Cafer Solgun: “AKP gitsin de…” cephesi, yerel seçimler yaklaşınca yeniden toparlanmaya başladı

Cafer Solgun #P24Blog‘da yazdı:  “AKP gitsin de…” cephesi, yerel seçimler yaklaşınca yeniden toparlanmaya başladı. Bu toparlanma Saray iktidarına karşı değil ama…

Biliyorsunuz, toplumun daha çok “belirli” kesimlerinde can-ı gönülden veya kerhen ya da mecburiyetten CHP etrafında kümeleşmiş hayli çeşitli çevrelerden mütevellit bir “AKP gitsin de…” gruplaşması var. 2023 seçimleri öncesinde “geldik, geliyoruz” heyecanından yerinde duramayan bu kesimler, seçim yenilgisinin ardından ciddi bir hayal kırıklığı yaşadılar. “Bu halk adam olmaz abi!” psikolojisinden bir parça sıyrılmaları için memleketin yeni bir seçim sath-ı mailine girmesi gerekti.

Bireyler düzeyinde istisnalar kuşkusuz vardır ama bu çevrelerde seçim yenilgilerinin ardından özeleştirisel bir muhasebe yapmak yerine öne çıkan söylemler, her defasında Türkiye halklarına dair kerameti kendinden menkul “vecizler” oluyor. (Ben nezaketimden “veciz” diyorum, ne demek istediğimi siz anlayın.) “Tayyip ve AKP gitsin de…” bir siyaset değil. “Hele bir gitsinler sonrasına bakarız” lafı da seçmenlerini gönlünü fethedecek bir “vaat” değil. Bu denli açık bir gerçekliği dahi anlamaya ve üzerinde düşünmeye yanaşmıyorlar.

Bunların seçim yenilgilerine uydurdukları en gözde kılıfları, “Kürtler yine bizi sattı!” teranesi. Kürt seçmene karşı bitmeyen ama hiçbir mesnedi, dayanağı da olmayan bir kuşku içindeler hep. Şöyle bir yoklayın hafızanızı. Öncesinde bağımsız adaylarla seçimlere katılan ve hepsi de periyodik olarak kapatılan Kürt partileri (gerçi kendilerine HEP’ten beri “Türkiye partisi” diyorlar), ilk kez Selahattin Demirtaş liderliğinde parti kimliğiyle seçimlere katıldı (2015). O gün bugündür de bu spekülasyonlara konu oluyorlar.

Bu, “seçmenin ağzı torba değil ki büzesin” denilerek geçiştirilebilecek, kahvehane muhabbetlerinde edilen alelade bir spekülasyon olsa üzerinde durmaya değmez tabii ki. Ama öyle değil. Birincisi bazı insanların gönüllü biçimde yaydıkları ve “alıcısı” oldukça fazla olan bir şayia olduğu için değil. İkincisi de, yenilgiye “hazır kılıf” işlevi gördüğü için kimsenin yalanlamadığı, aksine faydalandığı bir spekülasyon. (AKP’nin de işine geliyor bu arada…)

Bu sağdan sola bileşimi hayli çeşitli “AKP gitsin de…” cephesi, yerel seçimler yaklaşınca yeniden toparlanmaya başladı. Bu toparlanma Saray iktidarına karşı değil ama. Dem Parti ve Selahattin-Başak Demirtaş çiftine karşı. Başak Demirtaş, İBB’ye aday olabilirim dediği günden beri sosyal medyada rezilce linç ediliyordu. Neticede aday olmadı ve sanırım kendi adına doğrusu da buydu. Ne var ki Başak Demirtaş’ın aday gösterilmemesi bu kez de yandaş yorumcuların diline düştü; Dem Parti düşük profilli bir aday çıkararak İmamoğlu’na “örtülü destek” verecek! Yani “gizlice” ya o tarafa ya da bu tarafa yedeklenecek; kendi başına bir “yol” izlemesi imkan ve ihtimaline kimselerin kafası yatmıyor.

