A. Halûk Ünal: Naklen soykırım, eko kırım ve tribündeki ‘medeniyet’

7 Ekim’den bugüne hepinizin yakından izlediği naklen soykırım sürecini tekrar anlatmaya kalkmayacağım. Neyse ki, insanlığın bir kesimi son derece diri ve etkin bir teşhir çabası içinde. Ama hepimiz farkındayız, yetmiyor.

Düşünüyorum; yirminci yüzyıl Anadolu’da büyük soykırımlarla açıldı. O tarihte de ‘uluslararası toplum’ denilen dünya devletlerinin fırsatçı, faydacı suskunluğunu deneyimlemiştik.

Bu süreçte en ağır suç da kendisine ‘sosyalist devrim’ adı veren ve insanlık tarihinin bütün ahlaki mirasına sahip çıkma iddiasında olan SSCB’nin Türklerle yaptığı iş birliğiydi. 

Yani yalnızca kapitalist devletler değil, alternatif olduğu kabulü üzerinden hepimizi umutlandıran ‘hareket’ de – devlet çıkarları, dış politik dengeler vs- nedenler ileri sürerek soykırımlar karşısında dünyayı ayağa kaldırmadı.

1914- 23 döneminde Anadolu’daki kan kurumadan Avrupa’da ikinci soykırım dalgası yükselmeye başladı. Hem sağ hem ‘sol’ devletler yine bu dalgaya karşı – devletin genetiğine mündemiç- ‘devlet çıkarı, uluslararası denge, fırsat, fayda’ ahlaksızlığı içinde – örneğin Hitler, düşman kamp SSCB’yi işgal edebilir mi diye gözlediler- milyonlarca Yahudi, Çingene, LGBTİ ve Komünist’in soykırımını izlediler. 

‘Kurtarıcı’ olarak harekete geçtiklerinde ise insanlık hezimete uğramış, devletler ve kapitalizm kazanmıştı.

Bu, kuş bakışı soykırım ‘tarihi’ 1948 yılında yeni bir evrenin başlangıcıyla yazılmaya devam etti. İsrail devleti bu tarihte bir kuruluş bildirgesiyle ‘Yahudi Devleti’ni dünyaya müjdeledi. 

Şimdi geriye doğru baktığımızda bir Apartheid rejiminin temellerinin atıldığını kolayca görebiliyoruz. Ama bu kolay olmadı. Soykırım mağduru bir halk yeni bir devlet kurmuştu ve beklenirdi ki çektiği bütün acılardan büyük bir empati ve bilgelik doğsun.

Fakat tam tersi oldu. İsrail devleti adım adım bir soykırım sürecini inşa etti. Filistinlilerin bile Siyonist rejimin Apartheid olarak tanımlanmasını talep etmeleri 20 yıl öncesine uzanıyor. 

1948 ile 2023 arasında yaşananları çoğumuz iyi biliyoruz. Ama ben, 7 Ekim sonrası yaşananlar karşısında hala büyük bir şaşkınlık ve öfke içinde olanlardanım.

Yine bütün dünyanın ve ‘birleşmiş devletler örgütünün’ gözleri önünde ve genellikle tribünden seyredilen naklen bir soykırım ve eko kırıma tanıklık ediyoruz.

Dört ayı geçen bir zaman içinde İsrail devleti faşist yüzünü ortaya koymakla kalmadı; bütün devletler şebekesi, doğusuyla batısıyla ve insanlığın önemli bir kesimi, Filistin’de yaşanan soykırım ile eko kırımın doğrudan veya dolaylı ortağı haline geldi.

Üstelik Batı’da İsrail’i eleştirmek suç muamelesi görüyor… Ayrıca ABD’nin Vietnam işgaline karşı tanık olduğumuz bir barış hareketi de ufukta görünmüyor.

Daha vahimi küresel adalet ve barış hareket potansiyeli “seküler/İslamcı” ekseninde bölünmüş durumda.

Bütün bu alçaklıklar silsilesi Ukrayna’daki NATO/ Rusya savaşının gölgesinde sahneleniyor. Bütün bunların gölgesinde ise Rusya, İran, Irak ve Türkiye birlikte Ortadoğu’da Kürt halkına karşı topyekûn bir saldırıya başladılar.

Türklerin Rojava’yı havadan bombardımanlarına, Irak devletinin Kürdistan’ın bütün federe haklarını iptal etmesi eklendi. Belli ki, bahar aylarında bu siyasi, psikolojik kuşatma bütün askeri görünümleriyle kapsamlı bölgesel bir saldırıya dönüşecek.

Yani Filistin Arap soykırımı gölgesinde Kürt soykırımı derinleşecek. Bu kez bu soykırımın hamiliğini de Rusya yapıyor.

Soykırım üstüne soykırım…

Aslında dikkatli bakan herkes görecektir ki, panzehir de orada; üç ana akım Kürt siyaseti, sosyal demokratlar, sosyalistler ve kapitalistler anti kolonyalist, demokratik bir birlik yaratsa soykırımlar zinciri paramparça olabilir. 

Aksi halde sekiz milyar insan Ortadoğu’daki bu süreçlere suç ortağı olarak sessiz kalır, tribün sakini gibi izlerse insanlığın manevi sonu gelir. 

Böylesi bir durumda fiziksel devamlılığın da çok bir önemi kalmaz…

İlginizi çekebilir