Berjîn Hakî: Tarih sadece iyiler ile yazılmaz

Tarih sadece iyiler ile yazılmaz. Böyle olunca şahit olduğumuz bazı tarihler gibi tek taraflı kalır. ‘Tarihten ders alma’ klişesini kullanıyorsak, garipsediğimiz, beğenmediğimiz özelliklerimiz üzerine de tartışabilmeliyiz.”

Bu topraklardaki derin tarihin, değerlerin, kültürün nasıl yok olduğunu görmek, söylenip geçilecek bir söz değil. Bu sözün ötesinde bir anlam taşıyor. Bu anlamı iyi yazmak, anlatmak hepimizin görevi…”

 Etrafımıza baktığımızda ismi değişen hatta aydın, bilinçli, bilge olduğunu düşündüğümüz bireylerin Ziya Alizade ile aralarında pek fark olmadığını bir türlü görmek istemeyiz. O yüzden benim Doktor Ziya Alizade bir masumdur. Çünkü onun önünü almayan aynı coğrafyanın insanıdır. toplumun kendisidir…”

 İnsanlar sürgünlüğünde yalnız bırakılıyor, kimi bir çukur dibinde yalnız bir ceset olarak kalıyor, bazıları ise harika villalarında yalnız ve akıldan yoksun bir yalnızlık çekiyor. Bu yalnızlık korona kadar etkili.”

Halil DALKILIÇ:

Popüler yazar ve yayıncılık ilişkilerinden uzak kaldığı için popüler edebiyat dünyasında pek öne çıkarılmasa da, ürettiği eserlerle kendisi bizzat gündem yaratabilen bir yazar Berjîn Hakî. 

Türkçe, Kürtçe ve Almanca yayınlanan ‘Kavalın Ezgisi‘ ile tanıdığımız yazarın birkaç ay önce yayınlanan son eseri ‘Alizade‘ de kitap okurunun dikkatini çekecek nitelikte. 

Kürt toplumunda mücadeleyle gelişen toplumsal moral değerleri, kendi klasik kişiliğini yaşatmak için kurnazca kullanan ‘Alizade’nin dramatîk öyküsü, her okuyucuya belki de çevresinden tanıdık birilerini hatırlatacaktır. 

“Tarih yalnızca iyiler ile yazılmaz“ diyen yazar, toplum olarak garipsediğimiz ve beğenmediğimiz özelliklerimiz üzerine de tartışmanın önemine vurgu yapıyor. 

Şu an Zilan katliamına ilişkin yeni bir kitap çalışması içinde olduğunu da belirten Berjîn Hakî, “Trajediyi bireylerin hislerine indirgemek istiyorum. Zilan katliamını anlatırken sadece bu tarihi soykırımı değil, insana can veren ve günümüzde yok olup, kuru bir vadiye dönüşen doğanın hikayesini yazıyorum“ diyor.

Kadın yazar olmanın zorluklarına ilişkin ise “yazmak ve yaşamak” kavramlarının her türden zorluğa rağmen iyi geldiğini belirtiyor…

Başarılı kadın yazar Berjîn Hakî ile son romanı Alizade üzerinden toplumsal değer kaybını, toplumun çarpık veya masum algı ve davranışlarını, edebiyatı, kadını ve sürgün yaşamını konuştum.

Öncelikle kendini ve yazarlığını kısaca nasıl tanıtıp, tanımlarsın?

1974 Van doğumluyum. Şimdi Finlandiya’da yaşıyorum. Kavalın Ezgisi, Unutma Beni, Beyrut Gibi ve son çalışmam olan Alizade isimli kitaplarım var.

Kavalın Ezgisi’nden Alizade’ye kadar hemen tüm kitaplarında birbirinden oldukça uzak gibi görünen yaşam ve coğrafyalarda gezdiriyorsun okuyucuyu. Bunda sanırım konu edindiğin Kürtlerin veya Kürdistanlıların sözkonusu yaşam ve sosyal davranışlarının geneline tanıklık etmiş olmanın etkisi var?

 Elbette. Mezopotamya’nın genel anlatımların daha da ötesinde ve derin olduğuna inanıyorum. Kitaplarda sadece Kürdistan değil, Ortadoğu’da da sıkça geziyorum. Bu topraklardaki derin tarihin, değerlerin, kültürün maalesef nasıl yok olduğunu görmek, söylenip geçilecek bir söz değil. 

Bu sözün ötesinde bir anlam taşıyor. Bu anlamı iyi yazmak, anlatmak hepimizin görevi. İnsanlar önce kendi topraklarından çıkarılıyor, sonra başka toprakların insanı olmaları için zorunlu kanunlar geliştiriliyor. Olmasa, zulme uğruyor. Göçler ya da dört parçaya bölünmüş Kürtlerin yaşadığı topraklarda olduğu gibi Kürt kıyımı beraberinde ciddi kültürel sorunlara da sebep oluyor. 

