DEVA Tekirdağ Milletvekili Avşar’dan Koç Üniversitesi’nde Yaşanan Olaya Sert Tepki: Barbarlık, Kabul Edilemez

” Bu ülkede hukuk tartışmak iyice lüks oldu. Asgari ücreti konuştuğumuz bu günlerde, asgari bir hukuktan söz etmek bile artık mümkün değil. Asgari ücret, asgari memleket, asgari altı hukuk, asgari demokrasi, asgari yaşam… Standartları yakalamış tek bir şey bile yok memlekette. Haksızlık etmeyelim, arsa ve imar rantı oluşturmak konusunda standartların çok üstündeyiz. Sorunuza gelirsek, bu konudaki en net tepki partimizden geldi. Genel başkanımız Ali Babacan yaptığı açıklamada, AYM kararını tanımayanların büyük bir hukuk darbesine imza attığını söyleyerek, kabineyi ve AK Parti’deki makul insanları tepki göstermeye, adalete sahip çıkmaya ve susmamaya çağırdı…”

Gazeteci Ahmet Külsoy, DEVA Tekirdağ Milletvekili Cem Avşar ile gündemdeki gelişmeleri konuştu:

Sayın Cem Avşar TBMM’nin en genç vekillerindensiniz. İlginç bir çelişki var; 2017’deki Anayasa değişliğiyle seçilme yaşı 18’e indirilmesine rağmen 52,5 yaş ortalamasıyla tarihin en yaşlı Meclis aritmetiği oluşmuş durumda. Seçilme yaşının kanunen 18 olması uygulamada karşılık bulmamış gibi. Ne dersiniz?

Evet, kanun değişmesine rağmen gençlerin siyasette alan bulabilmesi kolay değil. Bunun için gençlik, cinsiyet gibi siyasi partilerin tüzüklerinde yer alan kota uygulamalarını özümsemek gerekiyor. Yaş ortalaması 52,5 ama MHP ve İyi Parti’ye baktığınızda ortalamanın 60’a çıktığını görüyoruz. Özellikle geleneksel sağ siyasetin gençlere alışması zaman alacak gibi… Uygulama da henüz güçlü bir karşılık bulmasa da seçilme yaşının 18 olması doğru bir karar. TBMM’de bu dönem kendisini yetiştirmiş farklı partilerden başarılı arkadaşlar var.

Geçtiğimi günlerde Koç Üniversite’sinde enteresan bir olay yaşandı. Feridun B. İsimli öğrenci ırkçı ve ayrımcı motivasyonlarla neşterli saldırıya maruz kalmıştı. Olayı Meclis gündemine taşıdınız. Bu meseleyi paylaşabilir misiniz?

Toplumlarda kutuplaşma öfkeyi yükseltirseniz, o öfkeyi beslemeniz de gerekir. Bu bir realitedir. Koç Üniversite’sinde yaşanan olay, siyaset eliyle yaratılan kutuplaştırma sonucu kabuk bağlamamış yaralara tuz basan talihsiz bir olay ve yükselen öfkenin yansıması… Türkiye mutsuz ve öfkeli insanlar ülkesine döndü. Böyle bir iklimde hoşgörü olmaz. İster mahalle kahvesinde, ister Koç gibi ülkenin en seçkin üniversitesinde; öfke ve şiddet herkesi eşitler. Okur yazar, elit, seçkin, aristokrat, şehirli, köylü vs. fark etmez. Öfke ye yakalandığınız anda sıradan bir suçludan başka bir şey değilsiniz. Gençlerimizin, üniversitelerimizin böyle olaylarla anılmaması için aklı selim düşünceyi daha çok anlatmamız gerek. Bu hepimizin toplumsal sorumluluğu.

Yine TBMM gündemine taşıdığınız diğer bir mesele de, afet riski altındaki alanların dönüştürülmesine yönelik teklifle ilgiliydi. Bunula ilgili basın toplantısı da düzenlediniz ve “rezerv yapı alanı” kavramındaki muğlaklığa dikkat çektiniz. Sizce bu yasayla ne amaçlanıyor.

En kısa yoldan söylemem gerekirse AKP-MHP ortaklığı deprem gerekçesiyle, mülkiyet hakkını da dışarıda bırakarak yeni rant alanları açmaya çalışıyor. Asıl mesele şehirlerdeki yerleşim alanlarını, belirli bir şarta bağlamaksızın rezerv yapı alanı ilan etmek. Bu konuda iktidarın sicili çok kabarık. 

