Nuri Fırat: Türkiye’nin ‘Dersim Endişesi’, Soykırım ve Tunceli

Yazarlar

Türkiye Cumhuriyeti için öteden beri mesele olan bölgelerden biri Kürdistan’ın Dersim bölgesidir. Hatta Osmanlı zamanından beri Dersim bölgesi bir sorun alanı olarak değerlendirilmiş ve Osmanlı’nın bu siyasi mirası Türkiye Cumhuriyeti’ne de devrolmuştur. Bugün de hala bu bölgenin Türk devleti için önemli bir mesele olarak ele alındığı bir gerçektir. 

Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal’in de ifade ettiği biçimiyle “çıban” olarak nitelendirdiği Dersim’i dize getirmek için elindeki bütün askeri imkanları seferber etti ve elbette 1937-38’de soykırım gerçekleştirdi. Öbür yandan Türkiye Cumhuriyeti, soykırımdan arta kalan Dersimliler için de yeni bir tarih yazma işine soyundu; bu vesileyle onları Türkleştirip söz konusu “çıbanı” tümden hal edeceğini varsaydı. 

Özetle; bir önceki yazı ve podcast yayınında da dikkat çektiğim üzere; bir yandan Dersim’de soykırım yapan devlet, buradakilerin Kürt ve Kızılbaş olduğunun gayet farkında olarak davranıyordu. Ama öbür yandan Horasan ve benzeri hikâyeler üzerinden de yeni bir Tunceli tarihi yazarak geriye kalanlara kurtuluş ya da hayatta kalma reçetesi olarak Türklüğü sunuyordu. Bu noktada bazı isimlere özellikle dikkat çekmek istiyorum. 

“Dersim kasabı” olarak bilinen General Abdullah Alpdoğan, 1936’da, bir yıl sonra başında bulunduğu askeri harekâtla soykırım gerçekleştireceği Dersim için bir tarih yazımına girişmişti. Alpdoğan’a göre, “bugünkü medeniyetin bayraktarlığını yapan Avrupa kıtası daha taş devrini yaşamakta iken Orta Asya’da Türkler, Tunç Devrine çoktan girmişler ve tunç medeniyetini çok ileri götürmüşlerdi.” Bakır ve kalay gibi madenlerin işlenmesinde çağın ilerisinde bulunan Alpdoğan’ın “büyük ataları” daha sonra yaşanan kuraklık nedeniyle göç etmek zorunda kalmışlar ve böylece “bugün Dersim dağları dediğimiz ve fakat Asya dağlarının devamı olan Toros dağlarına ulaşıyorlar. Şimdi Dersim denilen bölgede kendilerine en uygun tabiat şartlarını buldukları için burada yerleşip kalıyorlar.” Alpdoğan’ın madenci ataları Dersim’de de bakır ve kalay madenlerini işlemeye ve böylece tunç yapmaya devam etmişler. Bu yüzden Alpdoğan’a göre, “zanlar ve tahminler üzerine uydurmalarla Dersim adı ile anılan bu güzel yerlere en uygun ve tarihin özünden süzülüp çıkarılan bu ad, yani TUNÇELİ adı verilmiştir. Bu bölgenin bakırı ve kalayı, taşı ve toprağı kadar sakinleri de Türk’tür. Hem de soyları karışmamış dipdiri ve tam manasıyla öz Türklerdir.” (Bayrak 1992:247)

Soykırımcı general Alpdoğan, taşı – toprağı da Türk ilan ettiği bu açıklamasından bir yıl sonra, Dersim’deki soykırım harekâtını yönettiği sırada, Elazığ’da “zehirli gaz kursunun” açılışına katılmıştı. Bunu, Tan gazetesinin 3 Ağustos 1937 tarihli sayısında Latif Erenel imzasıyla yayımlanan “Kirmanjlar / Bunların Kürtlük Denilen Şeyle Hiç Alâkaları Yoktur” başlıklı haberden öğreniyoruz. Habere göre, bu zehirli gaz kursunun açılışı sırasında Alpdoğan, “Devlete uzanan eli kırmak, devlet kanununu tecavüz edilemez hale getirmek vazifemizdir” demişti ve ardından o dönem itibarıyla “nüfusu 110 bini bulan Tunceli”nin “tamamen Türk ve Türksever” olduğunu ileri sürmüştü. Ancak Alpdoğan’a göre, gerek “asırların bıraktığı yanlış kanaat ve terbiyeler” gerekse de “arazinin menaatinden istifade ederek ağaç kovuklarında, derelerde” yaşamak zorunda kaldıkları için bu Tunceliler, Türklüklerini ve Türkseverliklerini “teyide fırsat bulamamışlardır.” Ancak buna rağmen Alpdoğan için, tarih, “Dersimli dediğimiz halkın hepsi[nin] aslen ve neslen Türk” olduğunda “ısrar ediyor”du. 

