Gazeteci-yazar Akın Olgun hakkında ‘kırmızı bülten’ ile arama emri çıkarılmış

Gazeteci Yazar Akın Olgun, İngiltere’den Yunanistan’a tatil için gittiğinde gözaltına alındı. 13 Ekim’de gözaltına alınan Olgun, daha önce yaptığı yurt dışı gezilerinin hiçbirinde sorun yaşamamıştı. 5 Ekim günü biletini alan Olgun için 6 Ekim’de ‘kırmızı bülten’ ile arama emri çıkarılmış. Yazdıkları, hükümet ve AKP çevreleri ile ilgili yaptığı yorumlar ve tutumunun dikkatleri üzerine çekmesiyle birlikte, eski defterler karıştırılarak bir “hesap sorma” gayreti içine girildiği tahmin ediliyor. Yurt dışında yaşadığı için, Türkiye’deki “adalet sarayları” koridorlarında yürütülemeyen Akın Olgun için yapılacak tek şey “kırmızı bülten”di. Tatil bileti alan Olgun’a “Al sana kırmızı bülten” denilerek, Yunanistan’da gözaltı yapılması sağlanmıştı. Bir aydan fazla gözaltında kaldıktan sonra serbest bırakılan Olgun, Londra’ya döndükten sonra başından geçenleri Evrensel’e anlattı.

Öncelikle Yunanistan’da başınıza ne geldi onunla başlayalım dilerseniz. Tutuklanma sürecinizi kısaca anlatabilir misiniz?

Her sene tatil için tercih ettiğimiz yerlerden biriydi Yunanistan adaları. Özellikle Rodos Adası en sevdiğimiz yerlerden biridir ve yoğun bir çalışma temposunun ardından, bir hafta kalacak şekilde 5 Ekim’de Rodos için yer ayırtıp, 13 Ekim’de eşim ile yola çıktık. Pasaport kontrolüne geldiğimizde, pasaportumda bir sorun olduğunu söyleyen memurun eşliğinde, havaalanı polisine ayrılmış olan bir başka bölüme götürüldüm. Polisin kendisi de ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Birkaç saat süren araştırmanın ardından, Türkiye tarafından hakkımda kırmızı bülten çıkarıldığını söylediler ve böylece süreç başlamış oldu. Daha sonra detayları avukatımdan öğrendim ve öğrendiğim şeylerden bir tanesi de bültenin 6 Ekim tarihinde çıkarıldığıydı. Yani bileti aldığımız tarihin hemen ertesi günü.

İngiltere’ye ilticanızdan kısaca bahsedebilir misiniz, ne zamandı ve ilticadan sonra bundan önce yurt dışı seyahatleriniz olmuş muydu? İlticadan bu yana herhangi bir sorunla karşılaşmış mıydınız?

İngiltere’ye 2002 tarihinde, yargılandığım davadan tahliye edildikten hemen sonra gelmiş ve bir süre sonra politik iltica talebinde bulunmuştum. Kısa bir süre sonra da bu talebim kabul edilmiş ve yeni hayatıma başlamıştım. Defalarca yurt dışı seyahatleri yaptım. Hem bir gazeteci hem de bir yazar olarak çağrıldığım birçok ülkeye giriş çıkış yaptım. Tatil için yine birçok ülkeye kısa seyahatlerim oldu ve hiçbir sorun yaşamadım.

Dolayısıyla kırmızı bültenle aranıyor olmanız yeni bir durum galiba, şaşırdınız mı?

Evet, yeni bir durum ve hayır şaşırmadım. Hakkımda bir bülten çıkarıldığını öğrendiğim an ilk aklıma gelen, Almanya’da yaşayan Edebiyatçı, Yazar Doğan Akhanlı oldu. Doğan Akhanlı kısa bir zaman önce İspanya’ya tatil yapmak için gitmiş ve gittiğinin ertesinde polisler tarafından kaldığı ev basılarak gözaltına alınmıştı. Türkiye, Doğan Akhanlı için 1984 yılındaki bir davayı bahane ederek hakkında kırmızı bülten çıkarmıştı. Doğan Akhanlı aynı zamanda kanser tedavisi görüyordu. İnsan hakları kurumlarının ve bir süre sonra vatandaşı olduğu Almanya’nın araya girmesiyle şartlı serbest bırakılmıştı ama Doğan Akhanlı, hayatının son demlerinde bu vahim girişime muhatap olmak zorunda kalarak hayata gözlerini yumdu. Kendi anlatımıyla ifade edersem, hem Kürt sorunu, hem de Ermeni katliamına dair kimi dönemlerde ifade ettikleri ve muhalif solcu kimliği taşıması dikkatleri üzerine çekmek için yeterli olmuştu. Bu nedenle, hem Kürt, hem Alevi, hem de muhalif ve solcu kimliğine sahip olan birisi olarak, bana da bırmızı bülten çıkarılmasına şaşırmadım.