Bunun sakıncalarını açıklayabilir misiniz?

Yasanın önceki haline göre bir yerin rezerv alanı ilan edilebilmesi için hem üzerinde yapı olmaması, hem de yerleşim alanları dışında olması şartı aranıyordu. Getirilen değişikle gerekli görülen tüm alanlar rezerv yapı alanı ilan edilebilecek ve bu yerler  boşaltılıp yerine yeni yapılar inşa edilebilecek. Yani şehir merkezlerindeki yüksek rantlı yerleşimler rezerv alanı ilan edilebilir. Biz bunu kısıtlayan ve bu riski ortadan kaldıracak bir kanun teklifi verdik, (ilgili maddeyi afet riskli yapılar ve kamu arazileri ile sınırlayan) ancak zihinlerde başka bir hesap olacak ki henüz bir cevap yok.

Şehir merkezlerindeki yüksek rantlı yerleşimleri somut olarak açıklayabilir misiniz?

En somut örnek olarak Kanal İstanbul söylenebilir. AKP’nin ustalık rantı diyebiliriz. 45 km uzunluğundaki bu projenin önündeki engelleri kaldırmak için de rezerv alana ihtiyaç var; çünkü yasa ile bu alanda oluşacak mülkiyet ihlalleri için mahkemeler bypas edilebilecek. 

AKP ve Erdoğan için Kanal İstanbul’un rant haricinde bir anlamı var mı?

Birinci öncelik oranın rantını paylaşmak. Bu dönem şu, ya da bu şekilde bitecek. “Yol yaptılar, köprü yaptılar” insanımızın hafızasında uzun süre kalmaz. Kanal İstanbul projesiyle aslında Türkiye haritası değişmiş olacak. Düşünün, eğer proje gerçekleşirse İstanbul Boğazı’nın uzunluğu 30 km. Kanal ise bundan % 50 daha uzun olacak. Türkiye devleti var oldukça, haritalara her bakılıdığında İstanbul Boğazı’ndan Trakya yönüne doğru ikinci bir kanal, yani Sayın Erdoğan’ın imzası görünecek.

Boğaziçi Üniversitesinde yaşananlar da rant meselesinden bağımsız değil. Türkiye’nin aydınlık geleceğinin simgesi ve en seçkin okulunda yaşanan barbarlığı görüyoruz. Bir üniversiteyi üniversite yapan iki önemli unsur var hocalar ve öğrenciler… Ancak öyle görülüyor ki AKP, ne hocaları, ne de öğrencileri dikkate alıyor. Böyle olunca da ister istemez “mesele Boğaziçi Üniversitesi kampüsü mü” sorusu geliyor akla. AKP’nin rant ve arsa düşkünlüğü dikkate alındığında bunun mümkün olduğunu söyleyebiliriz.

Yani Boğaziçi Üniversitesinde yaşananların nedeni üniversite arsası mı?

Boğaziçi arsasına el koymak için aşama aşama ilerleyen bir rant planı var. 2021’de, yani yaklaşık iki yıl önce birinci derece doğal sit alanı olan üniversite yerleşkesi ve yakın çevresinin bulunduğu 422 bin metrekarelik alanın koruma statüsü düşürülerek ikinci ve üçüncü derece doğal sit alanı haline getirildi. Koruma statüsünün kaldırılmasından sonra üniversiteye saldırılar yoğunlaştı.

Sizin anlatımınızdan Kanal projesinin aynı zamanda özel bir Erdoğan imzası oluşturma amacı taşıdığı anlaşılıyor. Ancak bu konuda uzman olan çoğu kişi de projenin bir felakete yol açacağını söylüyor. Bu konudaki düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?

Bence Kanal projesi tam bir ekolojik felaket olur. Akp hükümeti sadece bu projenin gerçekleşmesi için bile İstanbul belediye başkanlığı seçimini her şeyin önüne koyacaktır. Yani 31 Mart’ta İstanbul bir yana, Türkiye bir yana… Proje, nereden bakarsanız bakın bir ekolojik kötülük. Çevre felaketi riskleri de oldukça yüksek. Üç fay hattının kesiştiği yerden söz ediyoruz. Ayrıca İstanbul’un en önemli içme suyu kaynağı olan Terkos gölünün tuzlanması ve Sazlıdere Barajının yarısının kaybedilmesi riski de var.