Alpdoğan’ın ağaç kovuklarında yaşamak zorunda kalan pek Türksever Tuncelileri gerçekte nasıl zehirli gazlarla soykırıma tabi tuttuğunu, dönemin emniyet görevlisi olan İhsan Sabri Çağlayangil’in anlattıklarından biliyoruz. Elazığ’da açılışı yapılan zehirli gaz kursu da muhtemelen bu amaca yönelikti. 

Alpdoğan’ın da canhıraş savunduğu bu resmi tarih teziyle ara sıra çelişen gelişmeler de olmuyor değildi, üstelik bunlar da resmiydi ve bu durumda da Alpdoğan derhal devreye girmekten çekinmiyordu. Dersim’de soykırım yaptıktan sonra orada Umumî Müfettişlik (yani süper yetkili Olağanüstü Hal Valiliği) görevine devam ederken, 1939’da Alpdoğan’ın eline nüfus istatistiklerine dair resmi bir broşür geçmişti. İstatistik Umum Müdürlüğüne ait bu resmi broşürde 1935’te yapılmış nüfus sayımlarının sonuçları yer alıyordu. Buna göre 1935 itibarıyla anadilini Kürtçe ifade eden nüfusun sayısı Türkiye’de 1 milyon 480 bin 246 idi (Yıldırım (der) 2011:109-110). 

Bu arada şaka gibi ya da Kürtlere bunca yapılanlardan sonra insana inanılmaz gelebilir ama hakikaten bir zamanlar Türkiye’de nüfus sayımları yapılırken kişilerin anadilleri de soruluyor ve istatistiklere kaydediliyordu. 1927-1965 aralığındaki 6 sayım kaydında bu söz konusudur. Buna göre örneğin 1927’de 1 milyon 184 bin 416 kişinin anadili Kürtçe olarak kaydedilmişti. Son olarak 1965’teki nüfus sayımında anadil kaydı tutulmuş ve sonrasında bundan vazgeçilmişti. 1965’teki istatistiklere göre, 2 milyon 219 bin 504 kişinin anadili Kürtçe idi (Aslan ve diğerleri 2013:136-137).  

Kuşkusuz gerek izlenen Kürt karşıtı siyasetin ortaya çıkardığı baskı ve korkudan gerekse de dönemin ulaşım ve iletişim gibi kısıtlı imkanlarından dolayı bu resmi rakamların doğruluğu tartışmalıdır. Ama mevzu bu değil; mevzu, Dersim kasabı Alpdoğan’ın öfkesidir. Alpdoğan, aşağılayıcı tonda suçladığı “seviyece yüksek” olmayan memurların tuttuğu bu kayıtların “Türklük için büyük bir mahsur vücuda getirecek fahiş bir yanlışlık” olduğunu ve bu yüzden “Yüksek Başvekalet’e” yazdığı 6 Temmuz 1939 tarihli raporunda bu yanlışlığın derhal düzeltilmesi gerektiğini buyuruyordu. Zira Alpdoğan’a göre, “esasen Kürt denilen bir ırk için gözle görülen bir damga da yoktur”, oysa “Türk denilen” “ırk”ın “eşkali, rengi … devletçe tamim edilerek anasır cetveline” konulmuştu, bundan sapma olur mu?! Ayrıca “Zaza denilen Oğuz Türkleri”dir ve “Kormanç denilen” de dağlılardı. Hakeza “çehreleri, boyları, endamları, [“mavi ve siyah”] gözleri pek güzel olan” Zaza ve Dersimli, “çirkin simalı olanlar” ile nasıl bir tutulabilirdi! Mesela Kiğı’da 26 bin nüfustan 25 bini Kürt, sadece bininin Türk olarak kaydedilmesi affedilebilir miydi?! Nihayetinde İsmet İnönü, bir zamanlar Alpdoğan’a “bu halkın kamilen Türk olduğunu söylemiş”ti ve bu da tüm nüfusun Türk olarak kaydedilmesi için yeterli delildi (Yıldırım (der) 110).