Ama esas olarak Dem Parti’nin Mersin dışında İstanbul da dahil her yerde aday çıkaracağını açıklaması (7 Şubat 2024), peşinen “Kürtler bizi sattı” demeye şartlanmış çevreler tarafından daha çok “Dem Parti AKP ile gizlice uzlaştı, her yerde muhalafete kaybettirmek için aday çıkarıyorlar” yorumlarıyla karşılandı. Bu, daha çok İstanbul ve Ekrem İmamoğlu açısından dillendiriliyor.

Yeri gelmişken söylemiş olayım: CHP ve Kemalist çevrelerden de çok okurum var. Tabii yazılarımı ve kitaplarımı okuyup da CHP’den, Kemalist hassasiyetlerinden vazgeçen yok. Ama, “Biraz kafam karıştı. Hiç öyle düşünmemiştim” diyenler var. İşte düşünmeye sevk eden soru geliyor şimdi: Öncesinde HDP’nin şimdi de Dem Parti’nin AKP ile anlaştığına dair yürütülen spekülasyonların bir tane bile inandırıcı “delili” var mıdır? Nedir? Ama bunun aksini ortaya koyan “deliller” görmezden gelinmeyecek kadar çok: Belediyelerine kayyumlar atanmış… Demirtaş başta eski vekilleri, yöneticileri ve belediye başkanları içeride… Sürekli operasyonlara, gözaltı ve tutuklamalara maruz kalıyorlar… Seçim meydanlarında adları “terörün uzantısı parti” şeklinde anılıyor, vs.

Madalyonun bir de öteki yüzü var. Bu mesnetsiz spekülasyonları tabii ki Kürt seçmenler de görüyor, duyuyor ve okuyor. Dolayısıyla tepki duyuyor. Kendilerinden, herhangi bir “karşılık” beklemeden CHP’yi desteklemeleri istenen, bunu yaparken bile “satar bizi bunlar” laflarına maruz kalan Kürt seçmen, en son 2023 seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu tarafından aldatılmış olmalarını da unutmuş değil.

“AKP kaybedecek, az şey mi?” denilecektir hemen. Bunun Kürt seçmen nezdinde çok da fazla bir anlamı yok; bunu anlamak neden bu kadar zor? AKP-MHP koalisyonunun yerini Zafer Partisi destekli CHP-İyiParti ve diğerleri alsa Kürtlerin “Kürt” olmaktan ileri gelen hangi sorunu çözülecekti? Hayatlarında ne değişecekti? Bu sorulara verecek yanıtı olmayanların “Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete!” muhabbeti yapmalarının kendilerini kandırmaktan başkaca bir anlamı yok…

Bu anlamda Dem Parti sözcülerinin, “Tabandan tepki var, kendi adaylarımızla seçime girmemizi istiyorlar” şeklindeki beyanları, doğrudur.

Fakat Dem Parti’ye yönelik tabandaki eleştiriler bununla sınırlı değil. Bugüne değin yürütülen politikasızlıkla malûl siyasetin ciddi bir özeleştirisel değerlendirmesini yapmış değiller. Siyaset üretemiyorlar. Görebildiğim, sokaktaki insanın nabzını tutmaktan hala uzaklar. Fedakar seçmenlerini temsil etmekte gerektiği kadar başarılı, yaratıcı ve güven veren bir pratikleri henüz yok…

Bu yetmezliklerin “baskı var” ile gerekçelendirilmesi bir yere kadar anlaşılabilir elbette. Ama mesele de zaten bu baskılara rağmen, bu baskılara karşı ve bu baskıları püskürtecek mümkün olan en geniş kapsamlı bir demokrasi mücadelesini yürütebilmek. Çapsızlığın mazereti her zaman “baskılar” değil…

Madem memleket seçim atmosferine girdi, devam edeceğim…

Günün sözü, yazının meramıyla ne kadar ilgisi var emin değilim ama içimden geldi, Blanqui’den: Onların efendilerini seçmekten başka özgürlükleri yoktur…

İlginizi çekebilir