Alan Sermiyan:  Enternasyonalizm Sömürgeci Kimliği Kapsar mı?

Birinci dünya savaşı sonrası 29 Nisan 1916’da Sykes-Picot Anlaşması savaşın galip ülkeleri Fransa ve İngiltere tarafından imzalandı. Bu anlaşma ile Kürtlerin yaşadığı topraklar dörde bölündü. Daha önce defalarca Osmanlı tarafından katliamlara maruz kalmış Kürtler, bu yapılan anlaşma ile statüsüz bırakılmış, azınlık tanımı bile elinden alınmış, bölge devletleri tarafından uygulanacak katliamlar uluslararası hukuk ölçüleri ile meşrulaştırılmıştır. 

Kürtlerin tarihin bu döneminden sonra uğradığı katliamların ana karargahı Sykes-Picot Anlaşması ile kurulan Türk devleti olmuştur. Mart 1918 yılında Koçgiri ile başlayan katliam süreci, 1925 Şeyh Said, 1927 Xoybun, 1938 Dersim katliamına kadar Türk devleti tarafından yirmi yıllık bir zaman dilimine sığdırılmıştır. 

Türk devleti yaptığı bu katliamların hiç birinin sonucunda her hangi hukuki bir soruşturmaya alınmamış, katlettiği ve tehcir edip asimile (Türkleştirdiği ve sunileştirdiği) ettiği milyonlarca insana karşı uyguladığı soykırımdan dolayı herhangi bir şekilde suçlanmamıştır. 

Türk devleti bu konuda kendini o rahat hissediyordu ki, Irak’ta 1958’de Kral II Faysal, Abdülkerim Kasım tarafından tahttan indirilip, Irak Cumhuriyeti ilan edilince, Abdülkerim Kasım Irak’taki Kürtlerle otonomi anlaşması imzalar, Türk devleti bu gelişmenin Kuzey Kürdistan’daki Kürtleri etkilememesi için en az iki yüz bin Kürdü katletme kararı alır. Bu kararın Bayar, Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve dönemin Genelkurmay Başkanının katıldığı toplantıda alındığı, daha sonra Dışişleri bakanı Zorlu tarafından “ bunu dünyaya anlatamayız” gerekçesiyle engellenir. Karar elli Kürt aydını ile sınırlandırılır. 

Yaklaşık yüz yıldır sürdürülen katliam, asimilasyon ve kimsenin sözünü etmediği demografik talanın hangisinin hesabını Türk devleti verdi? Türkleştirilmiş Kürt şehirleri, Müslümanlaştırılmış Kürt Alevileri, ülkenin başka bölgelerine sürülüp, Türkleştirilmiş Kürtlerin uğradığı kırımın sorumlusu olarak sadece Türk devletini mi sorumlu tutmalıyız, Türk toplumunun bu kırımdaki rolünü görmezden mi geleceğiz.

Türk toplumunun Ermeni, Pontus, Rum, Kürtlerin coğrafyasının, kültürlerinin, dillerinin, kimliklerinin, mallarının-mülklerinin üzerinde sürdürdüğü konforun hiç mi hesabı sorulmamalı. Toplumsal hesap verebilirlikten Türk toplumu hangi hakla muaf tutuluyor. 

Türk devlet erkanının söylemlerindeki “ Ermeni dölü, Yunan tohumu” söylemlerinin, en son Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın basın danışmanı Fahrettin Altun’un “Orta Asya’dan gelip, bu toprakları ele geçirdik” söylemindeki rahatlığın bu hesapsızlıktan kaynaklandığı görmemeye devam mı edeceğiz?

Nazi Almanya’sının yenilgisinden sonra bütün dünya elbirliği ile Nazi Partisinin yöneticilerini cezalandırırken, onları desteklemenin faturasını Alman toplumuna kesti. Alman toplumu bu cezaya en ufak bir itiraz geliştirmedi. Çok ağır siyasi ve ekonomik bedeller ödedi. Soykırım uyguladığı halklardan özür diledi, tazminat ödedi. Dedelerinin, babalarının savaş suçlarını eğitim müfredatına soktu.

Bugün bir Alman Cumhurbaşkanı hala Polonya, Macaristan, Avusturya, Fransa’ya “bir gece ansızın gelebiliriz” diyemiyorsa bu Alman toplumunun kahir ekseriyetinin kendi işledikleri suçların farkında olmasından kaynaklıdır. 

Kürt Özgürlük Hareketinin verdiği mücadelenin enternasyonalist tarafının güçlü olması doğru bir ideolojik tavırdır. Ancak, bu sömürgeci ve talancı bir kişiliği içselleştirmiş toplumu içermez. Söz konusu olan toplum ancak bir iç muhasebe ile kendi suçlarını kabul edip, yaptığı katliam ve asimilasyonun bedelini, cezasını kabul ettiğinde böyle bir eşitlik düzlemini diğer halklardan talep edebilir. Yoksa barbarlık, soykırım, talanı kendisine düstur edinmiş bir Türklükle hesaplaşmak bütün dünyanın önünde bekleyen en önemli görevdir. 

Sosyalizm ve enternasyonalizm sömürgeci ve talancı ulus kimliğin halklar arasında meşruluk kazanması için maymuncuk değildir. 

Bunu önce mazlum halkların aydınlarının bilmesi de ayrıca çok önemlidir.

İlginizi çekebilir