Ali Engin Yurtsever: Toplumsal Yaşamın Pratiği ve Teorinin Gizemciliği

     Toplumsal kitlelerin nasıl hareket etmeleri açısından onlara yön veren ilk adım sağlam temellere dayanan, güçlü ve zincirin halkalarını gerçekçi bir şekilde tamamlayarak oluşturulan bir teoridir. Çoğunlukla teorinin gücü hafife alınsa, geçerliliği olmadığı dile getirilse bile bu bakış açısı bizzat teorinin gerçekliği tarafından yalanlanır. Çünkü teori olmadan iki olgu arasındaki bağ sağlam bir şekilde kurulamaz.

Bu tanımlamayı gerçekçi bulmayan bir düşünceye dayanan pratik: doğal olarak teorinin önderliğini reddedecek, somuttan yola çıkarak yeni bir teori oluşturacaktır. Bu nedenle teori, gerçekçi olmak zorundadır. Temel çıkış noktası da mümkün olan değil, gerçekçi olandan yola çıkmaktır. Elbette oluşturulan teorinin kağıt üzerindeki mükemmelliği, somut hayat tarafından sınanır. Ancak bu teorinin olmaması gerektiğini değil; eksikliğini veya yanlış oluşturulduğunu gösterir. Sonuç: hiçbir bireysel veya toplumsal hareket bir teori olmadan yola çıkmaz, çıkamaz,

    Temel sorun teorinin niteliğinden kaynaklanır. Materyalist ve idealist düşünce açısından belirleyici olan da budur. Materyalizm gerçekçi olandan, idealizm mümkün olandan yola çıkar. Günümüzde de kapitalizmin dayandığı felsefi teorinin idealizm olduğunu biliyorsak, yoksulluğun nedeninin, üretim araçlarının toplumsal olmayan mülkiyetinin ve insanlığın kurtuluşunun neden gerçekleşemeyeceğini de bu koşullarda biliyor oluruz. Hayat her zaman gerçek olan bir teoriden yola çıkarak bizleri çözüm yoluna ulaştırır.

    İnsanlık tarihi kitlelere sunulan teorilerin ışığında daha iyi bir yaşam uğruna eylemde bulunan i̇nsanların oluşturduğu süreçlerden meydana gelir. Tarih denilen kavram kendi başına bir hiçtir. Bir eylemde bulunamaz, tarihi oluşturan kendi amaçları için eylemde bulunan insandır ve bu i̇nsanların oluşturduğu toplumsallıktır. Uzun yıllardır tarih kötü taraftan ilerlemektedir. Gerici şiddetin ve sömürünün olması ve bu çarkın kırılması daha da uzun tarihsel eylemliliklere gereksinim duymaktadır. Kapitalizmin karşısında insanlığın kurtuluş anahtarını elinde bulunduran sosyalist ideoloji yaşadığı süreci-şimdilik-yeniden ayağa kalkmak üzere tartışmak ve eksiklik veya yanlışlarından arındırmak zorundadır.

Hiç hata yapılmadığında ısrarcı ve katı olmak pratiğin yalanladığı bir teoriden başka bir şey değildir. Hataların kılavuzluğunda yürünen yol, binlerce sayfanın oluşturduğu kelime yığınlarının içinde kaybolmaktan çok daha iyidir. Bir teorinin yarattığı hatada ısrar etmek, artık bir “hata” değil bir tercihte ısrar etmektir. Geçmiş içinde bir şeyler yaşanılan bir süreçten ibaret değildir. Gecmiş, eyleme geçildiğinde içinden bir takım şeylerin çıkarıldığı tarihselliktir. Vurgulamak gereklidir: kapitalizm kaldırılmadan, onun yarattığı her toplumsal üretim ilişkisi daha üst bir aşamanın yarattığı toplumsal ilişkilerle değiştirilmeden maddi hayatın “yeniden üretimi” sürecek ve var olan durum daha da kötüleşecektir. Bir sömürü sistemi ne reformlarla, ne de onun içinde kalarak düzeltilebilir. Karşı çıkarak, bunu da gerçekçi bir teorinin kılavuzluğunda gerçekleştirerek, cepheden savaşılarak ortadan kaldırıldığında başka bir hayat kurulabilir.