Yunanistan’da davaya bakan savcı Türkiye’ye iade talebinde bulundu mu ve bunun için kırmızı bültende nasıl bir gerekçe sunulmuş?

Evet, bülten Türkiye’ye iade talebi içeriyor. 27 yıl önce, yani 1995 yılında hakkımda açılan örgüt davası, kırmızı bülten için bir bahane olmuş. 2001 yılında tahliye edildiğim ve o dönem tutuklu kimsenin kalmadığı dava, 2011 yılında Yargıtay 9. Ceza dairesi tarafından onanmış. Üzerinden 11 yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra, birden akıllarına bu dava gelivermiş. Doğan Akhanlı için seçilen bahanenin ve yöntemin birebir aynısı, benim için de devreye konulmuş özetle. Hemen buraya, benim için söz konusu edilen davayla ilgili bir not düşmeme izin verin lütfen. Bana çok çarpıcı geliyor bu. 2010 yılında, hakkımızda karar veren 12. Ağır Ceza Mahkemesi başkan ve üyeleri, sonraki yıllarda “FETÖ terör örgütü üyesi” olmak iddiasıyla karşı karşıya kaldılar. Başlarına ne geldiğini veya neye dönüştüklerini tahmin edebilirsiniz. Kamuoyunda kumpas davaları olarak bilinen, “Ergenekon, Balyoz” vb. gibi davalarda da aynı isimler görev yapmışlardı ve o davaların hepsi düştü ama aynı hakimlerin solculara, Kürtlere, hak savunucularına verdiği cezalar, açtığı davalar ise hâlâ yürürlükte. Bence bu bile çok şey anlatıyor.

“BAKANIN LONDRA’YA YERLEŞTİĞİNİ DUYURMAM HEDEF YAPTI”

Başınızdan geçenleri anlattığınız yazınızda bu sürecin, yani tutuklanmanızın son dönemlerde Türkiye’deki iktidara yakın çevrelerin Londra’daki faaliyetleriyle ilişkili bazı bilgilere ulaştığınızın bilinmesi nedeniyle olduğunu söylüyorsunuz. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

Bu aslında hem beni yakından takip edenlerin, hem de Türkiye’yi yakından izleyenlerin bildiği bir şeydi. Dönemin Hazine Bakanı Berat Albayrak ile ilgili, sosyal medya üzerinden, Londra’ya yerleştiğine dair bana gelen bir haberi “bilgi notu” olarak yaptığım paylaşım büyük bir karşılık bulmuştu. 128 milyar doların hazineden buharlaşmasının ortaya çıkmasının ardından, devlet geleneğinde görülmemiş bir gayriciddilikle Instagram hesabı üzerinden istifasını sunan Bakan’ın bir anda ortadan kayboluşu, elbette bir haber ve merak konusuydu.

Benim “bilgi notu” olarak yaptığım paylaşım, bu nedenle WhatsApp gruplarında dahi almış yürümüştü. Ertesi gün, hem AKP MYK üyesi, hem arkadaşı ve avukatı olan şahsın, “yalan ve iftira” diyerek açıklama yapması ve dava açacaklarını ilan etmesiyle, kendimi hükümete yakın tüm ana haber kanallarında bulmam bir olmuştu. Konunun diğer muhatabı bendim ama hiçbir kanal ve gazete benim ne düşündüğümü ne bildiğimi sorma zahmetine girmemişti. Klasik bir sözle ifade edersem “Düğmeye basılmış” ve linç başlamıştı. Çok zaman geçmeden, savcılık harekete geçmiş ve kitaplarımı basan yayınevine, hızla adresimin kendilerine bildirilmesine dair resmi bir talep göndermişti. Bunu da sosyal medyadan duyurmuştum ve yayınevi de bu konuda net bir duruş sergilemişti ama yurt dışında yaşayan bir insana açılacak bir soruşturmanın çok bir işe yaramayacağı da ortadaydı. Daha etkili başka bir yol bulmak gerekiyordu. İktidarı temsil eden isimlerin ve güç çevrelerinin gözüne girmek isteyen savcıların bu konuda çok “yaratıcı” olduklarını söyleyebilirim.

