Abdullah Demirbaş: Güncel çökertme planı ve CHP’nin kritik yerel seçim tercihi üzerine

 Başta Kürdistan ve Ortadoğu‘da siyasal ve ekonomik kriz giderek derinleşiyor. Bunu çözemeyen işgalci güçler; aslında Kürt-Kürdistani güçlerin umut olduğunu, onların geliştirdiği projenin, halkların bir arada yaşamasının ve inançların bir arada yaşamasının; kadın özgürlüğü temelinde, özgürlükçü demokratik bir sistemi inşa etmelerinin kendileri için tehlike olduğunu gördüler

Tam da bu yüzden güncel bir çökertme planı geliştirmeye çalışıyorlar. Öncelikle Ortadoğu’da çok kapsamlı bir kuşatma geliştiriyorlar, diğer yandan İsveç’in NATO üyeliği kabul edilirken, aynı zamanda Türkiye’nin talebi olan F16 tipi savaş uçaklarının Türkiye verilmesi için Kongre’den onay alınmaya çalışıyorlar.

Bu, şu anlama geliyor: Türkiye’nin istediği rüşvet verildi: İsveç’in NATO üyeliğine karşılık, Kürtlerin iradesinin tasfiyesi isteniyor. Hem Türkiye istediği savaş uçaklarını alıyor hem de Türkiye’ye 20 milyar dolarlık bir uçak satışı yapılıyor.

İkincisi Ortadoğu‘da İran ve Türkiye’nin yakınlaşmasını görüyoruz. İşte İran Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’ye gelmesi, Türkiye ile İran’ın aslında (aralarındaki çelişkilere rağmen) Ortadoğu‘da gelişen bu “umuda” karşı ortak plan ve stratejiyle hareket etmeyi tartışıyorlar. Umudu yok etme, Kürt-Kürdistani çözümü tasfiye etme planı geliştiriyorlar. Türkiye Güney’e, Süleymaniye ve Rojava’ya yönelirken İran Hewlêr’e ve diğer taraflara yöneliyor. Dolayısıyla burada ikisinin de yaptığının “Kürt anasını görmesin” siyaseti olduğu açıktır.

Görüldüğü kadarıyla bu siyasal iktidarlar, siyasal krizlere ve ekonomik krize, HAMAS-IŞİD-BAAS zihniyetiyle, Perslerin fundamentalist ve mezhepçi, Türklerin Kemalist ve siyasal İslam yaklaşımları tutmadı.

İşte şimdi bunlar çözümü Kürt ve Kürdistan’ı, umudu yok etmekte görüyorlar; hepsinin Rojava’yı ve Güney Kürdistan’ı yok etme üzerinde planlarda mutabık kaldığını görüyoruz.

Türkiye’nin Irak’la görüşüp Süleymaniye’yi istemesi de bu temelde değerlendirilmelidir. Türkiye’de özellikle Türk-İslamcılar ile Türk solcuları, Kemalistler aslında bu konsepte göre hareket ediyor. Kimi yerde Kürt Hamas’ı yaratarak, kimi yerde Aleviliği, kimi yerde Zazacılığı kurgulayarak, kimi yerde siyasal koruculukla; son tahlilde “Kürt anasını görmesin” siyasetini güdüyorlar.

Dersim’de Türk solcularının yaptığı ittifak, DEM-Parti karşıtı bir ittifaktır. Bahanenin “DEM-Parti olursa kayyım atanır, iyisi mi biz yapalım,” olması kimseyi aldatmasın; bu, devletçi ve iktidarcı olduklarını, sol ve sosyalist olmadıklarını gösterir. Yani ezilenden yana tavır alması gereken sol-sosyalist anlayış bununla, devlete şirin görünerek, konseptin bir parçası olduğunu deklare etmiş oluyor.

Sözde Kürt Haması, Hamas için çaba sarf ederken Rojava’da ve Hewlêr’deki saldırılara karşı tutumlarıyla devletin yanında olduklarını gösterdiler. Bu konsept uygulanırken bizim zaaflarımız olan bölgecilik, aşiretçilik, ilçecilik, ilcilik, yerelcilik, ailecilik, kabilecilik, mezhepçilik, iktidarcılık, ahbap cavuşculuk, ‘sivil örgütçülük’ gibi geri zihniyetlerimiz de maalesef bu sürece hizmet ediyor.

