Ki bu çift yönlü iradi tutumun, 1921 Anayasası’nda bir karşılığı olduğu görülüyor.

İkincisi devlet yapısının kurumsal kimliğine bürünme sürecinde, ‘ulus devlet modeli’ taklit edilerek; kurtuluş/kuruluş felsefesinin terk edilmesi ve 1924 Anayasası ile katı merkeziyetçi bir sistemin kurulmasıdır. Zorlu bir mücadeleyi hep beraber kazandıktan kısa bir süre sonra yok sayılmanın yarattığı hayal kırıklığı ile art arda yaşanan isyanlar ve bastırma harekatları, yüzyıla damgasını vurmuştur.

Üçüncüsü 12 Eylül 1980 askeri darbe sürecinde Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde yaşanan vahşettir. Yüzyılın ilk dönemindeki isyanları bastırma harekatları sırasında da büyük travmalar yaşanmıştır ancak Diyarbakır Cezaevi’nde yaşanan vahşetin yarattığı travma, geçmişte yaşanan travmalardan farklı olarak, yeni çıkışlara zemin hazırlamasıyla ayrı bir özellik arz etmektedir.

Dördüncüsü de Genelkurmay’ın ‘düşük yoğunluklu savaş’ olarak da adlandırdığı, son kırk yıllık çatışma sürecinde; biri 1993’te, diğeri ise 2013 olmak üzere iki kez ciddi gündeme gelen diyalog ve çözüm imkânlarıdır. Bu süreçlerin sonunda kalıcı bir barışın inşa edilememesinin yarattığı yeni bir sosyal/siyasal psikoloji oluştu. Bu psikoloji bir yönüyle ‘bir daha denenebilir’ algısı/beklentisi yaratırken, bir yönüyle de çözümsüzlük siyasetine zemin sunuyor. Bu gel-git’ler, politik aktörlerin, yaşanan deneyimleri eksikleri/hataları ile doğru analiz ederek, yeniden çözüm olanaklarını kamuoyunun gündemine getirmesini zorunlu kılıyor.

Bu kısa tarihi özet bize geçen yüzyılda ‘isyan ve bastırma’ sarmalından çıkılamadığını gösteriyor. Sorunun taraflarda hem değişen hem de değişime direnen yanları ele alınarak; çözümün önündeki engeller kaldırılabilir.

İNKÂR, İMHA, ASİMİLASYON

Geçen yüzyılda ‘devlet açısından neler değişti ya da neler değişmedi’ başlığı çok ayrıntılı bir analiz gerektiriyor. Ancak kısaca; Şark Islahat Planı’nda yer alan tanımıyla ‘inkar, imha ve asimilasyon’ politikasının, süreç içerisinde çeşitli nedenlerle biçimsel, yöntemsel ve içerik olarak kısmî değişimlere uğradığı söylenebilir. Ancak bu değişimin, sorunu demokratik haklar temelinde çözecek düzeyde olmadığının da altını çizmek gerekir. Zaman zaman farklı yöntemler denenmek istendiğinde; her defasında çok sert şekilde değişimin önünün kesilmesi, hâlâ bu kodların büyük ölçüde korunduğunu gösteriyor.

1993 ve 2013’te çözüm arayışları sürecinde, bu durum çok daha belirgin şekilde ortaya çıkmıştır. Devlet içindeki çeşitli kanatların/kliklerin çatışması ayrı bir konu, ki aslında bu da Kürt sorunundan bağımsız değil, ancak konuyu dağıtmamak için buna değinmeyeceğim.

Genel hatlarıyla yaşadığımız çözüm denemeleri; Kürtlerin beklentileri ile devletin çözümden kast ettiği şey arasındaki açı farkının büyük olduğunu gösteriyor.

KÜRTLERİN TALEPLERİ

Devlet ‘benim Kürt kardeşlerim’ söylemini, ‘inkar’ politikasının bitmesinin temel göstergesi olarak sunuyor. Oysa Kürtler, bir halk olarak varlıklarının kabul edilmesini talep ediyorlar. Ve bu tanınmanın, eşit yurttaşlık hakları temelinde olabileceğini söylüyorlar. Anadilde eğitim ve yerel yönetimlere yetki devrini, eşit yurttaşlık hakkı olarak dile getiriyorlar. Devletin henüz bu iki ana talebi karşılama noktasında olmadığı görülüyor.