Ben ise aynı dönemde, artık herkesin diline düşmüş olan ve kimi zaman açık, kimi zaman kulaktan kulağa fısıldanan, hükümete yakın iş insanlarının, geçmişte bakanlık yapmış isimlerin İngiltere’de kurdukları ilişkileri, firmaları ve gayrimenkul yatırımları üzerine yoğunlaşmıştım ve dönem dönem sosyal medya üzerinden de küçük bilgiler paylaşmaya devam etmiştim. Elbette ki muhataplarının gözünden kaçmayan şeylerdi bunlar. Uzun zamandır aktif gazetecilik yapmıyordum ama ortada konuşulanlar ve fısıltılar o kadar ayyuka çıkmıştı ki, dönüp bakmamak mümkün değildi gerçekten. Bu duruma muhalif yazar kimliğim, hükümetin antidemokratik uygulamalarına karşı kaleme aldığım yüzlerce yazım da eklenince, sanırım bülten ile yüzleşmem kaçınılmaz hale geldi.

Belki tekrar olacak ama kırmızı bültenin bilhassa muhalif kimliğiniz nedeniyle çıkarıldığını size düşündüren tam olarak nedir?

20 yıldır hiçbir sorunla karşılaşmamış bir insan için bence bu kadar “tesadüf” zinciri fazla. İktidarın, özellikle yurt dışında yaşayan yazar, gazeteci, aktivist, insan hakları savunucuları üzerinde yürüttüğü, kişileri hedef alarak “Onu öyle bırakmam” diye parmak salladığı, yurt dışında yaşayan gazetecilerin, yazarların saldırıya uğradığı, “vatan haini”, “devlet düşmanı” ilan edildiği, haklarında kırmızı bülten çıkarıldığı bolca örneğe sahibiz. Bence önemli veriler hepsi.

“GÜCÜ ELİNDE TUTANIN GERÇEKLE HEP SORUNU OLMUŞTUR”

Anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’den gelen iade talebi ikna edici bulunmadığı için serbest bırakıldınız, peki Türkiye’nin bu şekilde bir talebi neden baştan işleme konulmuş sizce, uluslararası polis teşkilatının bu tutumu size ne düşündürdü? Bu konuda avukatınızın ya da savcının bir beyanı oldu mu?

Teknik olarak bunun nedenini elbette bilmem mümkün değil. Interpol’ün, Türkiye gibi kimi antidemokratik veya totaliter eğilimleri ile öne çıkmış ülkelerin, muhaliflerini cezalandırmaya dönük olarak kullanılması elbette büyük bir sorundur ve vebali de ayrıca büyüktür. Totaliter rejimlerin, muhaliflerini baskı altına almak için Interpol’ü bir araç haline getirmesi ayıbına da artık son verilmelidir bence. Mahkeme, Türkiye’nin talebini yetersiz ve bana sorarsanız manidar buldu ve beni serbest bıraktı. 2002 yılından bugüne, hayatını şiddet karşıtlığı üzerine kurmuş, ruhunda hâlâ işkencelerin, katliamların izlerini taşıyan ve yıllardır yazarak, hayatın değişik alanlarında üreterek, insan hak ve özgürlüklerinden yana bir duruş örmeye çalışarak var olmaya çalışan birisi olarak, içeride geçirdiğim bir aylık dönem elbette ağır oldu. Ancak, avukatıma da söylediğim gibi, gücü elinde tutanın gerçekle, hakikatle hep sorunu olmuştur. Asıl ağır olan, bunu anlatma yükünün de kurbanların üzerine bırakılmasıdır.

Ben, bir insanın kendisine yapılan işkenceyi çevresine anlatmasını, anlatmaya mecbur bırakılmasını dahi bir şiddet biçimi olarak görüyorum. Sürekli olarak gördüğümüz işkenceleri, tanığı ve mağduru olduğumuz katliamları, yarattığı travmaları anlatmaya mecbur bırakılmamız, şiddetin tüm izlerinin insan ruhunda kalmasını sağlıyor ve sanırım bunu en iyi bilenler, aynı zamanda o şiddeti uygulayanlar. Muhaliflerine kırmızı bülten şiddeti uygulayanların yaptığı da bu. Ben hiç Türkiye’de bir işkencecinin aranır duruma düştüğünü, yurt dışına kaçmak zorunda kaldığını ve hakkında kırmızı bülten çıkarıldığını duymadım. Bir gün duyar mıyız bundan da emin değilim ama neden hiç duymadığımızı sorgularsak, birçok cevap bulacağımızdan hiç şüphem yok.

Son olarak sizce Birleşik Krallık pasaportu taşıyor olmanızın bu süreçte nasıl bir etkisi oldu?

Asıl etkili olan şey, Türkiye’nin insan hak ve özgürlükler konusunda en sorumsuz ülkelerden birisi olması bence. Bir ülkeyi yönetenlerin muhaliflerine karşı tutumu, o ülkenin nasıl bir yönetim biçimine sahip olduğunu da gösterir çünkü. Asıl etkili olan şeyin, devletin kendisine muhalif olanlara karşı uyguladığı baskı, hukuksuzluk ve şiddetin artık göze görünmez kılınamayacak hale gelmesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum.

Kaynak: evrensel

İlginizi çekebilir