Alan Sermiyan: Bir Medya Şaklabanı Trump ve Basın Özgürlüğü 

6 Ocak günü ABD Kongresinde yapılan seçim sonuçlarını onaylama oturumu esnasında seçimleri kaybeden başkan Trump’ın çağrısıyla başkent Washington DC’ye gelen on binlerce taraftarı önce miting yaptılar, daha sonra oturum halindeki Kongre binasını basarak dünyanın hafızasından kolay kolay silinmeyecek bir terör dalgası estirdiler.

Bu ABD tarihinde Kongre binasına yapılan ikinci büyük saldırıydı. Birincisi 1814’te İngiliz güçleri tarafından gerçekleşmişti. İçeriden bir güç tarafından gerçekleştirilen bu ikincisinin etkisi uzun süre sürecek.

                               TRUMP’IN SOSYAL MEDYA MACERASI NASIL BAŞLADI?

Yıllarca bir karikatür konusu olan ‘Trump’ın ABD Başkanlığı’ yıl 2016’ya geldiğinde ciddi bir hal almaya başlamıştı. Trump, seçim propagandasını iki kurum üzerine inşa etti. Biri Amerikan alt ve orta sınıf izleyicilerine hitap eden Fox tv, diğeri siyasi olarak en etkili sosyal medya kurumu olan Twitter. 

Fox tv 2016 seçim kampanyası boyunca Trump’a koşulsuz destek sunarken, (belki bir gün Rupert Murdoch ve Trump’ın nasıl bir ilişkileri olduğu ortaya çıkarsa, sebebini öğreniriz.) Trump, mailleri ifşa olan rakibi Hillary Clinton’a Twitter’da darbe üstüne darbe vuruyordu. 

2016 seçimlerini tahminlerin aksine sürpriz yaparak kazanan Donald Trump, ABD müesses nizamı dolaylı olarak dünya siyasi dengelerini sarsmaya başladı. Kendisinin ve ekibinin Irkçı, cinsiyetçi ve nefret söylemleri dünyada ve ABD müttefiklerinde şaşkınlık yarattı. Bu söylemler seçimler sonrası daha çok Twitter üzerinden yapılıyordu. 

Mesela 4 Aralık 2016 tarihinde VOA muhabiri William Gallo’nun haberindeki başlık; ‘Trump’ın dış politikada Twitter kullanımı endişe yaratıyor’ du. Haberde görüşü alınan Üç başkan döneminde Ortadoğu müzakerecisi görevini yapan Aaron David Miller, Trump’ın kampanyası sırasında sergilediği tavrın daha önce eşi benzerine rastlamadığını belirtiyordu. 

Washington Post’un bilgi doğrulama ekibine göre Trump’ın 10 bin yanlış veya yanıltıcı ifadeye ulaştığı 827 günlük dönemde günlük ortalamasının 12 olduğunu hesapladı. ABD Başkanı 20 bine ulaştığı 14 aylık yarıştay ise bu ortalamayı günde 23’e çıkardı.

Trump, 28 Mayıs 2020 tarihinde sosyal medya platformlarıyla ilgili bir kararname imzaladı. Trump, “3 Kasım’daki seçimlere müdahale etmeye çalışmak” ve “ifade özgürlüğünü kısıtlamak” ile itham ettikten sonra sosyal medya şirketlerinin faaliyetlerini kısıtlayan bir kararname çıkardı ve “Gerekirse Twitter’ı kapatırız buna yetkimiz var” dedi.

