Fırat Aydınkaya: Kemalizm Kürtlere Gülümser Mi?

Yazarlar

Fevkalade yetenekli şairlerimizden biri olan Şêrko Bêkes, 1979 devriminin hemen akabinde öldürülen Komala’nın kurucularından Fuad Mustafa Sultani için bir şiir yazmıştı. Zam Pêwan adlı şiirindeki bir mısradan ruhunu alan bu yazının konusu Kemalizm ile Kürtler meselesi. Usta şair anılan şiirinde, hassaten de Kürt davası söz konusu olduğunda, İran rejiminin müzmin sömürgeci kodlarına atıfla “Tahran kimseye gülümsemez” diye yazmıştı. Bu dizeyi günümüz Türkiye’sinin Kürtlerine uyarlayabilir miyiz?: Kemalizm Kürtlere gülümseyebilir mi?

31 Mart seçimleri şüphe yok ki Kürtler açısından fevkalade bir seçimdi. Ne var ki epey zamandan bu yana Türkiye’deki seçimlerin basitçe bir milliyetçilik yoklaması olduğu şüphe götürmez. Nitekim öyle ya da böyle, bir süredir seçimlerin tartışmasız galibi milliyetçiliktir, seçilecek şey ise sadece bu milliyetçiliğin haki rengidir. Yine epey zamandır asgari koşullarda dahi liberal demokrasinin, seçme özgürlüğünün bütün unsurlarının rafa kaldırıldığı çok açık. Hatta militan demokrasinin ortalama gereç ve edevatlarından dahi yoksunuz. Çoğulcu bir demokratik düzeni geçtik, asgari koşullarda demokratik düzenekten dahi mahrum olduğumuz ortada. İnşa edilen rejimin halklaştırılması gerekiyor, sandık bu halklaşmanın plebisit ayağını teşkil ediyor, hepsi bu. Şimdilik.

Türkiye’nin yeni rejim siyaseti iki partili bir cepheleşme üzerinden inşa edildi ve giderek bu iki partili düzen kurumsallaşıyor. Şimdilik tek problem bu siyasi düalizmde Kürtlerin nasıl konumlanacağı meselesi. Çok partili siyasal düzende Kürt siyaseti, sistem dışılığını da otonom halini de muhafaza edebilen demir bir leblebiydi. Ancak yeni rejimin siyasi felsefesinde sistem dışılık veya otonom mevzilenme eskisi kadar kolay değil. Üçüncü yol mefkuresi bir gedik açabilirdi ama şimdiye dek bihakkın pratize edildiğini söylemek zor. Kürt siyaseti bu sebeple yeni rejimin siyasal kompozisyonuna ne tam dahil olabiliyor ne de dışarıda kalabiliyor. Seçim süreci tam da bunu test eden bir dinamik ortaya koydu.  

Her şeyden önce seçimde karşımıza çıkarılan ilk unsur, hayli tanıdıktı. Taşıma seçmen politikası, yeni rejimin kritik kolonyal dolgularından biri olarak ortaya çıktı. Sömürgecilik değişik varyasyonlarla esasında bir ikame rejimidir. Bu sefer ikame sırası seçmendeydi, muhafazakar modernleşmeci sömürgecilik, akışkan bir modernleşmeye yaslanıyor nicedir ve bu akışkanlık mobil seçmenlerle temayüz etti bu sefer. Uzun kolonyalizmin tarihinde bile eşi benzeri bulunmayan konar göçer seçmen taşıma işi nasıl bir sömürgecilik mühendisliği ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor yeterince. Bir bakıma bu mühendislik faaliyeti, basitçe bir yerlisiz sömürge teknolojisiydi ve pek tabi ki bunun devamı egemen ülke sathında bumerang misali yaygınlaşacaktır hiç şüphesiz. Ne var ki buna karşı gösterilen refleks tek kelime ile anti kolonyal bir sahneydi ve madun sadece konuşmakla kalmadı, egemen olana had bildiren bir söylem üretti. Konuş, sen nerelisin! tiradı kim ne derse desin bir kolonyal deşifrasyon lügatıydı. Bir kez daha görüldü ki Kürtlerin anti kolonyal geleneği, okumuş kesime kıyasla, halkın arasında çok daha canlı ve efektif. 