Devlet bu zaaflarımızı okşayan, güçlendiren bir strateji izlerken, bizde de bunlara prim veriyoruz. DEM-Parti’nin yeni süreçte yüzünü halka dönmesi, Kürt- Kürdistani hatla birlikte Türkiye’de demokratikleşmeyi hedefleyen doğru politikaları ve Kobanê davasındaki ‘yargılayan’ savunmalar sistemi ürküttü.

Önseçimlerle, halkın iradesinin esas alınacağı seçimlerle bir ilk yapılmakta, Türkiye’de örnek olacak bir model geliştirilmektedir.

Ancak önseçimlerde gösterilen bazı tutum ve pratiklerin buna hizmet etmemesi düşündürücüdür. Bilerek veya bilmeyerek bu olumlu sürece hizmet etmeyen şeyler görüyoruz. Bu saldırıların bu güzel gelişmelerin ve umudun arttığı bir süreçte olması üzücüdür. Bu zaaflarımız üzerinden halkı manipüle ederek, zaaflarımızı okşayan, onu körükleyen, atıştıran ve aslında iktidarcı-devletçi zihniyete çok önemli güç taşıyan bir zihniyetin ortaya çıktığını görüyoruz. Bu toplamda Türkiye Cumhuriyeti devletinin o tekçi ve inkârcı politikasına hizmet eden anlayışlardır. Buradaki amaç halkı moralsiz bırakmak, güvensizlik tohumları ekerek bu önseçim sistemini sabote etmek, böylece tasfiye planını işletmek ilen bizlerde buna zemin sunan bir iktidarcı, devletçi zihniyetin olduğunu da söylemek lazım.

Bu nedenle örgütsel anlamda bazı tedbirlerin geliştirilmesi, buna yönelik önlemlerin alınması elzemdir.

Bu planı, siyasi soykırımlarla yok edemedikleri hareketi, içine girerek içinden çürütmeye çalışarak tasfiye planı; biraz daha güncellenmiş çürütme ve tasfiye planı olarak görmek gerektiğine inanıyorum. Bir bütün olarak geliştirilmeye çalışılan söz konusu politikanın; aslında bütün Kürtlerin giderek Ortadoğu’da bu tekçi, fundamentalist, anti-demokratik HAMAS-IŞİD-BAAS’çı ve Kemalist zihniyetlere karşı, barışın, özgürlüğün eşitliğin, adaletin, halkların ve inançların bir arada yaşadığı, kadının özgürleştirici barış modeli oluşturduğu bir süreçte olması da dikkat çekicidir.

Özellikle Güney Kürdistan’da dış güçlerin de bastırmasıyla birleşme çabalarının gündemleştirilmesi, işte kısmi de olsa Güney ile Rojava’nın diyaloglarının, ilişkilerinin geliştirilmesi, Rojava‘da geliştirilen modelin özellikle Ortadoğu‘da barış modeli olarak gösterilmesi, işgalci güçleri bahsi geçen konsepti geliştirmeye itmiştir. İşte bizim de bütün bunları gören noktadan, özellikle bu yerel seçimlerdeki zaafları da aşarak örgütsel tedbirler ve çözümler geliştirerek bu zihniyetlere prim vermeden, bir an önce yerel seçimlerde zaferi geliştirmeliyiz. Ayrıca bu temelde DEM-Parti’nin kendi adaylarını çıkarmasına yönelik şöyle bir manipülatif yaklaşım geliştiriliyor: “İşte AKP ile ortaklaşıyorlar.” yaygarası koparıyorlar.

Oysa bütün partilerin aday çıkarma hakkı var. Millet İttifakı içindeki parti aday çıkarınca problem olmuyor ama nedense DEM-Parti aday çıkarınca AKP ile işbirliği ile suçlanıyor. Burada manipülatif bir yaklaşım var.

Buradaki temel yaklaşım şu: Kürt seçmeni CHP lehine fedakârlık yapsın, CHP’ye tabi olsun. Bir kere bu yaklaşım temelden yanlıştır. DEM-Parti öncelikle her parti gibi bir partidir ve kendine özgü aday çıkarma hakkı vardır. CHP’nin ve diğer partilerin kendi çıkarlarını, kendi isteklerini, beklentilerini öncelemeleri kadar doğal bir şey yok. Aynı şey DEM-Parti için de geçerli ama kendilerine hak gördüklerini DEM-Parti için hak görmüyorlar “nedense”. Bu, ikiyüzlü, yanlış bir anlayıştır. Bu, Kürtleri manipüle edip kendine tabi etmedir. Bizler bunu kabul etmemeliyiz. DEM-Parti’nin kendi adaylarını çıkarma hakkı vardır.

