Ahmet Kahraman: Demirtaş‘ın yargılayan savunması

Kürtlerin oylanarak kabul görmüş siyasi lideri Selahattin Demirtaş ve 108 kadro arkadaşının yargılandığı davaya onlar, “Kobanê davası“ diyorlar. Oysa, 18’i tutuklu 108 sanıklı dava, Kurdistan ve Kürtlük davasıdır.

Bu davanın en kıdemli tutuklusu, diktatörün dizginsiz kini odağındaki Selahattin Demirtaş’tır. Türk Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “derhal serbest bırakılması“ kararına rağmen O, yedi yıldan beri bir hücrede tutuluyor.

Savcıların sanıklar hakkında düzenlediği iddianame (suçlama), 3 bin 500 sayfa ve 324 klasör tutarında. Sanıklar hakkında öngörülen cezada idam cezası yok. Çünkü bu ceza, yıllar önce kaldırıldı. Onun yerine cömertçe cezaevinde ölüm sıralanıyor, yüz yıllara uzanan hapis cezaları isteniyor.

Ancak yansız da değil, diktatörlük tarafını tutan bir gözle de iddianameye baksanız, TC anayasasına ters ve cezayı gerektirecek bir somut suç delili, belge, bilgi yoktur. Onlar için en somut suç delili “Kurdistan“ ismi ile “Ben Kürt’üm“ demekten ibarettir…

Bu iki kavram, Pers kralı Daryus’tan beri yaşıyor ve günümüz dünyanın “erd u ezmanı“ arasında şan ve şeref ile yankılanıyor. Ama faşist kafa, evrenin gerçeğini “suçlu“ diye yargılıyor.

Bu olguların dışında, iddianamede suç ve suçu kanıtlayan elle tutulur delil, somut ararsanız eğer, boş yere zaman kaybeder, nafile yere beyinsel efor harcarsınız. Çünkü yalanın, kara iftiranın kanıtı yok. Erdoğan‘ın dipsiz, tabansız, dayanıksız yalanları, mebzul miktarda “buhtan“ı dizi dizidir.

Başka bir deyişle iddianame İslamo faşistin erdemden yoksun takkiye“si, yani iftira, yalan ve karalamalar bütünü entrikalar kumkumasıdır. Günün yaygın deyişiyle kumpastır. Kürtler ve Kürt çocukları yolunda kurulmuş “daf“, tuzaktır.

Mesela Selahattin Demirtaş’ın, Türk Anasayası’na göre asla suç sayılmaması gereken parlamento genel kurulu konuşmalarından alıntılardır. Demirtaş‘ın partisi parlamento grup toplantısı ve mitinglerde yaptığı konuşmalardan cımbızla ama önü arkası olmayan cümle, yarı cümlecikler çekip almaktan ibarettir. Bir de özel seçilmiş ve adı, sanı, kimliği meçhul, öteki, söylemle hayali tanıklara atfedilen suçlamalardır.

Sonrası, çağın palyaçosunu andıran diktatörün kin bağlamış hezeyanlarıdır.

Bu iddianameye dayandırılan mahkeme evresi bitiyor. Bu amaçla, ırkçı rejimin esiri Kürt liderlerin son savunmaları alınıyor. Sonra diktatörün yıllar önce açıkladığı ve Sarayı tarafından kılıfına uydurulan “ferman” (hüküm) mahkeme kararı olarak açıklanacak…

Daracık gazete sütununa sığmayacağı için, yargılanan Kürtleri Selahattin Demirtaş, Nazmi Gür, Gülten Kışanak, Ayla Akat, Sebahat Tuncel, Figen Yüksekdağ diye sayıp sonunu getirmeyerek haksızlık etmek istemiyorum. Demirtaş ve hiç bir arkadaşı kişisel savunma yapmadı. Biri çıkıp “ah gençliğim“ veya “çocuklarım“ demedi. Çünkü, yüz yıllık diktatöre kafa tutanlardan her biri ayrı ayrı, ”bela nereden ve nasıl gelirse gelsin“ diyen birer dava adanmışıydı. Yolculuklarının ilk adımından önce, ırkçı rejimden gelecek belaya peşinen razı…

Selahattin Demirtaş, bir haftadan beri savunma adına, Türk ırkçı rejimini yargılıyor, suçlayıp mahkumiyetini tarihe not ediyor.

Ancak beni bağışlayın. Kürtleri temsilen bir “Manifesto“ olan konuşmayı bir bütün olarak sunmam mümkün değil. İnanıyorum ki Demirtaş’ın, Türk ırkçılığını yargılayan bu savunması, Kürtler arasında kuşaktan kuşağa yankılanacaktır. Çünkü Demirtaş’ın sözleri haklılığın ilanı, yani haykırışıdır. Yerimin darlığı nedeniyle sizlere, Demirtaş’tan rastgele bir kaç alıntı sunmakla yetineceğim.

Selahattin ırkçı rejim suçlarının cezasız kaldığını anımsatırken şöyle diyordu:

“Aç kalan kişi ekmek çalınca mahkum ediliyor. Ama sen, benim ülkemi, ana yurdumu çaldın. Buğdayım, fırınımı çaldın.“

Demirtaş’ın sesi perde perde yükseliyordu:

“Erdemliler ile kötülerin savaştığı bir davadır bu. İlk günden itibaren erdemliliği savunduğumuz için, (bu davayı) kazandık biz zaten. (Kötülüğe karşı) İyiliği savunduk, biz kazandık. Bunun (iyiliğin) da bir bedeli var. Biz (bu dedeli) ödemeye devam ediyoruz.“

Demirtaş katilin yüzündeki peçeyi indiriyordu:

 “Halkların diline ve kültürüne el koyanlar katildir, biz değiliz. Biz, sadece halkımızın onurunu, kimliğini savunduk, kendi topraklarında insanca yaşama hakkını savunduk.“

Bir zamanlar Şeyh Said, “davamızı torunlarımız devam ettireceklerdir“ demişti. Ondan sonra ipe yürüyen Seid Rıza, boş alana seslenerek, katilleri teşhir etmişti:

“Ayıptır, günahtır, zulümdür!..“

Onların torunlarından Selahattin Demirtaş’ın, insanlıktan anlayanlara sesidir:

“Erdemlilik sözleşmesini siz bozdunuz. Vatan bizim, toprak bizim, emek bizim. Kürtlerin toprağını işgal etmişsin. (…) Kimlik, kişilik isimlerimiz, Kurdistan’ın adını yasakladınız. Benim ana vatanım Kurdistan’dır. Benim kültürüm burada yoğruldu. (….) (Size göre) Bazen herkes Türk’tür, bazen sadece Türkler Türk’tür. Bazen Kürtler Kürt’tür, bazen Kürtler yoktur. Bazen bütün dünya Türk’tür. (…)Sayın yargıç siz neden yargılanıyorsunuz diye sorarsanız,, size söyle açıklayayım: Bizim halkımız karnını doyurmak, neslini sürdürmek, hayatta kalmak istiyor. Türkler de bu topraklara geldiğinde bunu istedi. Herkes haklı ama herkes güçlü değil. Sadece güçlüler ayakta kalır. Bu olmasın diye kültürü yaratmıştık. Hukuku, ahlakı yaratmıştık. Kültürel olarak biz haklıyız. Gaspçı, zorba kültür ile etik sözleşmeleri ihlal edenlere karşı direndiğimiz için, yargılanıyoruz!..“

 

/Bu yazı Yeni Özgür Politika Gazetesi’nden alınmıştır/

İlginizi çekebilir