Peşinden gelen Van krizi, rejimin yeni dönemindeki niyetini açık eden en bariz göstergeydi. Uzun zamandan sonra Kürt siyasetinin bütün araçsal dinamizmini sahaya sürüp netice alması Kürt davası adına umut vericiydi. Van kitlesi de gösteriyor ki Kürt halkı, ulusal dava söz konusu olduğunda açık ara partisinin önünde yer alıyor ve partisini domine edip, ona yol gösteriyor. Bu durum Fanon’un gerçeklik hakkındaki sözlerini akla getiriyor şüphesiz. Halk arasında diyordu Fanon, her dönemde gerçek, ulusal davanın bir özelliği olmuştur. Evet gerçek, yani ulusal hakikat, yine yeniden Kürd davasının baskın özelliği olarak sahaya dönüş alameti gösteriyor. 

Bütün bunların yanında bu yazının konusu Kürdistan’daki seçim sonuçlarının analizinden çok batı metropollerinde carileştirilen politikanın sorgulaması teşkil edecektir. Bir cümle ile Kürdistan’daki seçim sonuçlarına değinmek gerekirse, Kürtlerin kendi yurtlarında, kendilerini doğrudan demokrasi ile yönetme talepleri göz kamaştırıcıydı ve bunun devamı elbette inşa edilecek yerel demokrasi modelleri ile taçlandırılması beklenir. Fakat şu da var ki, Kürt kitlesinin ciddi bir kesimi sandıktan uzak durmuşa benziyor. Diyarbakır’da sandığa gitmeyen binlerce kişinin sessiz protestosu üzerinde hassaten düşünmekte fayda var. Burada bir ikaz levhasının olduğu açık.

Batı cephesinde ise başta İstanbul olmak üzere metropollerde, Kürt siyasetinin ismi konulmamış bir birliktelikle seçime girme stratejisi izlediği görüldü. Kent uzlaşısı başlığıyla Kürt kitlelerinin metropollerdeki oyları Kemalist siyasete yönlendirildi. Hiç değilse İstanbul’da yaşayan bir Kürt olarak bu konuda söz hakkımın doğduğunu düşünmekteyim. 

Kürtler Kemalizme oy verir mi, vermeli mi? Nasıl? 

Açık konuşalım; Kürt siyaseti ve örgütlenme mistifikasyonu bahsettiğim lokasyonlarda Cumhuriyet Halk Partisinin Kürt şubeleri gibi bir görünüm verdi. İstanbul ve ilçelerinde elbette Kürt siyasetinin adayları vardı ve bazı ilçelerde fena sayılmayan bir çalışma da yapıldı. İstanbul’un oy potansiyeli yüzde 12 bandına göz kırpan bir tırmanma eğilimindeyken, nasıl oldu da Kürt adayları Yeniden Refah partisi ile Zafer partisi arasında bir yerde konumlandı? Yüzde onluk oy nereye gitti, ne karşılığında ve ne için Kemalizme kanalize edildi?

Hadi Kürt siyasetinin jargonu ile soralım: metropollerde üçüncü yol siyaseti neden işlemiyor? Çok daha önemlisi neden ittifak değil de iltihak? İltihak iradesini gösteren seçmenler nasıl tekrar gerisin geriye dönecek? Matematik uğruna sosyoloji ve hatta daha vahimi Kürtlerin siyasi mücadelesinin muazzam estetiği olan anti kolonyal ruh feda edilmiyor mu? 

Ağzını her açtığında Koçgiri katliamının faili olan Topal Osman’a selam gönderen birisiyle bu derece siyasal samimiyet kurmak ne derece doğru? Diyarbakır’ı ziyarete gelirken kalpaklı bir Mustafa Kemal tablosuyla Amed’e ayak basmaktan imtina etmeyen bir anlayışla bu denli iç içe geçmenin maliyeti hesaplanmış mıdır? Ümit Özdağ gibi Kürt tehcirini savunan kesimlerin sözcülüğünü üstlenenlerle yapılan gizli mutabakatın imzası bile henüz kurumamışken bu denli iltihak görüntüsü vermek olacak şey midir?