1935 tarihli nüfus istatistiğine öfke kusan sadece Alpdoğan da değildi. 1936’da Tunceli Valisi olan Ragıp Gümüşpala da aynı konuda bir rapor yazmış ve düzeltme istemişti. Dersim bölgesinde yaşayan aşiretlerin isimlerini listeleyen Gümüşpala’ya göre de, ortada Kürt denecek kimse yoktu. Buralarda yaşayan insanların Kürtçe konuşmalarının ve kendilerine Kürt denilmesinin iki nedeni vardı: Birincisi, Türk babalar Zaza ve Fars kızlarını kaçırmışlar; böylece doğan çocukları hem ana dili olan Farsçayı hem de bozuk şiveyle baba dili Türkçeyi konuşurken, ortaya işte Kürtçe denen bir şey çıkmış. İkincisi ise, Osmanlı zamanında Sünni derken Müslümanların (yani Türklerin), “Şii mezhebine salik olanlara da Kürt” deniliyormuş; halbuki bu, “ilmi ve fennî hiçbir esasa istinat etmeyen yanlış bir istinattan ibaret”tir. Gümüşpala’ya göre, “Tunceli halkı [da], babalarının Türk olduğunu ve ancak Sünnilik ve Şiilik telakisi yüzünden kendilerinin Türkten gayri bir unsur halinde tanıttırıldıklarına kani” imiş. Böylece Tuncelilerin “halis Türk kanından” geldiklerine kuşkusu olmayan Gümüşpala için nihayetinde Kürt denilen şey de “dağlı Türk” idi. (Yıldırım (der) 2011:86-87-90)

Bu evlere şenlik izahlar bir yana, elbette Alpdoğan ve Gümüşpala öfkelerinde haklıydılar. Sen gel Kürtlere Türklüğü kabul ettirmek için bunca yıl askeri harekâtlar yap, zehirli gazlarla soykırım gerçekleştir, koca ordinaryüs profesör ünvanlı zatlara konferanslar düzenlet ve kitaplar yazdır, Türk dışında bu vatanda kimsenin olmadığını resmi siyaset olarak yürürlüğe koy, ama birileri çıkıp üstelik resmi istatistiklerde Kürtçe konuşan bir nüfustan söz etsin! Bu olacak iş değildi! 

Alpdoğan’ın iddia ettiği üzere Dersimlilerin Türklüğünde ısrar eden tarih mevzusuna gelince… Soykırımcı general gerçeklerin hiç de böyle olmadığını bildiği için, tamamen hayal ürünü olan tarihsel kurgusunu hayata geçirmek üzere soykırım yapmıştı ve bu soykırımla birlikte Tunceli’nin tarihini yazıyordu ya da kendisinin ifadesiyle “Türk olduklarını teyide fırsat bulamamış” Dersimlilere, tek kurtuluş yolu olarak bir “Tunçeli fırsatı” sunuyordu. 

Cumhuriyetin ilk yirmi yılındaki Kürtlerin bütün hak mücadelelerini kanlı biçimde bastıran ve bu arada Zilan Deresi ile Dersim’de soykırım yapan ordunun tepesindeki kişi Fevzi Çakmak’tı. Genelkurmay başkanlığı görevini 1944’e kadar 23 yıl sürdüren Çakmak, Dersim ve çevresindeki bölgeye dair iki önemli rapor hazırlamıştı. Çakmak, “Dersim hakkında hazırlanan bütün raporları topluyor [bu arada bölgeye geziler de yapıyor] ve bu raporlar üzerinden [ve gözlemlerinden hareketle] alınması gereken önlemlere ilişkin tespitlerini, biri 1930, diğeri 1931 tarihli iki rapor halinde sıralıyor. Çakmak’ın raporları [1934’te] çıkarılan İskan Yasası’nın da kaynağı oluyor.” (Akçura 2011:54) 

Çakmak, 18 Eylül 1930’da Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığına sunduğu ve ağırlıkta Erzincan bölgesindeki gözlemlerine dayanan ilk raporunda, bölgedeki Kürt köylerinden kaynaklanan sözüm ona asayişsizliğe dikkat çekerek, “bu bölgede çok şımarık bir durum almış olan bütün Kürt köylülerine bir etki yapmak ve devlet nüfusunu hakim kılmak için Erzincan’a nakledilecek bir hava kıtası ile bu köyleri tahrip etmenin uygun olacağı düşüncesindeyim” diyordu. 

