Alan Sermiyan: Türk Aydınının Anatomisi Üzerine Birkaç Söz

Türk aydın tarihini okumaya başladığımızda aslından Türk ulus devletinin tarihini de öğrenmeye başlıyoruz. Zira Türk ulus (devleti) kavramı ile Türk aydın tanımı eş zamanlı birbirini besleyerek gelişen iki olgudur. 

18 yy. sonlarında Osmanlı padişahı ve halifesi III Selim tarafından Yeniçeri ocağının ıslahı ve Nizam-ı Cedid ordusunun kurulması kararı aslında bir ordudan çok devletin dönüştürülmesi ile birlikte Modern devlet aygıtının ihtiyacı olan bürokrasinin de yaratılmasıdır.

Aslında III Selim, kendi iktidarında başarısız olsa dahi Nizam-ı Cedid ordusunu kurmak istemekle Osmanlıda başlayacak, Türk ulus devletiyle devam edecek bir tarihsel kırılmanın işaret fişeğini de çakmış oluyordu.

III Selim’den sonra II Mahmut Nizam-ı Cedid ordusunu kurmak için daha kararlı ve örgütlü bir politika yürüttü. Tabii bu politikaların uygulanmasında hem III Selim hem de II Mahmut Fransa ve kısmen Almanya’dan danışmanlık ile eğitim desteği aldılar.

Osmanlıdan bugüne ordu, hem devletin örgütlü yegane gücü hem de devletin ideolojik odağı olageldi. Dolayısıyla bundan sonra oluşacak ve gelişecek toplumsal dinamikler ve kesimler ordu merkezli olacaklardı. I-II meşrutiyetler ve Kemalist iktidar bu dönemlerde Türk ulus kimliği üzerinden yapılandırılan devlet aygıtı, diğer kimliklerin imhası üzerinden kendisini yaşatma yolunu seçti. 

Bunun en önemli ayağı Türk kimliği üzerinden yaratılan aydın tabakasıdır. Türk aydını aslında Osmanlının geç döneminde gayri Müslimlerin ve gayri Türklerin elinde bulunan devlet bürokrasisini bunlardan temizlemek, yeniden yapılandırmak için üretilmiştir. Sanılanın aksine Türk aydını toplumsal ilişkilerin gelişimi ile ortaya çıkan bir sınıf değildir.

Türk aydınının yetişmesinde dönemin Londra, Paris ve Berlin şehirleri bir çeşit sera görevi görmüş. Oraya devlet imkanlarıyla gönderilen genç öğrenciler Avrupa şehirlerinde yaşanan modernizm, sanat, askeri, siyasi gelişmeleri aktarma işlevi gördüler.

Aslında Avrupa şehirlerinde yaşayan öğrencilerdeki zihni dönüşümün aktarıldığı tek yapı orduydu. Bu organik ilişki İttihat-Terakki iktidarını getirdi. İttihat-Terakki iktidarı da bu aydınlar ile bürokratik yapılandırmayı tamamladı. 

Dolayısıyla Türk aydınının niteliksel olarak Türk devlet aygıtının dışında bir düşün dünyasının olması mümkün değil. Çünkü Türk aydını (mesleki olsa da) zihinsel olarak gazeteci, yazar, eleştirmen, sanatçı değil, bürokrattır. Bir bürokratın zihin deryasına sahiptir. Fazlası değil…

Dolayısıyla ideolojik farklılık gözetmeden şunu diyebiliriz ki; Kendisine biçilen görev devletin makbul vatandaş tanımı dışında kalan kesimlerinin düşün dünyasını etkilemek, dönüştürmek, olabilirse şekillendirmek. Bu tutum da “Sözde vatandaşları” devletin saldırıları karşısında savunmasız bırakma amaçlıdır. 

Birkaç örnek vermek gerekirse; Mesela Ermeni soykırımı, Pontus ve Rum katliamlarında Türk aydın kesimi sessiz kalmıştır. Bunun birkaç sebebi var. Birincisi; Türk aydını Ermeni, Rum ya da Pontuslular kadar ideolojik donanıma sahip olamayacak genç dönemindedir. İkincisi: Bu halklar bu kadar hızlı ve şiddetli bir imha süreci beklemiyorlardı. Dolayısıyla savunmasız yakalanmışlardı. (Şiddetli bir ihtiyaç duyulmadı.)

Türk aydının en etkin olduğu süreç aslında Türk devletinin Kürtlere saldırı başlattığı dönemde başlıyor. Devletin Kürt katliamlarına başladığı tarihlerde Türk aydınları da Kürtlerin kimlik, kültür, yaşam alanlarına ideolojik saldırı başlattılar. Bu dönemde istisna diyebileceğimiz kesim ya da kişiler bile yok gibidir. Bu o kadar büyük zihni tecavüzdü ki Türk devletinin en vahşi savaş suçu bile bir kahramanlık destanı gibi anlatılıyordu. 

Türk aydının bu derin işlevi farklı açılardan hala sürüyor. 

Bugün güncel siyasetten Kürtlerin kaderini belirleyecek herhangi bir kararda Kürtlerin kendileri dışında bir insiyatif geliştirmesini kabul edemiyorlar. Böyle bir gelişme karşısında ya Kürtleri milliyetçilik yapmakla ya da emperyalizmin oyuncağı olmakla suçlayıp, Kürtleri faşist devletler karşısında yalnız bırakmakla tehdit ediyorlar.

Sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen bu kesim (tabiî ki her koşulda Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını destekleyen onurlu kişileri kastetmiyorum) üstenci bir hitap şeklini de kendilerine hak görüyorlar.

Mesela Antonio Negri ve Michael Hardt’ın ‘İmpartorluk’ kitabı üzerine sayısız makale yazılıp tartışıldı. Hemen hemen aynı dönemde A. Öcalan’ın ‘Demokratik modernite’ önermesi Türk aydın çevreleri tarafından tartışılmadı. Görmezden gelindi. 

Kürtlerin yanında olduğunu söyleyen Türk aydınlarından hangisi zahmet edip iki kelam Kürtçe öğrendi? Onu geçtim Kürtçe konuşulan bir ortamdan oksijensiz kalmış yengeç gibi kaçan bir dolusunu tanıdım.

Türk aydınının, Kürtlerin neye hakları olup olmayacağı konusunda kendilerini nihai karar verici görme hali bugünün sorunu değil, Bab-ı Ali Aydınları;  Şinasi, Agâh Efendi, Namık Kemal, Ziya Paşa, Vedat Nedim Tör, Ş. S. Aydemir, Şefik Hüsnü’den bugüne Türk aydınının ‘devletin ideolojik aygıtı’ olma sorunudur.

 

İlginizi çekebilir