Marx’ın 18. Brumaire’a yazdığı önsöz, bu yazıdaki meselenin kodlarını da veren önemli bir tespit barındırır. Hemen girişte, Victor Hugo ve Proudhon’un tersine, kendisinin Fransa’daki sınıf mücadelesinin, nasıl vasat ve grotesk bir şahsiyetin, bir kahraman rolü oynamasını mümkün kılan koşulları yarattığını gösterdiğini vurgulaması ders verir cinstendi. Şüphe yok ki Kürt siyaseti ezilenlerin yurdu olma haliyle bir yanıyla sınıf mücadelesini, esas yanıyla da bir halkın ulusal mücadelesini temsil eder. Eğer durum buysa İstanbul’da İmamoğlu, Ankara’da Yavaş, diğer metropollerdeki bu tarz figürlerin Marx’ın imlediği manada vasat bir kişilikten, kahraman bir figüre dönüştürülmesine manivela olma işlevinin üzerinde yeterince düşünülmüş müdür? Bilenler bilir bütün seçim gecesi boyunca bu ekibin kutlamalarına damga vuran iki marş vardı nitekim, İzmir Marşı ve Onuncu Yıl Marşı. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal’in sözlerini yazdığı onuncu yıl marşı cumhuriyetin 1933 kutlamalarına damga vurmuştu. Dönemin gazeteleri bu marşı bilmeyene, bunu öğretmek bir inkılap borcudur diyordu. Marşın bestelenmesinin üzerinden doksan yıl geçti ve bu marş doksan yıl sonra Kürtlerin verdiği oylarla bir şölen semantiği olarak Kürtlere öğretilip borçtan düşüm yapılıyordu. Hatırlayalım öyleyse:

“On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” dizesinin perde gerisinde Kürtçe yasağının, Şark Islahat Planı ve kolonyal ayartma stratejilerinin olduğunu bilmeyenimiz var mı?  Türk’üz: Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi / Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri! Bu dizeler şehirlerde yankılandığında, İhsan Nuri ve arkadaşlarının kimyevi gazlar altında nefessiz kaldığını, Zilan deresinin kızıl kanlarla boyandığını hatırlamayan var mı? Bir hızla kötülüğü, geriliği boğarız / Karanlığın üstüne güneş gibi doğarız. Şüphe yok ki bu sözler Şeyh Said ve Azadi hareketini ezmeye dönük bir göndermeydi. Ve nihayet bu marş bir manada Celadet Bedirxan’ın Mustafa Kemal’e yazdığı mektuba aleni bir yanıttı. Hatırlayalım, aynı metinde Marx, Hegel’e atıfla tarihsel vakaların tekerrürünün ilk seferinde trajedi, ikincisinde ise komedi (fars) olarak ortaya çıktığını dile getirmişti. Haksız mı? 

Kemalizm Kürtlere ne vaad ediyor? Kürtçe mi? Özerklik mi? Anayasal Vatandaşlık mı? Anayasanın 66. Maddesinin kaldırılmasını mı? 1921 Anayasasına dönüş mü? Hadi vitesi düşürelim, en azından bir nedamet mi? Koçgiri’ye, Zilan’a, Dersim’e karşı kuru bir özür mü? Ne öyleyse? Korkarım, hiç biri! Daha birkaç gün önce Afyon, Balıkesir ve Ankara adayları, belediyelere Kürtleri sokmamayı bir seçim vaadi olarak dile getirdi. Bilen bilir, dört yıllık İstanbul belediyecilik pratiğinde Kürtler belediyenin eşiğinden bile giremedi. Kemalistlerin bu “etnik mesafesi”nin bir anlamı yok mu? Öyleyse Kürt siyasetinin Kemalizme el verme politikasının anlamı nedir? Kriz anlarında evrensel insan haklarının seçmece maddelerini, yarım yamalak ve ayak üstü dillendirme dışında bu jön Kemalistlerin bir Kürt politikası var mı?    

Kürtlerin tarihi mücadelesi ile yeni jenerasyon Kemalistlerin mücadelesi aynılaştırılamaz, hele aynı cephede, omuz omuza “tam yol ileri” asla denemez. Onların demokrasi anlayışı, sömürge demokrasisidir, devrim kanunlarının güncellenmesidir. Kürtlerin metropollerde işbirliği yaptığı siyasi felsefe, efendiliğe göz dikmiş bir felsefedir. Kürtleri daha doğrusu “kara kafalı doğulu”ları yürüyen oy olarak, oy deposu olarak tasvir eder. İslamcı milliyetçiliği yerinden etmek için, “doğuluların” desteğine ihtiyacı vardır. Ve bütün hikaye budur. Buradan eşit bir anayasal yurttaşlık zaten çıkmaz, çoğulcu bir demokrasi fikrinin çıkacağı dahi şüphelidir. İşin gerçeği Kürt siyaseti ete kemiğe büründürülmemiş yerli ve milli bir evrenselcilik vaadiyle, metropollerde Kemalist siyasetin tamamlayanı işlevi gördü. Tarihsel koşullar da, bu yazının ruhu da geldi Shakespeare’in unutulmaz eseri Fırtına’ya dayanmış görünüyor. Hikayedeki Ariel sadece köle Caliban’a değil, metropollerdeki biz ezilen Kürtlere de sesleniyor: “Bir taştan çiçek açmasını beklemek gibi bir şey bu.” 