Bu yüzden insanlar kendi kültürlerinden uzaklaşırken, çok çarpık ve ‘sakatlanmış’ dinsel algılarla, ritüellerle, siyasetle, modernizmle beslenip ‘tuhaf’ bireylerin türemesi kaçınılmaz bir sonuç doğuruyor. Bunu günlük hayatımızda görmemezlikten gelemiyorum. Bu atom bombası kadar tehlikeli bireylerle komşuyuz, aileyiz ve ebeveyinleriz.

Hikayelerinde konu belirlerken seni ne motive ediyor? Örneğin ‘Alizade’de olduğu gibi özgün bir kişiliği anlatmak mı, yoksa o tür özgün bir kişiliğin kendisini içinde rahatça yaşatabildiği, geleneksel ve modern yaşamın iç içe geçtiği toplumsallığın çarpık veya masum algı ve davranışlarını deşifre etmek mi?

Motive olunduğu zaman zaten, konu belirlenmiş olur. Sadece benim için değil, sizin için de arayışınıza ulaşmak istiyorsanız motivasyon ve disiplin şarttır. 

Sorunun devamı ise, sorduğun ikinci cümle benim için hepsini kapsıyor. Hem geleneksel, hem toplumsal hem de modern yaşam alanın artık günümüzde zorlandığı veya çöktüğünü göz önünde bulundurursak bunun sonucu olarak bireylerin ortaya çıkışını yansıtmak yazdığım konuya göre önem taşır. 

Elbette sadece bu karakterler değil, kahramanlar ve iyi olan karakterleri de görmemezlikten gelinemez. Her ikisi de toplumun dahası, tabi olmak zorunda kaldığımız sistemlerin bir yansımasıdır. Bunu bilmek ve görmek, belki bundan sonra atacağımız adımlarımız için bize fikir verecektir. 

Tarih sadece iyiler ile yazılmaz. Böyle olunca şahit olduğumuz bazı tarihler gibi tek taraflı kalacaktır. ”Tarihten ders alma” klişesini kullanıyorsak, garipsediğimiz, beğenmediğimiz özelliklerimiz üzerine de tartışabilmeliyiz. O zaman bu söz bayat bir öğüt olmaktan çıkabilir.

 ‘Alizade’ kitabın biraz Aziz Nesin’lik bir tad veriyor. Alizade Kürt toplumunda sosyal dönüşüm, kentleşme, politikleşme sürecinin temsil kişiliği mi, hukuğu belirlenmemiş geçiş süreci toplumunun fırsatçı köylü kurnazı mı, yoksa bir masum mu?

Doğrusu Alizade’nin nasıl biri olduğunu en çok okuyucuya bırakmak isterdim. Ancak sorunuza cevap vermek için bunu açabilirim. ‘Mamoste Doktor Ziya Alizade’, dört sınıra bölünmüş siyasetin bir sonucu olmakla birlikte, toplumu yönlendiren, toplum temsilcisi kurumlar, başka bir deyimle devrimciler, çeşitli erk ve akıl sahiplerinin yaklaşımlarının da bir sonucudur. 

Kitapta bu kişiler ‘bilirkişiler, arif olan insanlar’ olarak tanımlanıyor. Bu kurum ya da oluşumlar, bilirkişiler doğru olan karar yerine çoğu kez toplumun gönlünü hoş edecek türden kararlar alırlar. Toplumu karşısına almaktan çekinirler. 

Sonuç itibariyle; bu toplum onları destekliyordur. Onlar da geri olan düşünceyi görmemezlikten gelir, toplumun nabzına şerbet sunar. Yani biz toplum olarak geri olan yanlarımızı görmemezlikten geliriz. Böylece Ziya Alizade sünnetçiyken doktor olur, mühendis olur, çoğalır, olur da olur… 

Bazı okuyucular, Ziya Alizade karekterinden tiksindi. İnanın bana, ben de bunu istiyordum. Çünkü Alizade’den tiksindiğimiz zaman onu bir kitabın karakteri olarak görürüz. Oysa Alizade hemen yanı başımızda tüm geriliği ve tiksinti veren özellikleriyle dikiliyordur. 

Etrafımıza baktığımızda ismi değişen hatta aydın, bilinçli, bilge olduğunu düşündüğümüz bireylerin Ziya Alizade ile aralarında pek fark olmadığını bir türlü görmek istemeyiz. O yüzden benim Doktor Ziya Alizade bir masumdur. Çünkü onun önünü almayan, kendisini kitapta da geçen bilirkişi sanan aynı coğrafyanın insanıdır. Toplumun kendisidir. Siyaset ve Kürtlerin alın yazısını sıkça dillendirmek doğru bir tespittir. Ama buna dayanmak çok kolaydır. Zor olan kendine dönüp bakmaktır.

Kitapta geçen Binevş ise bu kurulu düzenin ilk kurbanıdır. İzin verirseniz; Binevş karakterini biraz değinmek istiyorum. Binevş genel deyimle namuslu, uysallığıyla sevilen, sessiz bir karakterdir. Sıradan zavallı bir çok kadından biri. Ayrıca güzelliğiyle göz dolduran bir Kürt kızıdır. Binevş burada Kürt kadını ve erkeğinin hayalini yıkıyor. Hem de o tüm bilir kişilerin yüksek bilinçli bakışına rağmen. 

