Ali Engin Yurtsever: Köln’e Yürürken …

                              

               17 Şubat 2024 tarihinde Köln’de Avrupa’da yaşayan Kurdistanlılar ve dostları bir araya gelecekler ve “Öcalan’a özgürlük Kurdistan’a statü” şiarı altında son yılların en büyük protesto yürüyüşü ve mitingini gerçekleştirecekler.

               25. yılını dolduran ağır tecridin dalga dalga toplumsal yapılara yayılması, Türk devletinin hem kendi yasalarını, hem de uluslararası yasaları yok sayması, ağır ceza verilmiş siyasi tutsakların “umut hakkı” kavramının dışında tutulması, Kürtlerin soykırım tehdidi ile karşı karşıya kalması gibi birçok soruna atıfta bulunarak deyim yerindeyse “Avrupa’yı bir kez de Köln’den sarsacaklar”. Bu mitingin elbette Türk devleti başta olmak üzere diğer devletler tarafından hemen dikkate alınmayacağını biliyoruz. Ancak örgütlü halk eylemlerinin sonuçları uzun sürede ortada çıkar. Kalıcı bir sonuç alinabilmesi için bu eylemliliklerin sürekli ve halk tarafından sahiplenilmesi gerekir. Bu anlamda Kürt halkının sayın Öcalan’ı sahiplendiği, tutsak edildiği andan itibaren özgürlüğünün sağlanması için her türlü eylemi süreklilik içinde gerçekleştirdiği bir gerçekliktir.

               Gerek Türk devletinin, gerekse diğer emperyalist devletlerin sayın Öcalan’ı tutsak edip Kurdistan özgürlük hareketinin parçalanmasını sağlamak ve Kürtleri bir kez daha umutsuzluğa mahkum etmek, yeşeren ulusal bilinci koparmak planı bu kez ters tepti. Geçmiş isyanlarda öldürülen liderlerin ardından dağılan mücadele süreci bu sefer halkın ve mücadeleyi ön safta sürdüren savaşçıların direnci gerçekleşmedi. Halk önderine sahip çıktı. Halk, mücadele ve önderlikle bütünleşen bir süreç, hızını kesmeden devam etti. Ulusal veya sınıfsal mücadeleler tarih boyunca hep bir önderin şahsında somutlaştı. O önderin tutumu mücadeleye hedef koydu, yön verdi. Kırılamayan direniş, Kurdistan’ın her parçasına yayılan örgütlülük ve en önemlisi neredeyse her evden bir i̇nsanın bir şekilde ilişkide olduğu bir isyanın bastırılması zaten gerçekliğe aykırıydı.

              Gelinen süreç bir bıçağın sırtını andırıyor. Kapitalizmin doğası gereği sürekli yeni pazar üretmek zorunluluğu ve bunun da en son tahlilde savaşlar aracılığıyla meydana getirilmesi daha önce yaşanan iki dünya savaşının üçüncüsünün bu sefer de Ortadoğu’da yaşandığını gösteriyor. Iki dünya savaşının kendi kıtalarını yakıp yıkması karşısında yeni bir savaşın kendi kıtalarından uzakta gerçekleşmesi üzerindeki konsensüs, birbirlerine düşman olsalar bile işliyor. Bu nedenle bizler hem sömürgecilerimizle, hem de bu devletlerle savaşıyoruz. Ortadoğu’da yaşanan ve her devleti kendi içinde bir savaşa hapseden süreç kendi gerçekliğini 7 ekimde aştı. Artık bölgesel bir savaş niteliğini kazandı. Her devlet hem hazırlıklarını sürdürüyor, hem çıkarları gereği safını belirliyor, hem de başlayan savaşta çıkarlarına uygun savaşıyor. Barış güzel bir söz ama gerçeklik gösteriyor ki kurşunların sesi daha gür çıkıyor. Barışı yine dile getirip ama savaşa hazırlanmayı da ihmal etmemek gerekiyor. Soykırım tehdidinin bir gerçekliğe dönüşmesine ramak kalan bir halkın enerjisini “barışı sağlayacağız” sözleriyle zamana yaymak, o gerçeklikten kaçmak demektir. Hiç unutmayalım,  Kirkor Zohrap 24 nisan 1915 akşamı kendisini tutuklamaya gelenlere “daha bir iki saat önce Talat Paşa ile tavla oynadık” diye hayret etmişti ve Kirkor Zohrap Ermeni halkının ancak Osmanlıyla beraber ortak bir vatanda yaşayarak huzura ereceği düşüncesinin mimarlarından biriydi.

         Türk devletinin kendi sınırlarını genişletmek, burada yaşayan Kürt halkını ve genel olarak da bütün Kurdistan halkını soykırımdan geçirerek yeni yüzyıla yeni sınırlar ve yeni bir devlet yapılanmasıyla girmek istemesi ortada duruyor. Zaman zaman ABD ve diğer devletlerle yaşadığı gerilimlere bakıp da Türk devletinin yalnız bırakılacağını düşünmek yanıltıcı olur. Hiçbir devlet başka bir halka “dostluk” göstermez ve haklarını vermez. Bir taraftan sömürgeciliğe karşı (haklı ve gerçekçi bir şekilde) savaşıp diğer taraftan da o devleti yeniden yapılandırmak gerçeği zorlamak demektir. Gözden kaçırılan en önemli nokta: sadece Türk devlet yapısının değil aynı zamanda Türk halkının da ancak kırılma yaşanınca değişime uğrayacağıdır. Kültürel kodlarında “barış” diye bir söz yok, eşitlik ve adalet diye bir söz yok. Tarihi boyunca her yeri yakıp yıkan, sömürgeciliği olabildiğince genişletmek isteyen bir halk gerçekliği var. Ve gerçek anlamda da binlerce yıllık bir tarih, kültür ve kimlik oluşturmuş bir halk da yok ortada. Bir dilden yaratılmış, çeşitli ulusları, halkları kimi zaman silah, kimi zaman da çeşitli yöntemlerle bir araya getirip adına da “Türk milleti” denilen bir güruh var.

      Uzun yıllardır baskılanan ve ağır hapis cezalarıyla yalnızlaştırılmaya çalışılan kuzey Kurdistan siyasal mücadelesi ve halkı son dönemlerde üzerindeki bu baskıyı kırıp geçecek şekilde alanlara çıkmaya başladı. Türk parlamentosunda son yıllarda yetersiz temsiliyet ve yetkilerin yanlış ellere verilmesi, o ellerin mücadeleyi alanlara değil, salonlara sığdırmaya çalışmasını dayattı bizlere. Parlamento siyaseti bırakıp savaşı sokakta yürütüyorsa, temsilciler de sokakları mevzi haline getirmelidir.

       Köln yürüyüşü, Ortadoğu’da başlayan savasta bir direniş, bir saf tutma yürüyüşüdür. Köln yürüyüşü, sömürgeciliğe karşı “viva la muerte” diyenlere karşı, “no pasaran” diyenlerin yürüyüşüdür, ve Köln yürüyüşü Kürt halkının ülkesinin özgürlük mücadelesinden vazgeçmeyeceğini bir kez daha ilan edeceği bir yürüyüştür.

İlginizi çekebilir