Kürt siyasetinin Kemalizmden beklentisi bir noktadan sonra, bir köleden, efendisinin oğluyla birlikte kendi köleliğine sebep olan bütün koşulları ortadan kaldırmak için çalışmasını beklemeye benziyor. İşin gerçeği ve çok daha vahimi bu siyasetin yıkıcı tarafları var, metropollerdeki Kürt kitlelerinin benlik bilinci (xwebûn) imha ediliyor, Kürtlük refleksleri geriliyor. Kürtçe ev dili olmaktan çıkıp, çocuklardan bir şey saklanılması gerektiğinde başvurulan ezoterik bir lügata dönüşüyor.  Kürtlük bir ata yadigarı şekline bürünüyor. Bu şekilde self kolonyal bir pelerin haline gelip, metropol Kürtlerini örtüyor. Bu haliyle Kürt kitlesi Kürtlük inkarı üzerine konumlanan sol ya da ümmetçi siyasetlerin ekip biçtikleri tarla haline getiriliyor.     

Kemalist modernleşmeden devşirilen “tam yol ileri” mottosunun bileşenlerinden biri artık metropollerdeki Kürtler ve Kürt siyaseti. Bilenler bilir “ileri’ci – geri’ci” jargonu kolonyal bir söylemdi. Ve özünde Kürtlerin Müslümanlığını, gayrı medeniliğini, feodal olup insanlıktan nasibini alamamış olmayı imleyen bir Kemalist amentü idi. İlerici Kemalistler, gerici Kürtlere tıpkı Sıdıka Avar örneğinde olduğu gibi el verip, medeniyet götürecekti. 

İmamoğlu’nun kullandığı “tam yol ileri” sloganının bir açıdan Mustafa Kemal’in 1922 yılında Dumlupınar’da söylediği “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” cümlesinin bir çıktısı. Seçim boyunca bu slogan bütün İstanbulluların gözüne sokulup durdu. Akabinde seçimin hemen ertesi günü Balıkesir Belediye başkanı zafer kutlaması için, Mustafa Kemal’in hutbe verdiği camide sabah namazı kılarken, Afyon’u kazanan başkan ise “andımız” ile zaferini kutladı. Önümüzdeki sene Şeyh Said isyanının yüzüncü yılı ve galiba Kemalizmi güncellemek adına yapılmayan tek şey Şeyh Said’i mezarından çıkarıp yüzüncü yılda tekrar asmak. 

Cezayir’in sömürgeleştirilmesinin mimarlarından olan Tocqueville, 28 Mayıs 1841 tarihli mektubunda, Paris’teki hükümete sesleniyordu. “Konstantin vilayetinde barış nihayete erecek ve buranın hükümdarı muhakkak değişecek. Öte yandan biz sömürgesiz bir hakimiyet alanı oluşturabilir miyiz ki?” diyordu. İşaretler çoğaldı, Pax Kemalizm uç veriyor, buranın hükümdarının değişme alametleri ufukta görünüyor. Tocqueville’in izinden gidersek yeni gelecek Kemalist hükümdarlar, eğer hiç değilse “sömürgesiz bir hakimiyete” ikna edilemezse, bunca verilen örtük veya aleni desteğin tarihsel sorumluluğu Kürt siyasetini uzun yıllar nefessiz bırakacağı herhalde açık. İnanmayan, Kemalizmin kurucu dönemlerine veya daha yakın zamandaki 1979 Devrimi ve buna verilen Kürt desteği deneyimine baksın.       

Şêrko Bêkes’in dizesiyle başladık, onunla bitirmek evladır. Şiirin devamında usta şair, Sultani’nin mirasının, Kürtlerin evlerinde  “her avluda bir ağaç”, “her odada bir pencere” haline geldiğine dikkatimizi çekiyordu. Kürt siyasetinin, Kemalizme meyyal hali bu düzlemde devam ederse korkarım yakın zamanda görkemli Kürt liderlerinden Mustafa Sultani’nin yerine, her Kürdün evini, kırmızı yapraklı Atatürk çiçeği süsleyecek. 

İlginizi Çekebilir

Birecik DEM Parti’ye saldırı: Belediye Başkanı Begit’in kardeşi gözaltına alındı
Amedspor 1. Lige hazırlık yapıyor

Öne Çıkanlar