Ali Engin Yurtsever: Tutsaklar, Hapishaneler ve Özgürlük Mücadelesi 

Yazarlar

Sınıfsal veya ulusal kurtuluş mücadelelerine katılanlar, bu mücadelelerin sonuçlarını da göğüslemeye zorunludurlar. Milyonların sürdürdüğü günlük koşuşturmalar yerine, her an, her saat, her gün canlarını ateşe atarak yaşamanın bedeli olarak: ya sürgüne çıkarlar, ya esir düşer zindana atılırlar, ya da öldürülürler. Her koşulda net olan şudur: hayatlarını sıradan değil; hem kendi, hem de toplumsal yığınların tarihlerini yazmanın zorluğu ve onurunu taşıyarak yaşarlar. 

Yanılsamaya kapılmadan yazmak gerekir ki, mücadelenin sonuçlarından en ağırı olan ölümü bir kenara ayırırsak, sürgüne çıkmanın veya esir düşmenin kendine özgü ayrı ayrı zorlukları vardır. Duygusal noktadan bakanlar: “siz uzaktasınız yazmak, konuşmak kolay” diyerek bir ayrıma, bir dışlamaya giderek herkesin aynı potada olmasını ister gibi hareket ederler. Ancak bilinmelidir ki, sürgüne gidenlerin içinde gençliklerini işkencelerde, zindanlarda bırakarak, bireysel yaşamlarını öne çıkarmayarak ve ailelerini geride bırakarak gelenler de bulunmaktadır. Dünya mücadele tarihinde sürgüne giden veya savaş alanından bir süre uzaklaşarak ama gittikleri yerde de mücadeleyi sürdürenlerin varlığı da bulunmaktadır. Yani sürgüne gidenlerin hepsi sanıldığı gibi rahat bir yaşamın içinde değillerdir. Elbette bunların içinde kendilerine “etiket” yapıştırarak, bir rant sağlayıp korkularının oluşturdukları zırhın arkasına saklanarak yaşayan “cengaverlerin!” varlığı da bulunmaktadır. 

Tutsaklık… Mücadele ederken düşmana esir düşmek ve yıllar boyunca dört duvarın içinde yaşamak kolay değildir. Yeri gelir bir kibrit çöpünü bile alamaz insan. Bir “yasak” emriyle bir hücrede sadece nefes almaya mecbur bırakılırlar. Her türlü insani haktan mahrum olarak, sayım veya arama adı altında eşyaları talan edilir, işkenceye uğrar, disiplin cezalarıyla da dış dünya ile ilişkileri kesilir. Mektupları verilmez. Öyleki yan koğuş veya bir blok ötede ölen bir insandan bile haberi olmaz. Tutsaklık kolay değildir. Yakınlarının kayıp haberleri gelir, çocuklar büyür, hayat geçip gider. Tutsaklar için zindan dışında akıp giden zaman: bir film sahnesinin izlenmesi gibi, ne dokunulabilir, ne müdahale edebilir, durgun akan bir nehir gibi akıp gidişini sadece seyreder. 

Tutsakların zindanda uğradıkları hak gaspları, işkenceler ve her türlü insan hakkı ihlali karşısında takınacakları tutum bellidir: direniş, direniş ve yine direniş. Ancak bu direnişler sınırlıdır çünkü dört duvar arasında ellerindeki en etkili silah kendi iradeleri ve bedenleridir. Bu silahı kullanacakları yer ise dört duvar arasıdır. Düşmanın her türlü zulmüne açık bir halde her an yaşamak kolay değildir. Korku insani bir duygudur, her insan korkabilir. Tutsaklar da insandır, korkularıyla cesaretleriyle bir bütündürler. Bu nedenle bütün yükün omuzlarına ağır geleceği zamanlar da olabilir. Yaşadığımız ağır travmalar duygusal olarak bizleri keskin bir bıçak haline getiriyor. Yaygın görülen bir tepkinin genel kabul edilen analizine bakarsak: yüksek sesle haykıranlar, bedele davet edenler ve namluda mermi, yayda ok olanlar genelde deyim yerindeyse “etliye, sütlüye” karışmayıp, klavye komutanlığı yapmaktadırlar. 

Peki bizler için hayatlarını zindanlarda tüketmek zorunda kalanlara karşı ne yapmalıyız, mücadeleye devam ederken onları unutup kendi kaderlerine terk mi etmeliyiz? Onların özgürlüklerini sağlamak için yürüttüğümüz çalışmalar yeterli midir? Denilebilir ki, “bizler de bir kuşatma altında mücadele ediyoruz” ama tutsaklar bir parçamız, zindanda tutsak kalan yanımız, mücadele ederken esir düşenlerimiz değil midir? Tutsaklara sahip çıkmak, hem de yüksek sesle sahip çıkmak bizi bir adım daha ileriye götürecektir.

Dünya tarihinin en alçak düşünce ve duygusunu taşıyan bir devlet karşımızdaki. Hiçbir koşulda insana dair bir iz göremeyeceğimiz davranış bütünselliğine toplumsal ve kurumsal yapısına sahip bir devlet bu. Bilerek yapıyor, bu yapılanlar, birkaç görevlinin “münferit” davranışı değildir. Planlanmış ve bilinçli hareket eden bir yapıdır bu. Temel hatamız buradan kaynaklanıyor, bizler, halen bu devlet yapısından “hukuk” normlarına uymasını istiyoruz, duygusal bakıp “bu kadar olmaz” diyoruz. Öte yandan da bir savaşın içinde olduğumuzu ve bu savaşın varlık-yokluk savaşı olduğunu söylüyoruz. Kendi içinde bile çelişki taşıyan bir görüşe sahibiz. Eğer yaşananlar bir “hukuksal” sorunsa, ilgili devletin hukuk kurumları içinde mücadele edilir ama yaşananlar bir savaşsa o zaman ona ona göre tavır almak gerekir. Savaşın nesnel gerçekliğini kabul edip, savaş yasalarına göre hareket etmeliyiz. Türk devleti savaş içinde olduğunu kabul ederek ama dünya halkları ve devletleri tarafından oluşturulmuş ve kabul görmüş kuralları hiçe sayarak en barbar, en alçak ve en kötücül bir şekilde mücadele etmektedir. 

Zaman zaman yapılan tutsaklara özgürlük kampanyalarında bir noktada kırılma yaşanıyor ve sonuca ulaşamıyor. onlarca yıllarını zindanda geçirmeleri kanıksanıyor, çıktıklarında ise selamlıyoruz ve hayata devam ediyoruz. Ne tutsaklarla ne de aileleriyle yeteri kadar ilgileniyoruz. 

Bir savaşın içindeyiz ve barbarlığa karşı modernliği temsil ediyoruz ama bilmeliyiz ki: “ Özgürlük mızraklar ve baltalarla kazanılır, sümsükçe dilenmeler ve yararsız sızlanmalarla değil”…

İlginizi Çekebilir

Müslüm Yücel: Mesafe pathosu, sevilmemek
Kemal Okutan: Arxut sadece bir köy değil, bir katliam hikayesidir

Öne Çıkanlar