Ali Engin Yurtsever: Vartinis Neresiydi?..

Sadece biz biliyoruz, tıpkı diğer katliamları bildiğimiz gibi. Sadece biz duyduk, biz öfkeyle haykırdık. Sesimiz Kurdistan’ın sınırlarına çarpıp bize geri döndü, sınırı geçip yankılanmadı bile, kendi içimizde boğuldu. Termik santral yapımlarına, Kazdağlarının talaıina, HES’lerin kurulmasına karşı yükselen protesto seslerine Kurdistan halkı ses verdi vermesine ama kendisinin baştan başa yakılıp yıkılmasına, Sur’dan Cizre’ye, oradan Nusaybin’e toplarla i̇nsanların bombalanmasına, Efrin’e ve işgal edilen yerleşim alanlarına ses veren olmadı. Katillerimizin işlediği her cinayet haberini okurken dağlanan yüreğimiz, öfkeden çıldırmakla, acıdan kahrolmak arasında bir yerlerde yaşarken, bizler aklımızı ve nefretimizi diri tutmaya çalışıyoruz.

          Sadece son kırk yılda yüz binden fazla insanımızı öldürdüler. Yüzbinlerce insan işkencelerden, zindanlardan geçti. Hem kendi ülkesinde hem de bilmediği diyarlarda sürgünlere çıktı da, sürgünlerde de katiller tarafından kanları toprağa akıtıldı. Yerlerinden edilenler mesleksiz, evsiz, geleceksiz düştüler yollara. Kaç Kürt kadinı bedenini suskunluğa gömülen umudun acısıyla sattı, kaç Kürt genci uyuşturucunun batağına gömüldü? Kaç aile paramparça oldu, zindanlara mahkum edilenlerin aileleri görüşe gidecek yol parasını bile bulamadı. Kolay değil zindandaki hükümlülük süreleri: 30 yıldan fazla bir ceza biçiyorlar ömrümüze. Sanki sıradan bir toplama işlemi yapar gibi. öylesine rahat, öylesine umursamazlar. Öyle ya bizler ölümsüzlerdeniz: yaşamımızın süresini Nuh peygamberin yaşadığı süreye göre kıyaslıyorlar.

        Dağ başlarında mezarsız kaç insanımız var, kolay mı kimyasal silahlara karşı savaşabilmek?  Sayısız insanımızı kör hücrelerde yitirdik, bakmaya kıyamadıkları evlatlarının zindanlarda demirlerle, kalaslarla öldürülüp paramparça edilmiş cenazelerini aldı ailelerimiz. Alçakla bir duyguyla donatılan devlet, cenazeleri torbalarda ve kutularda kargoyla gönderdi. Tutsaklarımızdan hasta olanları zindandan çıktığında geriye kalan ömrünün ancak üç beş gününü görebildi. Kolay mı onlarca yıl yaşamak içerde? Çıktığında herkesin, herşeyin yabancı olduğu bir hayatın içine girmeye çalışmak. “Insan hapishaneye girdiği yaşta kalırmış” derler. Çıktığında yaşlandığının farkında bile olamamak, birdenbire boşluğa yuvarlanırken bilinmezliğe el uzatmak? Sürgüne çıkmak elbette ülkenin koşullarıyla karşılaştırılmaz ancak onun da kendine göre ağır koşulları var. Sürgünü mücadelenin bir başka açısı olarak değil de, kendi ikbal ve şeraitinin bir basamağı olarak gören, kısa sürede paranın basamaklarını çıkanlar ve en ağırı: mücadeleyi kendi ahlaksız yaşamlarının bir senedi olarak görenler hariç, binbir darbe almış hayatlarının kıyısında bir sarmaşık gibi tutunmaya çalışarak yaşamaya çalışıp yoksullukla boğuşurken yine de yüreği ülkede olanlar da var. Vahşi batıda yaşar gibi başlarına ödül konulanlar da var.

