Alan Sermiyan: Toplumsal Sorumluluk ve Soykırım Amentüsü Olarak “Türklük Sözleşmesi”

Hannah Arend Kötülüğün sıradanlığı kitabında toplumsal kabul ve ikiyüzlülüğü, Nazi rejiminin çöküşünden on sekiz yıl sonra, bu rejimin apaçık yalanlarının büyük bir kısmının unutulduğu bir zamanda bile, yalancılığın Alman ulusunun karakterinin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini düşünmemek zordur. Savaş sırasında Alman halkının tamamının üstünde çok etkili olan yalan, “Alman halkının kader savaşı” sloganıydı. Hitler veya Geobels’in bulduğu bu slogan, insanın kendini aldatmasını üç açıdan kolaylaştırıyordu: Birincisi, bu savaş aslında savaş değil, demeye getiriyordu; ikincisi savaşı başlatan Almanya değil, kader olmuştu; üçüncüsü, bu savaş Almanlar için bir ölüm kalım meselesiydi – ya düşmanlarını yok edeceklerdi ya kendileri yok olacaktı.(1) diye ifade eder.

Faşizm, iktidar aygıtı ile toplumun arasında bir krank mili görevi görmeye başladıktan sonra mekanizmanın yarattığı tahribattan tek başına iktidar aygıtını (üst yapıyı) sorumlu tutarak doğru sonuca ulaşılmaz. Tersine toplumsal bir suskunluk, onay, hatta teşvik ve zorlama olmadan yaşayamaz. 

Osmanlı dönemi Ermeni, cumhuriyet dönemi Pontus, Kürt katliam ve soykırımları ne dersek diyelim bir toplumsal kabul, Barış Ünlü’nün deyimiyle bir sözleşmeye dayanıyordu.

Devletin (İktidar aygıtının) kendi muhaliflerine karşı yaptığı tasfiye operasyonlarında genel olarak kolluk güçlerini ya da kendisine dolaylı ya da doğrudan bağlı paramiliter yapıları (örnek: parti gençlik kolları, dernekler, öğrenci örgütlerini) kullanır.  

Mesela Tan Matbaası baskınında CHP iktidarı Başbakan Saraçoğlu’nun emriyle CHP örgütleri ve polis aktif rol almışlardır.

Sabiha Sertel bunu baskını 4 Aralık’ta partinin ve Başbakan Saraçoğlu’nun İstanbul parti teşkilatına ve polise verdiği emirle Tan Matbaası yıktırıldı. Parti, gizli polis İ.Üniversitesindeki faşist, ırkçı gençleri Tan, La Turquie ve yeni Dünya gazetelerinin basıldıkları matbaalar üzerine saldırttı.(2) Diye anlatır.

Bu tür sistem karşıtı kesimler güçlerine göre daha dar ve nispeten daha örgütlü yapılar tarafından tasfiye edilirler. 

Ancak söz konusu farklı etnik, dini ve cinsel kimlikler olunca toplumsal sözleşmenin belirleyiciliği devreye girer. Bu belirleyicilik çoğu zaman toplumsal sözleşme (ya da kabulün) iktidar aygıtını baskıladığı durumlar da yaratır. Yakın tarihten başta gelen iki örnek verebiliriz. 

Birincisi Srebrenika’daki Boşnak katliamıdır. Sanılanın aksine katliam Sırp ordusu tarafından değil, bizzat o şehrin sivil Sırpları tarafından gerçekleştirildi. Bu Sırplar kurbanlarının komşusu, arkadaşı, hatta belki de dolaylı olarak akrabalarıydı. Srebrenika’da Boşnaklar dışarıdan değil daha çok içeriden kuşatılmıştı.(3)

İkincisi: Madımak katliamıdır. Sivas’ta 1993 Temmuz başında yapılan katliamda 33 aydın ve iki otel çalışanı diri diri yakıldı(4). Bu katliam Müslümanlık sözleşmesinin yaptığı son büyük kıyımdı. Bu sözleşme parti, kurum ve bireyler üstündedir. Mesela Madımak otelinin arka çıkışı BBP il binasına çıkıyordu ve katliamdan kurtulmanın tek yoluydu. Nitekim bu kapı tahkim edilerek kapatılmıştı. 

Bu iki olayda elbette devletlerin (iktidar aygıtlarının) rolü yadsınamaz ancak ana belirleyici olan toplumların linç, katliam rızasının ötesinde enerjisinin ortaya çıkmasıdır.

Kürtlere karşı yapılan savaşta Türk toplumunun rolü

Aslında İTC ve TC tarihi bir Kürt imha konseptinin hep yürürlükte olduğu bir tarihtir. İTC Ermeni katliamını hayata geçirirken toplumdaki Müslümanlık sözleşmesinin karşılığını da vermiş oluyordu. 

Cumhuriyet tarihi ise Kürtlere karşı bu sözleşmenin kesintisiz ama farklı yoğunluklarla uygulandığı bir dönem oldu. Amasya Tamim’inin (sözleşmesi) Kürtlerde yarattığı heyecan M. Kemal’in Alevi ve Sunni Müslüman Kürtleri birbirinden ayrıştırarak başlattığı katliamlarla tez zamanda yerini hayal kırıklığına bıraktı. 

Bu devlet politikasını dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle ifade etmiştir: Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız özellikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır. 