    Sınıfsal veya ulusal kurtuluş adına bir çağrı yapıldıysa, bu kaçınılmaz olarak çağrıyı yapanın kendi iktidarını kurmaya yönelik bir savaşın çağrısı niteliğindedir. Uzlaşmaz bir şekilde sürdürülmesinin yanında yeni toplumsal ilişkileri de bir yandan kurmak zorundadır. Tarih, hiçbir zaman, hiçbir şekilde ikili bir iktidarın varlığının yan yana sürdürüldüğünü yazmamıştır. Çünkü var olanı değiştirmek, onunla beraber uzlaşarak değiştirmek değildir. Egemen iktidar buna izin vermez. Kuzu postu giyerek oturduğu masada üstündeki kuzu postu kaldırılınca altından kurdun dişleri görünür.

    Kuruluşu itibariyla bir avuç oligark dışında kimsenin yaşama hakkının olmadığı, ırkçılık ve şiddetle yoğrulmuş bir devletin teorinin labirentlerinde dolaşıp “sosyal, laik ve bir hukuk” devleti olduğu tezi, pratiğin örsünde parçalanalı cok oldu. 1915 başlangıcıydı, şimdilik Efrin’e kadar geldi. Aslında gerçekliği kabul ettiğimizde başlangıcından bugüne kadar her şey ortada. Kısa tanımla Türk, müslüman ve sünni olmak tek koşul olarak dayatıldı. Bunu kabul edip kimliğinden vazgeçenler de fişlenerek unutulmadı.

    Ancak kimi zaman 1921 anayasasına vurgu yapılıp, onu ölçü almak, kimi zaman “kurucu ortak ve ortak vatan” söylemini dillendirmek, kimi zaman da “çözüm süreci”nde devletin tavrını olumlayarak öne çıkarmak gibi tutumlar mücadelenin yönü noktasında taktik mi, stratejik mi diye bir karışıklığa yol açıyor. Öncelikle bilinen ama dikkate alınmayan bir kuralı yazmak gerekir: “eğer karşı tarafı ikna etmeye çalışıyorsanız, gücünüz yok demektir”. Sürekli olarak geçmişe dönük hatırlatmalarda bulunmak pratikte karşı tarafın hakimiyet ve şiddet alanının daha da genişlemesine olanak tanıyor. Ayrıca tarihe baktığımızda kendi konumlandığı yeri net bir şekilde belirleyen Türk devletinin Kürtlere yönelik böyle parlak cümleler kullanması, niyetini göstermez, sadece saklamasına yardım eder.

Şêyh Seîd, Seyîd Rıza ve daha nice öndere yaklaşımının zaman zaman “saygılı ve güven verici” olması sadece politika gereğidir. Bu yüzden ikide bir “şu zaman şunu demiştiniz, beraberlikten dem vurdunuz, birleşip şahlanalım” gibi ikna turları sadece karşı tarafa yeni hamleler için zaman kazandırır. Yumuşama olarak algılanan Cumartesi anneleri eyleminin engelinin-şimdilik-kaldırılması, bazı tahliyeler, bazı yasakların görmezden gelinmesi hazırlandıkları yeni hamlelerin altyapısını oluşturmaya yöneliktir başka bir şey değil. Ortadoğu’da İsrail’in yaygınlaştıracağı savaş, Iran’a doğru yol alırken, Suriye, Irak ve Türk devletine de uğrayacaktır. Bunu elbette biliyorlar, önlemek için yeniden çözüm sürecini canlandırmak da isteyebilirler. Gerisinin nasıl gelişeceğini biliyoruz zaten.

     Ne kadar da teorinin gizemli cümlelerinin arkasına saklanırsa saklansın, bizler bu devletin nasıl bir karakterde olduğunu toplumsal yaşamımızın pratiğinden biliyoruz. Elçilere dokunulmaması bir gelenektir ve uyulur. Barış elçilerinin hepsini zindana dolduran bir devleti demokrasiyle ilgisi olmamasına rağmen ısrarla demokrasiye davet, “kurucu önderiniz Kürtler dedi” diye yapılan hatırlatmalar ve umut beslemek sadece ve sadece onurumuzun biraz daha yere düşmesine yol açıyor. Oysa onurumuzun yerden kaldırılması gerekiyor artık.

İlginizi çekebilir