Kürt köylerinin hava kuvvetleriyle yerle bir edilmesini öneren ve daha sonra Dersim katliamı sırasında bunu yaptıran Çakmak’ın esas derdi Türklüğün hâkim kılınmasıyla ilgiliydi. Bu yüzden şöyle yazıyordu raporunda: 

“Erzincan il merkezinde 10.000 Kürt vardır. Bunlar Alevilikten faydalanarak mevcut Türk köylerini Kürtleştirmeye, Kürt dilini yaymaya çalışmaktadırlar. Birkaç sene sonra Kürtlüğün bütün Erzincan’ı istila edeceğinden endişe edilebilir. Örfen Türk, fakat Alevi olan birçok Türk köyleri, Aleviliğin Kürtlüğü ifade ettiği zihniyeti ile ana lisanlarını terk ederek Kürtçe konuşmaktadırlar. Bu işe ön ayak olan her şekavete (eşkıyalığa) yataklık yapan Rusaray, Mitini, Şıncığı, Kürtkendi, Kelarik köylerinin esaslı bir kayda tabi tutularak, bunlardan gerekenlerin Trakya’ya nakli ve bu bölgedeki bazı reislerin il merkezinde ve polis nezareti altında ikamet ettirilerek emniyete alınmaları gerekmektedir. Türk olan Alevi köylerinin Kürtçe konuşmalarına engel olunmasına ve Türk dilinin bütün bölgeye yayılması için tedbirler almaya ihtiyaç vardır.” (Beşikçi 1992a:109-110)

Devletin resmi söyleminin aksine Aleviliğin Kürtlükle olan güçlü ilişkisini gayet açık biçimde ortaya koyan Çakmak’ın bu resmi raporu ayrıca Kürt memurların bölgede çalıştırılmaması gibi başka tedbirleri de içeriyordu. Çakmak, bir yıl sonraki Dersim raporunda ise meramını daha planlı biçimde ortaya koyuyordu. Örneğin “Dersim’in yönetimi, koloni (sömürge) yönetimi gibi ele alınmalı ve burada bir koloni idaresi kurulmalıdır” ve “Türk toplumu içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra yavaş yavaş öz Türk hukuku uygulanmalıdır” diyen Çakmak’a göre, her şeyden önce bilinmesi gereken şuydu: 

“Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve iyileştirmenin esasını oluşturur.” (Yayman 2011:112)

Fevzi Çakmak’ın çizdiği bu hattın gerçekten takip edildiği ve buna göre davranıldığı söylenebilir. Önce ordunun müdahalesiyle soykırımdan geçirilen, bir kısmı da iskân kanunu ile sürgün edilen Dersimlilerden geriye kalanlar ise “okşanmaya” başlandı. 

Devletin Dersim ve çevresindeki bölgelerde bulunan Kürtlerden bu denli korkmasının nedenleri vardı. “Kürtlüğün bütün Erzincan’ı istila edeceğinden” endişe duyan Çakmak’tan dört yıl sonra bir Kürt raporu hazırlayan İsmet İnönü’nü ise bu endişeyi daha açık biçimde ifade ediyordu. Tüm Kürt bölgesine dair pek çok gözlem ve tedbir öneren İnönü, 1935 tarihli raporunda, örneğin Erzincan ve aslında Kızılbaş Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu Dersim-Koçgiri bölgesindeki etkileşimden hareketle şunlara dikkat çekiyordu: 

“Az zamanda Erzincan’ın Kürt merkezi olmasıyla asıl korkunç Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir.” (Yayman 2011:141)

İnönü de aynı kaygıları paylaştığı Fevzi Çakmak gibi önce askeri tedbirleri ve ardından “okşayıcı” yöntemleri öneriyordu. Bu yöntemlerin en çarpıcı olanlarından birini, örneğin dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya 1932 tarihli Dersim konulu raporunda yazmıştı. İttihat Terakki’den gelip Cumhuriyet döneminde Türkçü siyasete devam eden isimlerden biri olan ve İçişleri Bakanlığı koltuğunda en uzun süre oturmuş kişi unvanı da bulunan Şükrü Kaya, bir an önce askeri harekâtın başlatılmasını savunduktan sonra, ayrıca Dersimliler için şunu öneriyordu: 

“Mektep açılmalıdır: Dersim’de açılacak mekteplerde geleceğin Dersimlilerini bugünkünden daha medeni hale getirmek, Türklüğe yaklaştırmak ve kendilerinin aslen Türk olduklarını öğretmek lazımdır.” (Yayman 2011:122)