Kanal projesi üzerinden Körfez ülkeleriyle bazı finansal ilişkilerin oluşturduğu, arsa satıldığı söyleniyor. Bu konuda ne dersiniz?

Bunun çok daha ötesine bakmalıyız.  Proje maliyetinin 15 milyar $ olduğu söyleniyor. Şu anda swap hariç TCMB’nin 36,5 milyar$ net rezervi var. Yani swap denilen emanet para düşüldüğünde 36 milyar 500 milyon dolar içerdeyiz. Varsayalım ki AKP seçimi kazandı, Kanal’a start verdi ve 15 milyar $ borçlandı. Bu finansmanı sağlamak çok zor ama bulduğunuzu varsayalım. İşte o zaman Türkiye için Osmanlı dönemindeki borçlanmaya rahmet okutacak bir kapitülasyon dönemi başlar.

Bu ekonomide tam bağımlılık anlamına gelir. Ancak bu işin siyasi risklerine de dikkat çekmek lazım.

Elbette. En kısa yoldan söyleyeyim. Kanal İstanbul projesiyle Türkiye bir anlamda kendi rızasıyla yeni bir Mondros oluşturmuş olur. Hem de milli hassasiyetlerin havada uçuştuğu bir dönemde bunu yapar. Arka planda neler olup bittiğini tam olarak bilmiyorum ama özellikle Çin ve Katar için ayrıcalıklı bir alan açıldığı görülüyor. Çin’le yapılan liman ve diğer arka kapı finansman anlaşmalarıyla Çin lehine ayrıcalıklar oluşturuluyor

Çin, Katar, BAE gibi ülkelerle yapılan arka kapı anlaşmaları bana Suudi Arabistan’da yapılması planlanan Galatasaray-Fenerbahçe maçını hatırlattı. Sizin deyiminizle Suudi Arabistan’la da arka kapı anlaşmaları mı yapıldı?

Arka kapı anlaşmaların olması değil, olmaması sürpriz olur. Fenerbahçe- Galatasaray arasındaki maç, “yurtta sulh, cihanda sulh” pankartı ve Atatürk’lü tişörtlerle maça çıkmanın engellenmesi yüzünden iptale gitmişti. Bu açıdan hem Fenerbahçe, hem de Galatasaray’ı tebrik ediyorum. Resmen rant kovanına çomak soktular. İptal sonrası hem  Cumhurbaşkanı, hem de Devlet Bahçeli’den çok öfkeli açıklamalar geldi. Gerçi Devlet Bahçeli’nin öfkeli açıklamalar yapmasının haber değeri yok. Konu ağaçlar, böcekler, gökteki bulutlar olsa bile atarlanıp, öfkelenmenin bir yolunu buluyor ama Sayın Erdoğan’ın öfkesinden, canının yandığını anlamak mümkün. Akp hükümeti  arsa, rant, para konularına halel getirecek olaylar yaşanırsa böyle öfkelenir.

Önümüzde önemli bir seçim var. Bu aynı zamanda iktidarın geleceğini de belirleyecek. Bu seçimde alınacak sonuç ya Erdoğan ve Bahçeli iktidarlarını tahkim edecek, ya da erken seçim tartışmalarını gündeme getirecek. Genel olarak 31 Mart 2024 yerel seçimleri ve özelde de Murat Kurum’un adaylığı için neler söylersiniz.

Yerel seçimlere yönelik genel bir değerlendirme yapmak gerekirse şunu söyleyebilirim; iktidarın bu seçimden zaferle çıkması mümkün değil.

Çok kesin bir ifade değil mi bu?