Anadilin kullanım alanlarının genişlemesi olumlu bir genişleme olmakla birlikte, eğitim dili olmayan ve kamusal alanda geçerli olmayan bir dilin korunması çok zordur. Bu da asimilasyon politikasının devam ettiğinin göstergesidir.

Yerele yetki devri, yani âdemi merkeziyetçi bir devlet yapılanması beklentisi karşılanmadığı gibi, merkezi iktidara, belediyelere kayyum atama yetkisinin verilmesi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ‘umumi müfettişlik’ uygulamasını hatırlatmaktadır. Bu da Kürtlerin siyasal özne/eşit yurttaş olma beklentilerine karşı çok sert bir ret cevabıdır. Kaldı ki bu durum genel olarak Türkiye’nin çıtasını oldukça aşağı çekmektedir.

Bu nedenlerle, çözüm çabalarının akamete uğramasında, karşılıklı beklentiler arasındaki açı farkının belirleyici olduğu söylenebilir. Diyalog ve çözüm süreçlerinde denenen yöntemlerin, aktörlerin, bölgesel ve küresel faktörlerin tabii ki önemli etkileri oldu; bunları yok saymıyorum ancak, sorunun kökenini görmeden yapacağımız tartışmalar, yeni ve daha başarılı deneyimlere zemin sunmaktan uzak kalacaktır.

Kürtler açısından ise, geçen yüzyılın özetini sanırım en iyi ‘siyasallaşma’ kelimesi anlatabilir. Cumhuriyetin kurtuluş/kuruluş sürecine dahil olan, ancak kurumsallaşma sürecinde dışlanan Kürtler, bazı ara dönemler hariç, hep çatışmalı bir ortamda yaşamını sürdürmek zorunda kaldı. Yüzyıl boyunca ağır kayıplar, büyük acılar ve derin travmalar yaşayan Kürtler adeta zorlukların üstesinden gelme, travmalarıyla baş etme konusunda uzmanlaştı. Bunun sosyolojideki karşılığı siyasal bir kimlik kazanmaktır. Zor zamanları birlikte göğüslemek, toplumsal duygulanımı güçlendiren en önemli etkendir. Kürtler zorlu, sancılı bir siyasallaşma süreci yaşadılar.

KÜRTLERİN SİYASALLAŞMASI

Bu duruma biraz daha yakından bakalım. Yüzyılın başında Kürt nüfus belli bir coğrafyada yaşıyordu. Asimilasyon politikaları bu nüfusun dağıtılmasını ve yerleşik coğrafyadaki homojen nüfus yapısını değiştirmeyi hedefliyordu. Yüzyılın ilk yarısındaki sürgünler ve mecburi iskân yasalarıyla nüfus dağıtılmak istendi. Bilinçli olarak izlenen ekonomik ve sosyal politikalar da Batı’ya yoğun göç hareketlerine neden oldu. 90’lı yıllarda boşaltılan köylerden de Batı’ya yoğun bir göç yaşandı. Bütün bunlara rağmen Kürt halkının coğrafya ile olan tarihsel bağı çözülmediği gibi, başta metropol kentler olmak üzere Türkiye geneline yayılan Kürtler büyük ölçüde asimile olmadı. Kürt nüfusta kısmi dil ve kültürel kayıplar olmakla birlikte, hâlâ nüfusun büyük çoğunluğu anadilini biliyor, önemli bir kesimi de anadilini kullanıyor. Dil ve kültürel kimlik, siyasal kimlik inşa sürecinde önemli bir etkendir. Kürt kimliğinin siyasallaşmasında da dil ve kültürel öğeler önemli bir rol oynamıştır.

