Alan Sermiyan: Devlette süreklilik ve bunu göremeyenler

Türkiye’de son yıllarda gelişen rejim tartışmalarının birçoğu yanlış zemin üzerinde yürütülüyor. Rejimin niceliksel, niteliksel farklılaşmasını birçok yazar, çizer hatta muhalefet partileri görüngüsel sonuçlar çıkararak tartışıyor.

Oysa biliyoruz ki; içeriği ve tarihsel arka planı iyi okunmadan (bilinmeden) çıkarılan sonuçlar belki günü kurtarır ama çözümü öteleyip, sorunu büyütmekten başka işe yaramaz.

Kürtlerin bu tartışmaların neresinde nasıl yer aldığı ise önemli ve cevaplanması gereken bir soru(n)dur.

Zira bu tartışmalar hangi cepheden olursa olsun Kürtleri merkeze koyup yürütülüyor. Bir bütün olarak Türk medyası yaratılan düşman bir Kürt figürü etrafında rejimin kutsallığına secdeye varıp duruyor.

Rejimin kendisinin varoluşsal gerekçesi saydığı Kürtlerin imha-asimilasyon amacı ister istemez Kürtleri bu tartışmaların merkezine taşıyor. 

Türk siyasal rejiminin kendisini yeni evreye taşıma sürecinin artık tamamlanmak üzere olduğunu görüyoruz. Bu dönüşümün simgesi Abdulhamid, yolu ise “Hitler Almanya’sındaki başkanlık sistemi” olarak seçilmişti(1). Herkes bunun ya cehalet, ya da dil sürçmesi olduğunu düşündü, düşünmek istedi. (Ah şu münevver kolaycılığı)

Abdulhamid, Talat-Enver, M. Kemal, İnönü ve Erdoğan Türk siyasal rejiminin evrelerini temsil ederler. Modern Türk siyasal tarihi için bu kişilere birbirinden çok farklı görünseler de aslında sistemin (devletin) içeriğini koruyarak, farklı kesimlerin (sınıfların değil) etkinlik alanlarıyla ilgili bir hesaplaşma simgeleri olarak bakabiliriz.

Bu kesimler iktidarı birbirlerinden aldıklarında sistemin (devletin) hasar görmesini istemezler. Sitemin niteliğinin korunması olmazsa olmazdır.

Doğan Avcıoğlu Abdulhamid’i şöyle tanımlar; ”Batılılaşma ortamı içinde yetişmiş, Fransa ve İngiltere’yi gezmiş, Türkiye’de de Avrupai bir ortamda yaşayan, borsa oynayan, buradan servet kazanan bir hükümdar…”(2)

Abdulhamid’in ümmetçiliğinin arkasında sanki bugün ki Erdoğan’ı görüyoruz. Abdulhamid kendisini tahta çıkaran sadrazam Mithat paşayı tasfiye eder, meclisi kapatır ama devletin ana akslarına dokunmaz. Hatta onları güçlendirmeye çalışır. Ermeni soykırımının zeminini o günlerden hazırlar.

1908’de ikinci meclisin açılması arkasından 31 Mart darbesi ile sistemin (devlet yönetiminin) tamamen İttihat Terakki’nin eline geçmesi devletin devamlılığına halel getirmedi. Tam tersine ülke içinde Abdulhamid’in zeminini hazırladığı Ermeni soykırımını uyguladılar. Aslında yaşanan değişiklikler bir iç dinamik sonucu değil, daha çok dış ilişkiler ve dönemin dünya dengeleri sonucu olduğu aşikar.

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar sistemi (devleti) yapısal olarak tehdit eden ve onunla uzlaşmayan tek iç dinamik Celali isyanlarıdır. Devlet ilk kez kendi içinde eritemediği zorlu bir isyanla karşılaşmış ve akıl almaz biçimde kanlı bastırmıştı. 

Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanması ve Talat-Enver ikilisi ile beraber İttihat-Terakki iktidarının tasfiyesi devlet yönetiminde Kemalistlere yer açtı. M. Kemal İttihatçı geçmişiyle ters düşmeyerek devletin devamlılığını daha da baskın bir şekilde sürdürdü.

Uluslararası mahkemelerce aranan soykırım suçlularını iade etmedi. Zira bunu yaparsa Kürtleri katledecek kadro bulamayacağını çok iyi biliyordu. 

Abdulhamid, Talat-Enver’in Ermenilerle başlattığı soykırım politikası M. Kemal tarafından Kürtlerle devam ettirildi. Abdulhamid öncesi  “Millet-i sadıka” Ermeniler için neyse birinci meclis de Kürtler için odur. Bir aldatılma vesikası…

Kürdistan’da katliamların uygulayıcısı İsmet İnönü, M. Kemal’den aldığı devlet yönetimini Hitler faşizmiyle açık denizlere açılarak devam ettirdi. Faşist Saraçoğlu’nu başbakan yaparak Hitler Almanya’sıyla bağlarını güçlendirdi.

Naziler Sovyet, ABD, İngiltere ittifakına yenilince birkaç göstermelik tutuklama dışında devletteki faşist kadroları korudu.

Uluslararası dengeleri gözeterek geçilen çok partili sistem devletin bekası için yeteri kadar güvenli bulunmamış olacakki sistemin ana taşıyıcısı ordu yapıldı. Zira sistemin (devletin) niteliği bozulamazdı.

Gelelim günümüze, Tayyip Erdoğan bugün tarihsel olarak bu sistemin (devlet) aklının yürütücüsüdür.

Sadece tek bir farkla ordu (TSK) artık sistemin ana taşıyıcı kolonu değil. Sistemin Erdoğan eliyle kendisinde yarattığı değişim bilerek ya da bilmeyerek kendisinde kurumsal bir çöküş yarattı. Daha önce bu durum İttihatçılar iktidara geldiklerinde de yaşanmıştı. İttihatçılar bırakın kurumsal yönetimi kabine kurmakta bile başarı sağlayamadılar.

“İTC iktidar partisi olduğu ve başlangıçta kalabalık bir çoğunluğa sahip bulunduğu halde, kabinelerini (ve de Sadr-ı azamları) kendi içinden kuramamıştır.

Türk devlet sisteminin bu yapısal çöküşünde elbette Erdoğan’ın seleflerinden aldığı Kürtleri imha siyasetinin etkisi çok büyüktür. Zira Kürtlerin imhası sistem içerisinde bir çelişki kaynağı değil, tam tersine bir mutabakat zemini teşkil ediyor. (15 Temmuz darbe girişimi sonrası Yenikapı mitingi bu birliğin sembolüdür.)

Bu durum sistem yürütücüsü olarak Erdoğan’ın bütün kaynakları bu savaşa harcamasına yol açıyor. Savaşın harcamaları ekonomik politikalarının bertaraf edilip talan ekonomisine geçilmesine yol açtı. Kürt siyasilerin tamamının yargı eliyle tasfiyesi ülkedeki yargı kurumunun bir bütün olarak çöküşünü getirdi.

Devletin (sistemin) inkarcı, katliamcı, soykırımcı, asimilasyoncu öz varlığını sorgulamadan yürütücüler üzerinden yapılan eleştiriler ancak sistemin kendisini güçlendirecek iç dinamikleri harekete geçirir. Yapısal krizlerini atlatmasında bir itenek görevi görür. 

Türk devlet sisteminin varlığını sorgulamadan bütün sorunları parti, kurum ve kişiler üzerinden açıklamak bu varlığın karakterini saklamaktır. 

Ya da Marx’ın dediği gibi: Görüngüler gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı…

**

1-https://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/01/160101_erdogan_hitler_tartisma

 2- Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, cild 1, sayfa 212

İlginizi çekebilir