Türkiye seçmeninde 2 ana hassasiye var; ekonomi ve terör. AKP ekonomi konusunda tam anlamıyla sınıfta kaldı. Hangi iktidar dönemine bakarsanız bakın, ortalama ev kiralarının asgari ücret ve ortalama memur maaşının üstünde kaldığını göremezsiniz. Derin bir yoksulluk var. Milyonlarca evde sessiz dramlar yaşanıyor. Yoksulluğu, haksızlığı ve mağduriyetleri görünür hale getirecek mekanizmalar tükendi. Hukuk konusunda yaşanan rezaletleri izliyoruz. Başını hafifçe kaldıranların tepesine hemen iktidarın tokmağı iniyor. Hukuksuzluğa isyan ederseniz başınıza Fetö-PKK tokmağı iniyor. Yoksulluğa, geçinememeye, barınma sorununa itiraz ettiğinizde başınıza Fetö-PKK tokmağı iniyor. Şu anda yaşadıkları haksızlıklara itiraz eden her bir vatandaş, her bir birey Fetö-PKK diye anında derdest edilebilir. Hukuk hiçbir dönemde iktidara bu ölçüde amade olmamış, bu ölçüde el pençe divan durmamıştı. Anayasa Mahkemesi’nin düştüğü duruma bakın. AYM Başkanı ve üyeleri için bile Fetö-PKK göndermeleri yapılıyor. Düşünün bu suçlama AYM üyeleri için yapılıyorsa, sıradan vatandaşı ne koruyabilir ki? Ben kendi adıma, Deva Partisi adına şunu söyleyebilirim, önümüzdeki seçim bütün bu haksızlıkların kıyıya vurmasına yol açacak.

31 Mart’ın yeni bir siyasal süreç başlatacağına inanıyorsunuz. Peki İstanbul ve Murat Kurum konusunda ne söyleyebilirsiniz. Adaylığı sürpriz oldu mu?

Kanal İstanbul gibi büyük ölçekli rant içeren bir projeden bahsettik ve bunun aynı zamanda “Erdoğan imzası” yaratmak amacı taşıdığını söyledik. Buradan bakınca Murat Kurum ismi sürpriz olmadı; çünkü AKP içerisinde arsa ve rant konularını en iyi bilen kişi… Farklı adaylar konuşuldu; Ali Yerlikaya, Ergün Turan, Tevfik Göksu, Fahrettin Koca, Adil Karaismailoğlu gibi… Bana göre kazanma ihtimali en güçlü olan aday Ali Yerlikaya’ydı; ancak Süleyman Soylu dönemiyle, adı konulmadan başlatılan devri sabık, mafya ve kara para operasyonları nedeniyle MHP’den onay alamayacağı aşikardı. Öyle de oldu

Sizce Murat Kurum’un ipi göğüsleme şansı var mı?

Bence çok zor ama AKP, Saray, trol ordusu, uçak kontenjanı gazetecileri, devlet ve belediye olanakları, aklınıza gelen her düzeyde İstanbul’a yüklenecekler. İyi Parti’nin kararı, Meral Akşener’in zaman zaman yaşadığı duygusal kırılmalar Murat Kurum için bir şans yaratabilir. Tabi ki İstanbul’daki Kürt seçmenin tercihi, DEM Parti’nin aday çıkartıp, çıkartmayacağı veya çıkartacağı adayın sahici olup, olmaması seçim sonuçlarını etkileyecektir.

“Sahici aday” dediniz. Bunu açabilir misiniz?

Seçimlere 3 aydan az bir zaman kaldı. Bir yandan “sayılı gün kaldı”, diğer yandan da seçimin gidişatını etkilemeye yetecek kadar zaman var. İyi Parti’nin yaşadığı iniş çıkışların neye evrileceğini tahmin etmek kolay değil. AKP Diyarbakır milletvekili Galip Ensarioğlu’nun bir açıklamasını gördüm. “DEM Parti milletvekilleriyle dostluğumuz var, görüşmelerimiz var” demiş. Tabi ki bu beyanından resmi görüşme anlamı çıkartmamak lazım ama iletişim kanallarının da açık olduğu anlaşılıyor. “Sahici aday” konusu, bir anlamda seçimlere yönelik adı konulmamış bir strateji. Yani öyle bir aday çıkarırsınız ki, mealen “oy vermeyin” sonucu çıkar. Seçmeninizi serbest bırakmış olursunuz. Buna karşı güçlü bir profil belirler ve seçmeniniz konsolide eder, oyların yönünü belirlersiniz. Ama bunlar adı konulmayan seçim stratejileri… DEM Parti, seçime yönelik herhangi bir ittifak içerisinde olmadığını açıkladı ama bazen açıklananlardan ziyade, açıklanmayan şeyler belirleyici olur. Dediğim gibi sayılı günler olmasına rağmen, her türlü değişikliğe yetecek zamanımız var.

“İyi Partinin yaşadığı iniş çıkışlar” dediniz. Nedir bu iniş, çıkışlar veya sizin ifadenizle “duygusal kırılmalar”? Bu durum İyi Parti’yi nasıl etkiler?

