Ali Engin Yurtsever: Enternasyonalist Mücadelenin Sorumluluğu 

 

           Ezilen işçi sınıfının ve ezilen sömürgeleştirilmiş halkların kurtuluş mücadelelerinin düz bir çizgi üzerinde yürümediğini bazen bulunduğu noktadan geriye düştüğünü, bazen de kısa bir süre içinde atılım yaparak onlarca yıllık süreci daha kısa bir zaman dilimine sığdırdıklarını tarihten biliyoruz. Bireylerin hayatı da buna benzer bir şekilde gelişir. Planlananın aksine her adımda farklı tercihler, zorunluluklar ve beklenmedik değişiklikler meydana gelebilir. Bu farklılığın yaşanması hem bireyler, hem de sosyal ve siyasal yapılar için bir anlık da olsa izlenen politikayı yeniden değerlendirmek veya o politika uygunsa, bunu kitlelere anlatıp kavratmak üzerine adım atmaya zorlar.

         Toplumsal kitlelerin desteğini almış ve onların gelecekleri için mücadele eden öncü örgütlenmeler günümüzde iki ayrı bayrak altında mücadele yürütüyorlar. Birincisi sınıfsal, ikincisi ulusal mücadele örgütleridir. Elbette sınıfsal ve ulusal mücadelelerin iç içe geçtiği süreçlerin varlığı da vardır. Bu ayrım örgütlerin i̇deolojik yapısından kaynaklanmaktadır. Sınıfsal mücadeleler kaçınılmaz olarak i̇deolojik temelde yürütülürler. Hedefe doğru yürürken örgütsel yapılarını işçi ve burjuva sınıfı ayrımı üzerine kurarlar. Bundan hareketle önemli olan işçi sınıfı bilincine sahip olmaktır. Ulusal, dinsel veya cinsel yönelimin birinci dereceden önemi yoktur. Ancak, bir halk kurtuluş savaşı yürütülürken temel olarak o halka mensup olmak öne çıkar. Sömürgeleştirilmiş bir halkın kurtuluş savaşını başka bir halk gelip veremeyeceğine göre bu durum “eşyanın tabiatına uygun” olarak gelişir. Dünya tarihinde sınıfsal veya ulusal kurtuluş mücadeleleri verilirken başka halklardan da katılım olmuştur ancak bu geniş katılımlı değildir, bir anlamda simgesellik içerir. Örneğin Franco faşizmine karşı mücadele eden “Uluslararası Tugaylar” veya İsrail”e karşı FHKC saflarında savaşan Kürtler ve Türkler gibi örnekleri verebiliriz. Daha da basitleştirerek yazmak gerekirse: mahallenizde yangın çıktığında siz kendi evinizdeki yangını bırakıp komşunuzun evindeki yangını söndürmeye gitmezsiniz, öncelikle kendi evinizdeki yangını söndürmeye çalışırsınız. Başarılı olduktan sonra komşularınızın yangınını söndürmeye gidersiniz ve önce kendi evinizdeki yangını söndürmeye çalışıp, sonra komşunuzun yangınını söndürmeye gittiğiniz için kimse de sizi ayıplamaz, bu sizin için ağır bir suçluluk değildir.

      Sömürgeleştirilmiş Kurdistan’ın çocukları neredeyse yarım asır öncesine kadar Kurdistan’ı neredeyse sömürgeleştiren bölgelerinde bulunan bütün sınıfsal kurtuluş yapılarına katıldı, canını verdi. 1917 kıstas alınarak sınıfsal kurtuluştan sonra “ulusal hakların konuşulacağı” ifade edilerek mücadele edildi. Ancak (bazı istisnalar hariç) o örgütlerin programlarında zaferden sonra sömürge sınırlarının aynı şekilde kalacağı, sadece Kürtlerin temel insani haklara sahip olacağı kimi zaman açık, kimi zaman da dolambaçlı yollarla ifade edildi. Anlaşıldığı üzere sosyalist örgütler bulundukları ülkelerde sınıfsal mücadele adına yola çıkarken, burjuvazinin sömürgeleştirdiği halklara karşı bir adım atmak niyetinde olmayıp, sadece iktidarı almaya yönelik mücadele ediyorlardı. Örneğin Kuzey Kurdistan’da neden “Atatürk Bulvarı” olduğunu sorgulamaya gereksinim duymadılar, öyle ya şimdilerde dile getirilen “ortak vatan” o zaman da pek revaçtaydı.