      Kim bilir kaçımız bir daha doğduğu, kültürüyle beslendiği ülkesini göremeyecek veya ne zaman görecek, bilinmez. Geride bıraktıklarının hastalığında yanında olmamak, toprağa verilirken uzaktan acı, öfke ve nefretle kendini ayakta tutmaya çalışmak da sürgünün bir başka yönü. Sessizce emek harcayan binlerce insandan biri olup da mağrur kalabilmenin yanında, ahlaksızlığıyla yetkilere sırtını dayayan kişiliklerin “siyasi abi” olmasını görmek de bir başka yönüdür sürgünün.

   Binlerce yıllık tecrübelerinden biliyorlar. İşledikleri suçların sayısı çoğalınca ve “bu kadarını yapamazlar” dedikleri sınırları geçtiklerinde mazlumlar bir yandan açılan yaralarını sarmaya, bir yandan da hesabını sormaya çalışmanın ikiye bölünmüşlüğünü yaşayacaklardır. Öte yandan da direnişi kırmak, kendi egemenliklerini sürdürmek için kendi sahnelerinde küçük bir yer ayırmayı öyle büyütecekler, öyle gözümüze sokacaklar ki, bunu bir ihsan, bir bahş olarak göstermekten de geri kalmayacaklar. Elbette işleri gelmediği zaman o sahnenin dışına atmakta da bir beis görmeyeceklerdir.

    Sokak hayvanlarını kışın donmaktan kurtarmanın insanlığından dem vurup, Taybet Ana’nın çocuklarının gözleri önünde can çekişerek ve günlerce sokakta kalarak öldürüllmesini ise “aaa öyle mi?” diye karşılayacaklar. Emine Şenyaşar’ın yaşadıkları, herhangi bir sıradan olay gibi bile karşılanmadı. Kör, sağır ve dilsiz rolünü başarıyla sürdüren bir devlet geleneği her zamanki gibi sırıtıyordu. Haklarını yememek lazım: insanları öldürüp, kurşun veya idam ipinin parasını da istemenin haklı onuru! da bu devletindir. İşgal edilen yerlerde idari yönetimler kurdular. Genetik yapıları öylesine hırslı, öylesine gözü dönmüş ki, Kürtleri Türk yapmaları bir yana, Araplara bile aynı şekilde yaklaşıp Türkçe eğitimle yöneliyorlar.

    Onarılmaz bir şekilde çürümüş bir alt ve üst yapıları var artık. Yani halk ve devlet olarak karşımızdalar. Temelden yanlış örülmüş bir bina var ve ilk depremde de yıkılacaktır. Hiçbir yerini tahkim ederek düzeltmek mümkün değil. Bir ülkenin yasalarını oluşturan halkın hayata bakış açısıdır. Bir halk niteliğinden çoktan ayrılıp, bir gurüh haline gelmiş bu toplumsal yapının tahkime değil, yıkılıp yeniden insani değerler üzerinden oluşturulmaya gereksinimi var.

    Aydınlık ve karanlık iç içe geçtiği bir havaya büründüler, malum “kurt dumanlı havayı sever”. Dumanların ardından seçim heyecanına kapılmamızı aç bir kurdun iştahı gibi bekliyorlar. Vekilleri zindana atıyorlar, seçilmiş il-ilçe belediye yöneticilerini zindana atıyorlar, üyeleri zindana atıyorlar… Belediye seçimleri yapılacak ve ardından kayyumların saltanatı başlayacak ve biz bir sonraki seçimleri bekleyeceğiz. Bektaşi fıkrası gibi: “biz bu dünyaya gömlek yıkamaya mı geldik?”.

     Sahi Vartinis neresiydi, ne olmuştu? İnsanları hayvanlarla birlikte yakarak öldürüp sonra da kimseye bu suçtan ceza vermemişlerdi değil mi? Peki niye şaşırıyoruz ki, Vartinis biziz…

İlginizi çekebilir