Ben genç bir siyasetçiyim. O nedenle büyük laflar etmek istemem ama şunu söyleyebilirim; siyaset iniş çıkışları kaldırmaz. Mesela, 6’lı masanın oldukça görkemli bir şekilde devrilmesi, hakikatten nereye evrileceğinin belli olmayan bir inişti. Böylesine görkemli, “kararlı” ve duygusal bir kopuş ardından masaya dönmek de başka bir duygusal kırılmaydı. Bu durum seçimden sonra da devam etti ve İyi Parti’de ciddi kopmalar oldu. Son seçime göre %10’luk oya sahip İyi Parti’de bence en az %5’lik bir boşluk oluşmuş durumda. Bunu büyük bir kara parçasının fay hattından kırılıp ikiye ayrılması gibi düşünebilirsiniz. Bu kopuş derinleşecek mi? Buradaki kopmalar yeni adres arayışları getirecek mi? Yoksa parti yeniden toparlanıp, kopan parçaları tekrar bir araya getirecek mi? Bunları göreceğiz.

Sayın Avşar, bu ayrışma hali devam ederse, doğal olarak ayrılanların ilk adresi MHP olur; çünkü zaten İyi Parti’nin gen kaynağı burasıydı. Olası bir MHP’ye veya AKP’ye kaymayı izleyecek misiniz, yoksa sizin de Deva olarak bir stratejiniz olacak mı?

Partimin ve benim, samimiyetle birinci önceliğimiz İyi Parti’nin bu durumu atlatmasıdır. Evet İyi Parti, MHP’den kopmalardan oluştu; ancak bu süre içerisinde MHP’den farklılaştı ve kabuk değiştirdi. O nedenle MHP için doğal dönüş istasyonu demek doğru olmaz. Mesela, yeri gelmişken söyleyeyim. M. Salim Ensarioğlu’nun partisinden istifa etme gerekçesine baktığınızda, doğal dönüş adresi olarak MHP’nin seçenekler arasında olmayacağını söylemek mümkün. Salim bey 3 dönem bakanlık yapmış oldukça deneyimli ve tutarlı bir siyasetçi. Böyle profilleri ne yapıp edip partide tutmanız gerekir. Çünkü bu insanlar harç gibidir, yapıyı ayakta tutarlar. Nitekim, Salim beyin partisinden istifasının ardından İyi Parti Diyarbakır il teşkilatı da bir bütün olarak istifa etti.

Ne dersiniz, Salim Ensarioğlu İyi Parti’dense DEVA Partisine daha yakın değil mi? Daha doğrudan soracak olursam, kendisiyle herhangi bir temasınız var mı?

İlk önce şunu söyleyeyim, Salim beyin partiden kopuş gerekçesi doğru yönetilibilirdi. Kente ilişkin bazı hassasiyetler üzerinden başlayan bir ayrışma var. İktidar kanadına baktığınızda bu tip hassasiyetlerin daha pragmatik yönetildiğini görüyorsunuz. Hüda Par’ın şımarıklıkları bile iktidar bloku içerisinde eritiliyor. Hüda Par’ın Meclis kürsüsünde ifade ettiklerini herhangi bir muhalefet mensubu dile getirse kıyamet kopar ama kopmuyor. Süreç yönetimi ustalıkla işletiliyor. İyi Parti, özellikle de Meral hanımdaki duygusal kırılmalar süreç yönetimine uygun değil. Deva olarak Salim beyle kişisel dostluğu olan bir çok büyüğümüz var. Şunu söyleyebilirim, Salim Ensarioğlu’nun siyasete bakış açısı bana göre İyi Parti’den çok Deva’ya daha yakın duruyor. Görüşme vs. anlamında değil, fikirlere hoşgörülü yaklaşılması ekseninde söylüyorum. Eğer partisiyle yeniden bir uzlaşma zemini oluşmayacaksa Deva’da olmasını kazanç olarak görürüm.

Yeri gelmişken sormak isterim.  DEM Parti ile ittifak konusuna nasıl bakıyorsunuz? 