Benzer haberler

Kemal Okutan: Bu Parti Şehitler Partisidir

     Kendisinden önce silahlı veya silahsız kurtuluş mücadelesini savunan yapıların geniş ve bütünlüklü bir mücadele yürütmemesi sonucu Kurdistan Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkışı ve mücadelesi geniş toplumsal yığınların bakış açısını değiştirdi. Yerleşen ulusal bilinç doğal olarak öne önce ulusal kurtuluşu dayattı. Komünist manifesto’da yazıldığı gibi “…Hiç kuşkusuz her ülkenin proletaryası her şeyden önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak zorundadır…” Daha sonra K. Marx’ın Engels’e yazdığı mektuplarda da görüleceği gibi Marx, sömürgeler kurtulmadan her iki halkın başarılı bir sınıf mücadelesi yürütemeyeceğini belirlemiştir.

    İsrail’in Filistin’e karşı uzun yıllardır açtığı savaşın yoğunluk kazanmasının üzerine Türkiyeli sol, sosyalist ve demokratların Kürtleri o savaşın ortasına davet etmeleri tartışılmalı ve “neden Kürtler” sorusunun cevabını bulmalıyız. Sadece Ortadoğu’da değil, dünyanın birçok yerindeki örgütlü sosyal ve siyasal yapılardan daha güçlü ve daha geniş bir halk desteğine sahip bir politik-askeri örgütlenmeye sahip bir harekettir, Kurdistan Özgürlük Hareketi. Ancak bu, tam olarak sorunun karşılığı değil. “Ortak vatan” edebiyatının bir öznesi olarak da değil. En gerçekçi cevap: Kürtler politik veya askeri olarak sömürge devletlerin ilerici güçlerinin (bazılarının) bile gözünde halen “redif” statüsüne sahip olmaktan öteye değillerdir.

    Filistin veya Ortadoğu’da bugüne kadar Kurdistan’ın sömürgecilerin baskısı altında yaşadıklarına ve direnişlerine karşılık dayanışma veya destek anlamında ne yapıldı, hangi basın açıklaması, hangi silahlı dayanışma ? Bu soruya karşılık sol kimlikli bir yapılanmanın herhangi bir bildirisi öne sürülmesin. Teorinin karşılığı olan pratiğin ne ölçüde gerçekleştiğini bilmek istiyoruz. “Siz gelmediniz, biz de gelmeyelim” türünden bir açıklama peşinde değiliz. Yukarıda da belirtildiği gibi, yangının büyüğünü biz yaşıyoruz. Söndürmek zorundayız.

    DEM Parti bu haftasonu İstanbul’da Filistin’le dayanışma mitingi düzenliyor. Peki Rojhilat’ta İran tarafından idam edilen Kürtlerle, Türk devletinin arka bahçesi haline getirilen Güney Kurdistan halkıyla, her gün bombalanan Rojava’yla ilgili, Türk sol, sosyalist ve demokratların katılacağı bir miting de yapılacak mı? Daha gerçekçi bir soru soralım: Kurdistan adına Türk devletinden, Filistin’e kadar herhangi bir örgütün düzenleyeceği bir miting var mı? Filistin veya Türk devrimcileri, demokratları bir bildiri yayınlayıp: “Türk devleti, Kurdistan’da işgalci ve sömürgecisin” diyorlar mı?

         Çözülene kadar bin yıl daha geçse de yazılacaktır: Kurdistan sömürge haline getirilmiştir. Çözüm ise sömürgeciliğin yumuşatılarak “Türk-Kürt ilişkilerini” düzenlemek adı altında statünün devamının sağlanmasıyla değil, her halkın kendi kaderini belirlemesi ve  daha sonra istenirse bir şekilde bir ilişki yolunun bulunacağından geçeceğini yaşayarak göreceğiz.

İlginizi çekebilir