Dünyadaki pek çok benzer deneyimde olduğu gibi sömürgeciliğin Kürdistan’a taşınmasının ve içselleştirilmesinin en önemli kurumlarından biri, kuşkusuz mektepti. Şükrü Kaya’nın da bir kez daha önerdiği mekteplerle elde edilmek istenen sonuç, 1930’lu yıllarda yazıldığı tahmin edilen ve fakat tarihi ve yazarı bilinmeyen bir başka resmi Dersim konulu raporda ifade edildiği biçimdeydi: “Bu Dersim meselesi halledilmiş olmakla beraber aziz yurda ve Türk camiasına çok dinç ve sağlam bir kuvvet ilâve edilmiş” olacak. Türk mektepleri günümüzde de tamı tamına aynı amaç için iş görmeye devam ediyor. Ve daha da önemlisi sözünü ettiğim ve Necmeddin Sahir Sılan’ın arşivinde yer alıp Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından yayımlanan bu raporda, gerekli askeri tedbirlerin ardından yapılması gerekenler sıralanırken, oldukça dikkat çekici bir hususa da yer veriliyordu. Bu, devletin bugün de Dersim’de izlediği kadim siyasetin önemli ayaklarından birinin anlaşılması bakımından önemlidir. Bu siyaset, bir yandan Kürtler mezhep farklılığı üzerinden ayrıştırılarak karşı karşıya getirilirken, öbür yandan soykırım yapan devletin laiklik hikâyesinin kurtarıcı reçete olarak sunulmasından ibarettir. Söz konusu belgede şöyle deniyor: 

“Yaptırılacak propağandalarda her hâlde Şafii Kürtlerle anlaşmalarına meydan verilmemesini ve bu aşiretlerin Türkleri ayrı görmesinin başlıca sebebi mezhep ihtilafı olduğundan hassaten Cumhuriyet rejimi ile Laiklik mefhumunun bunlara eyice anlatılması.” (Yıldırım (der) 2011:94-95)

Devlet, bir yandan soykırımla kökünü kazımaya çalıştığı Dersimlilere, tabi geriye kalanlara, öbür yandan işaret ettiğim kurum ve propagandalar aracılığıyla Türklüğü öğretecekti. Bir başka açıdan ise, aslında Çakmak’ın dikkat çektiği “Aleviliğin Kürtlüğü ifade ettiği zihniyetin” yerine Aleviliğin Türklüğü ifade ettiği zihniyet ikame edilmek isteniyordu. Sözünü ettiğim Horasan üzerinden kurgulanan Türklük tarihi bu açıdan epey işlevseldi. Ancak buna rağmen, Alevilik de devlet nezdinde hep mimli kalacaktı. Bu konuda Tanıl Bora’nın aktardığı şu örnek epey çarpıcıdır: 

“Mehmet Şevket Esendal, CHP Genel Sekreteri iken 1942’de çıktığı Dersim gezisinin raporunda, Alevilerin Türklüğünün ve ‘bizdenliğinin’ hem yetkililer hem ‘halkımız’ tarafından bir türlü benimsenemeyişinden şikâyet eder. Bir Alevi çocuğunun Mareşal Fevzi Çakmak’ın aracılığına rağmen oyalanıp Harp Okulu’na alınmayışını örnek verir buna. Esendal, Alevi çocuğu okula almayanların, böylece vatana hizmet etmiş oldukları fikrinde olduklarına emindir. Zira ‘Bu adamların kafalarında ‘Alevi, Kürt, Kızılbaş’ sözleri hemen hemen bir anlama gelen sözlerdir.” (2017:226)

İlgili podcast yayını

https://www.youtube.com/watch?v=JNBPOcEPfd8

 

Kaynakça 

Aslan, Şükrü (Proje Yürütücüsü), Arpacı, Murat, Gürpınar, Öykü, Yardımcı, Sibel (Araştırmacılar) (2013). Türkiye’nin Etnik Coğrafyası. (Proje Kodu: 2013-26), MSGSÜ Bilimsel Araştırma Projeleri  

Akçura, Belma (2011). Devletin Kürt Filmi / 1925-2011 Kürt Raporları. İstanbul: Postiga Yayınları

Bayrak, Mehmet (1992). Notlar. Vet. Dr. M. Nuri Dersimi, Dersim ve Kürt Milli Mücadelesine Dair Hatıratım içinde. Ankara: Özge Yayınları

Beşikçi, İsmail (1992a). Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi. İstanbul: Yurt Kitap-Yayın

Bora, Tanıl (2017). Cereyanlar. İstanbul: İletişim Yayınlar

Yayman, Hüseyin (2011). Türkiye’nin Kürt Sorunu Hafızası. İstanbul: Doğan Yayınları

Yıldırım, Tuğba (der) (2011). Kürt Sorunu ve Devlet / Tedip ve Tenkil Politikaları (Tarih Vakfı-Necmeddin Sahir Sılan Arşivi -3). İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları

İlginizi Çekebilir

Arjantin, İran İçişleri Bakanı için kırmızı bülten çıkardı
Hakkari’de köylüler madenlere karşı eyleme geçti: Dayanacak gücümüz kalmadı

Öne Çıkanlar