 

Binevş’ten beklenen ona biçilmiş bu masumiyeti sürdürmesidir. Onlara sorsanız en fazla devrimci yaparlar Binevş’i. Kocasına bağlı ve devrimci. Üzgünüm ama bu toplumda hiç de mümkün değildir. Bu yalandır. Böyle bir şey olamaz. Hem kocasına bağlı, hem de devrimci olunamaz. Binevş gibi kadersizlere eh en azından geleneğini dilini korusun öğüdü verilir. Binevş, Kürt kadını ezilir ama namusuyla katlanır ve elinden geldiğince kendi geleneğini dilini korur kalıbının aksidir. Binevş kendi kör koşulları içinde bu kitapta esas bir devrimcidir. 

Yazarken kendini ne tür bir ruh halinin etkisinde hissediyorsun; ‘Beyrut Gibi’de bir hikayende vurguladığın gibi ‘göçebelik’ mi, ‘sürgün’ mü ya da kendisini hiç bir yere ait hissetmeyen bir ‘delilik’ halinin mi?

Yazarken hangi karakteri ya da metni ele alıyorsam, onu hissetmeye, O olmanın ruh haline bürünüyorum. Ben herkes değilim, herkes de ben değil. Her şey ya da birey kendi koşulunda doğru ve yanlışa yönelir. Bunu yazarken iyi anlamak gerekiyor. Yazarken karakterleri yargılamak benim işim değil ve onlar neyse odur. 

Özellikle yazılı edebiyatta birey ve yalnızlığa vurgu sanki sosyal konuların önüne geçmiş gibi. İnsanı insana ve yazarı topluma daha duyarsız hale getiren nedir sence? Ya da daha farklı mı düşünüyorsun?

Çağımız büyük şeyler yaratıyor. Modernizm, tükenmeyen binalar, kanunlar kanunlar kanunlar, uzaya gitme hayali, yapay zeka gibi muazzam şeyler peşinde. Aynı teknoloji namluya dönüşerek insan ve doğayı parçalamayı da ustalıkla yapıyor. Örümcek ağının yapısı incelenip sağlam binalara örnek olduğu gibi, örümcek ağı askeri alanda da kullanmaya esin oluyor. İki düşüncenin de açtığı ev büyüklüğündeki bir bina ya da çukur insanın yalnızlığını da o derece açıyor. 

İnsanlar sürgünlüğünde yalnız bırakılıyor, kimi bir çukur dibinde yalnız bir ceset olarak kalıyor, bazıları ise harika villalarında yalnız ve akıldan yoksun bir yalnızlık çekiyor. Bu yalnızlık korona kadar etkili. Korona hastalarının sayısı ülkeler bazında tespit edildi. Ancak gazetelerin küçük köşelerinde göç ederken hayatını kaybeden, boğulan ya da tırların içinde ölü bulunan göçmenlerin haberi öylece geçildi. ‘Çukurda ölen Kürtler’ de hala hainlikle suçlanıyor. Kimin neyin haini?..

Bir kadın yazar olarak günlük yaşam mücadelesi içinde edebiyattan ve yazmaktan kopmamak zor olmuyor mu? Karşılaştığın güçlükler neler? Yeni kitap çalışman var mı?

Elbette benim de birey olarak yazmak için yaşadığım zorluklar çok. Zamanla yarış halindeyim. Burada yaşadığım zorlukları anlatarak “bak ben nasıl zorluk yaşıyorum” demeyi ve zavallı edebiyatı yapıp göze sokmayı sevmiyorum. Ben de herkes gibi zoruklarla boğuşuyorum. Yazmak ve yaşamak kavramı her şeye iyi geliyor.

Yeni çalışmam da Zilan vadisindeyim. Zilan katliamı araştırma ve belgelere dayanarak yazıldı. Bu trajediyi bireylerin hislerine indirgemek istiyorum. Zilan katliamını anlatırken sadece bu tarihi soykırımı değil, insana can veren ve günümüzde yok olan kuru bir vadiye dönüşen doğanın hikayesini yazıyorum. Bizim coğrafya da katledilen sadece insan değildir. 

Katliamdan çok daha eskiye uzanıyor bu roman. Ormanın kendi hikayesine. Kürdistan’da varolan endemik ağaçların, hayvanların, çiçeklerin, bitkilerin yok oluşunun hikayesini anlatıyorum. Sadece Kürdistan’da varolup keşfedilmeyen savaş ve insan eliyle yok olan bitkiler mevcut olagelmiş. Bugün bu endemik türler yok olmuş veya tehlike altında. Yeni kitabımda bu konuya eğiliyorum. 

Söyleşi için teşekkürler…

 

Ben teşekkür ederim… 

İlginizi çekebilir