Twitter buna karşılık olarak, Trump’ın tweetine engel koyarak Bu tweet şiddeti yüceltme yönündeki kurallarımızı ihlal etti” açıklamasını yaptı. 
3 Kasım 2020 seçimlerinden sonra Twitter hemen hemen Trump’ın seçim sonuçlarına yönelik bütün yanıltıcı ve tahrik edici açıklamalarına uyarı butonu ekledi. 
6 Ocak 2020 aslında Trump’ın çağrısı ve organizasyonuyla kontrollü bir darbe çağrısıydı. Beş kişinin hayatını kaybettiği, onlarca kişinin yaralandığı Kongre baskınından sonra başta Twitter, Facebook, Instagram Trump’ın hesaplarını bir süre askıya aldılar daha sonra tamamen kaldırdılar.
    SOSYAL MEDYA ŞİRKETLERİNİN TRUMP YASAĞINA ELEŞTRİLER VE SONUÇLARI
Twitter, Facebook, Instagram, Youtube hatta Snapchat’in bile Trump’ın hesaplarına yasak getirmesi, Trump ve taraftarlarının alternatif olarak kullanılan uygulamaların Apple tarafından askıya alınması dünya kamuoyunda yeni tartışmalar getirdi. 
Bazıları “bu yasakların sosyal medya şirketlerinin gücünün ne kadar tehlikeli boyuta ulaştığını gösteriyor. Dünyanın en güçlü insanının sesinin kısılması buna en iyi örnektir ” derken.
İktidarların basın üzerindeki (ya da tam tersi) etki yapma hevesi eskiden basılı, görsel ve işitsel basın kurumları üzerinde gerçekleşirdi. ABD’yi örnek alırsak Washington Post son seçimlere (2020 seçimlerinde DP’yi destekledi) kadar Cumhuriyetçi Partiyi desteklerken, NYT Demokrat Parti taraftarıydı. Ancak son seçimde ABD basınının (Fox Tv dışında) bir bütün olarak Biden’i desteklemesinin sebebi, ikinci bir Trump döneminin ABD basını açısından Türkiye örneği tehlikesinin oluşmasıydı.
Yukarıda sözünü ettiğim Trump’ın sosyal medya kararnamesi gidişatın bu olduğunu açık seçik gösteriyordu. Klasik meydanın büyük oranda yerini almış olan sosyal medya şirketleri (bu konuda Erdoğan Türkiye’sindeki sosyal medya yasalarını ve paylaşımlardan dolayı mahkumiyetleri hatırlatmak isterim) de bu tehlikenin farkına vardı. 6 Kasım’da Trump’ın seçimlerle ilgili canlı yayında manipülasyon yapması ve tv kanallarının yayını kesip Trump’ı yalan söylemekle suçlamaları, aslında sosyal medya şirketlerinin yaptığından daha farklı şeyler değildi. ABD basınının editoryal bağımsızlığına şahit olduk.
Başka bir kesim de “Trump ve taraftarlarının sesinin bu kadar keskin şekilde kesilmesinin tehlikeli olduğunu sesi kısılan bu kesimlerin şiddete başvurma tehlikesinin artması tehlikesinin bulunduğunu, sosyal medya şirketlerinin aynı kriterleri neden başka diktatörlere uygulamadığı” söylüyorlar.
Trump’ın başkanlık macerasının başlamasıyla kendi fikir ikliminin gereği olarak, ırkçı, faşist, cinsiyetçi söylemleri kullanarak Amerikan toplumunda zaten var olan ırkçı, faşist güdüleri kışkırtması, görünür kılması ve kitlesel örgütlü duruma getirmesi basın ve sosyal medya üzerinden oldu. Başkanlık döneminde dahi ırkçı söylemleri Temsilciler Meclisi tarafından bir kararla kınanan Trump’ın bu ırkçılığının alıcı kitlesi ne yazık ki sosyal medya üzerinden gün be gün artıyordu. 
Dolayısıyla bugün Almanya, Fransa veya bir Avrupa ülkesinde ırkçılığa gösterilen tepkinin Trump ve kitlesinden esirgenmesi Amerikan faşizminin meşruluk zeminini sağlamlaştırır. 
Peki neden sosyal medya kurumları Trump kriterlerini diğer faşist, ırkçı diktatörlerden esirgiyorlar? Yukarıda bahsettiğim ABD yazılı, görsel basınının hala editoryal bağımsızlığının olması ve bunu seçimler sonrası Trump’ın bütün baskılarına (Trump’ın 6 Kasım’daki konuşmasını kesenlerin başında destekçisi FOX TV geliyordu) rağmen kullanmaya cesaret etmeleri sosyal medyayı da cesaretlendirdi. 
Oysa İran, Türkiye, Rusya ve birçok ülkede artık basının editoryal bağımsızlığından söz edemeyiz. Bu ülkelerdeki diktatörlere herhangi bir yaptırımın o ülkelerdeki kamuoyu üzerinde etkisi çok cılız kalır hatta geri teper. Şunu unutmamak gerekir ki bazı ülkelerde sosyal medya neredeyse tamamen kısıtlı. Bir başka nokta da her ne kadar bu sosyal medya uygulamalarını bütün dünya kullanıyorsa da bu kurumlar kendilerini Amerikan medyası olarak görürler.
Son olarak; kendi halkına Korona salgınına karşı dezenfektasyon enjekte etmelerini öneren bir devlet başkanının söylemlerinin yasaklanması sansür değil, halk sağlığı açısından gerekliliktir. Yine, dünyanın en büyük nükleer silahlarının düğmesinin üstünde eli olan ve bunu kullanmakla tehdit edebilen dengesiz bir ruh hastasının söylem meşruluğunu ortadan kaldırmak sansür kavramı ile açıklanamaz.
Basın özgürlüğünün para ve iktidarın boyunduruğundan kurtulması, gerçekliğin çıplak halinin bize ulaştığı günlerin gelmesi dileği ile bütün Özgür Basın çalışanlarının geçmiş Gazeteciler Günü kutlu olsun.
İlginizi çekebilir