‘İttifak’ kelimesi siyasette çok yıprandı ve kağıt kalemle toplama çıkarma yapılarak yapılan stratejiler sandığa çok farklı yansıyabiliyor, 14 mayıs bunun en büyük ispatı. Biliyorsunuz bizim parti programımız çerçevesinde Kürt meselesine, anadil konusuna, kayyım atamalarına karşı oldukça net bir duruşumuz var. Bunların tamamına hak ve özgürlük meselesi olarak bakıyoruz. Özellikle kayyım konusu en hafif deyimiyle seçmene ve onun iradesine saygısızlık demektir diyoruz. Kürt illerinde ve büyükşehirlerde de vatandaş bu konuya yaklaşımımızı samimi ve içten buluyor. En önemli kısmı bu. Biz ne kadar güçlenirsek iktidarın çözümsüzlüğe terk ettiği bu sorunları o kadar çabuk çözeriz.  

Kayyım meselesi, seçmene ve onun iradesine saygısızlıktır diyorsunuz. Tam da bu noktada Ümit Özdağ protokolü için ne söylersiniz.

Sandığa yansıyan milli irade kavramına bir sürü güzelleme yapıp, seçim sonrasında bu iradeyi deyim yerindeyse çöpe atmak olacak şey değil. Doğrusunu isterseniz Ümit Özdağ protokolünde en üzüldüğüm şey Kemal Kılıçdaroğlu gibi hoşgörülü, demokrat bir liderin metne imza atması. Keşke olmasaydı. Doğu ve Güneydoğu illerinde Kemal beye gösterilen oy desteğine bakınca daha da üzülüyorsunuz. CHP’nin oyunun yüzde 2, yüzde 3 düzeyinde olduğu Diyarbakır’da Kemal Kılıçdaroğlu’na %72’lik destek çıkması inanılmaz bir teveccüh. Buna Ümit Özdağ protokolüyle karşılık vermek ise çok üzücü. Şimdi Diyarbakır’a bunu nasıl anlatacaksınız. Bölge seçmeni, “Kemal Kılıçdaroğlu nezdinde bile benim oyum çöp değerinde” diye düşündüğünde ona ne yanıt vereceksiniz. Diyelim ki CHP ile Dem Parti, adı konulsun, ya da konulmasın, bir şekilde seçim ittifakına gitti. Bu konuda seçmeni ikna etmeniz mümkün mü?

Hukuk konusunda güncel bir konuyu sormak isterim. Deva Partisi’nin AYM’nin Can Atalay lehine verdiği ikinci ihlal kararını veya AYM üylerini desteklemek için bir girişimi oldu mu?

Bu ülkede hukuk tartışmak iyice lüks oldu. Asgari ücreti konuştuğumuz bu günlerde, asgari bir hukuktan söz etmek bile artık mümkün değil. Asgari ücret, asgari memleket, asgari altı hukuk, asgari demokrasi, asgari yaşam… Standartları yakalamış tek bir şey bile yok memlekette. Haksızlık etmeyelim, arsa ve imar rantı oluşturmak konusunda standartların çok üstündeyiz. Sorunuza gelirsek, bu konudaki en net tepki partimizden geldi. Genel başkanımız Ali Babacan yaptığı açıklamada, AYM kararını tanımayanların büyük bir hukuk darbesine imza attığını söyleyerek, kabineyi ve AK Parti’deki makul insanları tepki göstermeye, adalete sahip çıkmaya ve susmamaya çağırdı. 

Yanılmıyorsam, sözünü ettiğiniz bir sosyal medya paylaşımıydı. Bunun ötesine gidilemez miydi?

Daha fazlası da yapılabilir ama sıkıntılı bir konu olduğunu da unutmamak gerek. Diyelim ki Anayasa Mahkemesi üyelerine destek ziyaretinde bulundunuz. O zaman da AYM’nin siyasileştiği tartışmaları başlatılarak daha fazla hedef haline getirilebilirler.

Cem Avşar Kimdir?

İstanbul 1988 doğumlu. İş insanı. Lise tahsilini Türkiye’de tamamladı.

Üniversite öğrenimini Berlin ve Cambridge Anglia Ruskin Universty’de ekonomi- işletme üzerine yaptı.

Uluslararası bağımsız denetim firmasında çalıştı. 

CEM Vakfı’nda Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı.

DEVA’nın kurucularından olan Avşar, Genel Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği ve Genel Başkan Başdanışmanlığı yaptı.

İyi düzeyde İngilizce ve Almanca bilen Avşar, evli ve dört çocuk babasıdır…

 

İlginizi çekebilir