Geçen yüzyıl, siyasal Kürt kimliğinin inşa süreci olarak tanımlanabilir. Yüzyılın başlangıcında daha çok ‘yerel halk’, ‘otantik kültür’, ‘parçalı feodal yapı’, ‘aşiret’ gibi tanımlarla ifade edilen Kürt gerçekliği, gelinen aşamada, politik talepler etrafında büyük ölçüde bir ortaklık yakalamıştır. Bir topluluğun ortak değerler etrafında örgütlenmesi, ortak talepler için harekete geçmesi, geleceğini şekillendirme çabasına girmesi, politik özne olma halidir. Daha önce Kürtlük, dil ve kültürel farklılıkla kendisini ifade ediyordu; artık kendisini siyasal talepleriyle ifade ediyor.

Bu değişimin en gözle görülür hali, demokratik Kürt siyasetinin, siyasal hayatta ana kulvarlardan biri haline gelmesidir. Modern demokratik Kürt siyasetinin inşası, siyasallaşan Kürt sosyolojisinin bir sonucudur. Tüm baskılara, engelleme girişimlerine rağmen varlığını sürdürebilmesi de bu gerçeklikle alakalıdır.

DEMOKRATİK KÜRT KADIN HAREKETİ

Demokratik Kürt kadın kimliğinin inşası da bu siyasallaşmanın diğer bir yönü olarak gelişti. Siyasallaşmış Kürt kadın kimliğinin; genel Kürt siyasal kimliğinin inşa sürecinin içerisinde erimemesi ve kendisini özgün ve özerk bir kulvar olarak örgütlemiş olması, altı çizilmesi gereken bir konudur. Yüzyılın başlangıcında ‘eş’, ‘kardeş’, ‘ana’ sıfatlarıyla anılan Kürt kadını gelinen aşamada, cinsiyet kimliğinin bilincine varmış, toplumsal ve siyasal mücadelede ‘kadın’ kimliğiyle yer almıştır. Kürt kadınların, ulus inşa süreçlerinde kadınlara atfedilen rolün dışına çıkmayı önemli oranda başarması, kadın özgürlük mücadelesi açısından da önemli bir kazanımdır.

Kürtlerin varlığının, bölgesel ve küresel düzlemde ele alındığında da ‘politik özne’ durumuna geldiği görülmektedir. Yüz yıl önce, Orta Doğu’nun yeniden şekillenmesinde belirleyici düzeyde etkisi olan Batılı güçler nezdinde; otantik, kültürel ve parçalı bir halk olarak görülen Kürtlerin ‘siyasal değeri’ yoktu.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgede kurulan bölge devletleri de; Kürtleri siyasal bir aktör/özne olarak görmedi. Tek etnik kimliğe dayalı ulus inşa sürecine yöneldiler ve kendi paylarına düşen Kürtleri de bu pota içerisinde eritmeyi hedeflediler.

Gelinen aşamada hem Türkiye hem bölge hem de küresel ölçekte, Kürtler siyasal aktör/özne olma konumuna gelmiştir.

Bu perspektiften bakıldığında Türkiye’de ve bölgede, 2000 sonrası yaşananlar, siyasal Kürt kimliği ile nasıl bir ilişki kurulacağını bilememenin, eskiyi dayatmanın sancılarıdır denilebilir.

Birinci paylaşım savaşı sonrasında kurulan devletlere dayalı küresel sistem, ikinci dünya savaş sonrasında yeniden tahkim edilerek günümüze kadar geldi. Günümüzün en önemli cevap arayan sorusu, devletsiz halklara bu sistemde bir yer açılacak mı yoksa onlar da kendi devletlerini kurma yolunda gitmeye mi zorlanacak. Dünya genelinde denenen farklı ‘özerklik modelleri’ bu arayışın bir sonucudur. Kürtler de bu temelde bir siyasal çözüm arayışı içindedir. Gelinen aşamada, Kürt sorununun, demokratik, barışçıl çözümü artık kapıya dayanmıştır. Bu saatten sonra çözümsüzlüğü dayatmak uzatmaları oynamaktır ve bir bütün olarak topluma daha fazla kayıp yaşatmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

 

/Bu yazı Gazete Duvar’dan alınmıştır/

İlginizi çekebilir