(Burada eklemek gerekir ki Türk devletinin ve toplumunun katliamcı tavrının faşizm olarak tanımlanamamasıdır. Aynı nitelikteki başka bir ülkedeki olguyu doğal olarak faşizm diye tanımlarken. Söz konusu Türkiye olunca katliama uğrayanlar bile çoğu zaman bunu faşizm olarak tanımlamaktan kaçınıyor.)

Koçgiri, Şeyh Sait, Dersim, Zilan katliamlarının Türk toplumunda yarattığı heyecan ve desteği en iyi gösteren şey Cumhuriyet gazetesinin manşetidir, “Ağrı dağı tepelerinde tayyarelerimiz çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi ve infilak ateş içinde inlemektedir. Demir kartallar asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur.”

Anlaşılmıştır ki; Kürt katliamı tek maddesi faşizm olan Türklük sözleşmesinin tek görev tanımıdır. 

Günümüze geldiğimizde Kürtlere karşı işlenen toplumsal suçlar hız kaybetmemiş aksine alabildiğine hızlanmıştır. Bu gibi saldırılar uzun yıllardır artık vaka-i adliyeden sayılıyor. Yerel basında bile haber değeri görmüyor. 

Son beş yıldaki katliam ve vahşeti yazsak buraya sığmaz. Cesetlere işkence, mezarlıklara saldırı, vb. Artık Kürtlerin fiziki imhası yetmiyor onlara ait tarih, şehir, sokak, hayvan hatta mezarların bile yok edilmesi gerekiyor. 

 

Türk toplumundaki faşizm yaşamın her alanına bu amacı yerleştirmiştir. Hasta haneler, okullar, parklar, cezaevleri, mezarlar, kamuya açık bütün yerler, bunlar yetmiyormuş gibi Kürtlerin evlerine bile saldırılar yapılıyor. Kamusal alanın sadece devlet iradesiyle değil daha çok toplumsal sözleşmenin bizzat Türk toplumu tarafından uygulanması sonucu Kürtlere kapatıldığı bir tarihin elbet hesabı verilmeli.

Kürtleri ayrı bir gelecek düşündükleri için itibarsızlaştırmaya çalışan çevreler ( ki bunların çoğu kendilerini “Kürtlerin dostları” olarak tanımlayanlardır.) bilerek ya da bilmeyerek Kürtlerin fikri jandarmalığını yapmaktadırlar. Oysa olması gereken kendi toplumlarının kendi tarihiyle yüzleşmesi için mücadele etmeleriydi.

Tıpkı Alman toplumunun Nazi dönemi sonrası yüzleşmeleri gibi… Alman aydınları ve gençleri kendi toplumlarının Nazi geçmişini nasıl sorguladılarsa Türk toplumunun soykırım, katliamlara dair payının hesabı verilmeden başka bir halkı ortak yaşama çağırmak yankısını kendisinin duyduğu kuyuya atılan bir çığlıktır.

Araştımacı Etienne François belirttiği gibi, “1961’de Eichmann davası çok önemli bir gelişmeydi. İlk defa normal bir bürokratın nasıl kötülük işlediğine şahit olundu. Eichmann idam edildi, ama insanlar onun gibi başka normal insanların olup olmadığını tartışmaya başladı. 1965’te mesele artık müttefiklerin değil Almanarın yüzleşme arzusuydu. Auschwitz gardiyanları davası bunun bir sonucu oldu.” 

Auschwitz gardiyanları davası

 

“1968’de Alman gençler de devrim istiyordu ama sadece devrim değildi istedikleri. Önceki kuşakları eleştiriyor ‘İyi demokratmış gibi davranıyor olabilirsiniz ama Nazi döneminde siz ne yaptınız’ diye soruyorlardı. Bu şekilde yüzleşme ve bellek tartışmaları ailelere kadar uzadı, kuşakların tartıştığı bir konu haline geldi.(5)”

Almanya Şansölyesi Willy Brandt’ın Alman toplumu adına Varşova Gettosu Ayaklanması anıtı karşıtında diz çökmesi ve özür dilemesi nasıl bir yüzleşmeyse Türk toplumun önünde de Ermeni, Pontus, Kürt, Alevi toplumlarına karşı yüzleşme görevi dururken, kalanları “kılıç artığı” diye niteleyen bir toplumla kimse yaşamak zorunda değil, yaşamamalı da…

 

Kürtlerin artık ayrı bir gelecek talebinin giderek güçlenerek dillendirilmesinin en önemli nedeni Türk toplumunun artık Türklük – Müslümanlık (faşizm) sözleşmesinden vazgeçeceklerine dair umutlarını kaybetmeleridir. Kürtleri bu konuda herhangi bir tanımla suçlamak en hafif tabirle sahtekarlıktır. Egemen aydının terbiye edici tavrından başka bir şey değildir. 

Kürtlerin uzun zamandır feragat ettikleri “kendi kaderini tayin hakkını” talep etmekten daha doğal ne olabilir. Bu ikilemin ağırlığından uzun zamandır haberdar olmayan egemen ulus sosyalistleri ve aydınları Kürtleri itibarsızlaştırmaktan başka daha yaratıcı fikirleri bulmalı…

***

 1-Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı, Adolf Eichmann Kudüs’te. Sayfa: 62 İletişim yayınları

2- Sabiha Sertel, Roman Gibi 1919-1950, Ant yayınları 1966

3-https://www.hurriyet.com.tr/dunya/korkunc-katliamin-gorgu-tanigi-anlatti-15271414

4-https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-44677994

5-https://m.bianet.org/bianet/toplum/161964-almanya-nin-soykirimla-yuzlesme-seruveni

İlginizi çekebilir