Diğer yandan, madem çok samimiler, o zaman buyursunlar yöntemi, tarzı belirlenmek üzere, İstanbul’da ilk defa bir eş yönetim, bir eş başkanlık sistemi geliştirsinler. Burada şunu söylüyoruz: Kürtler, Türkler, tüm halklar, CHP; demokrasiden, barıştan, özgürlükten yana olanlar buyursunlar, Türkiye’yi eş yönetime götürsünler. Bu İstanbul’dan başlayan bir model olsun.

Bu model Türkiye açısından tarihi bir dönüşümün başlangıcı olacaktır. Bugüne kadar yurttaşlar siyasette ve yönetimde bir nesne olarak görülmüşse, diyoruz ki artık eşit özgür yurttaşlık temelinde, insanların özne olduğu politikayla belirleyici olacağı bir süreci buyurun başlatalım. Yoksa siz insanların söz ve karar süreçlerinde etkilerinin olmasından rahatsız mı oluyorsunuz?

Tabandan yukarıya kadar bir eş yönetim sistemi oluşturalım. Mademki insanların en az yarısı kadın, o halde Türkiye’nin; kadın özgürlüğünü de esas alan noktadan, bir kadın bir erkeğin olduğu bir eş başkanlık sistemi ve bir eş yönetim sistemi ile halklar ve inançlar temelinde bir eş yönetimle, demokratik özgürlükçü bir yönetimle yönetilmesini sağlayalım. Bunu da İstanbul’dan başlatalım.

Bu Türkiye’nin temel sorunlarını çözen bir nokta olur. Türkiye üzerinden de aslında Ortadoğu’ya çok önemli bir barış modeli gelişir. Bu nedenle bu son tartışmalara yönelik de en önemli önerimiz, mademki demokraside, barışta özgürlükte, eşit özgür yurttaşlıkta samimiler, o zaman buyursunlar gelsinler. Ama eğer buna da gelmiyorlarsa demek ki demokrasiden, barıştan, özgürlükten yana değiller! Demek ki kendilerine tabi olmamızı istiyorlar. Bu yanlıştır, yanılgılıdır, Türkiye halklarına büyük kaybettirmedir.

Diğer yandan CHP’nin AKP ile gizli yemek toplantılarında pazarlıklar yaptığı da bilinmektedir. Hal böyleyken DEM-Parti seçmenini manipüle etmeye çalışmaktan vazgeçmeleri gerekir.

Unutmayalım ki AKP’yi bugünkü düzeye getiren dokunulmazlıklar konusunda, “Anayasa’ya aykırı ama evet” diyen CHP’dir. Benzer şekilde Güney’e, Rojava’ya operasyonlar söz konusu olduğunda hizaya geçen de CHP’dir. Kayyım politikasına sessiz kalan, içten içe destekleyen de CHP’dir.

Bunun özeleştirisi yerine DEM-Parti’nin aday çıkarmasını AKP ile anlaşma şeklinde bir suçlamaya dönüştürmek en basit ifadesiyle siyasi bir kurnazlıktır. “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” politikasıdır.

AKP bu zulmü yapıyorsa Türkiye’deki muhalefetsizlikten besleniyor. CHP gerçekten barıştan, özgürlükten yana samimiyse, bu ülkede artık bu faşist rejimin bitmesini istiyorsa bizim bu ittifak önerimizi değerlendirmelidir. Gizli saklı değil, açık yapmalıdır, cesur olmalıdır. Bu konuda samimiyet yoksa, her yerde DEM-Parti’nin kendi adayını çıkarma hakkına saygı duyacak kadar demokrat olsunlar bari.

Sonuç olarak; tüm bu yaklaşımların dünyadaki bir takım gelişmelerden bağımsız olduğunu düşünmüyoruz elbette ve güncelleştirilmiş bir çökertme planı hareketinin gündemde olduğunu görüyoruz. Bunu da geçmişin mücadele birikimiyle bir kez daha barış, özgürlük, demokratik esaslı bir perspektifle, Kürt-Kürdistani bir duruş, yaklaşımla direnerek boşa çıkaracağımızı biliyorum. ‎

İlginizi çekebilir