Sibel Özbudun: Kriz, Pandemi, Şiddet ve Kadınlar

Yazarlar

 “Tarihsel gelişimi belirleyen

kadınların özgürleşme oranıdır.”[1]

 

Gün gelecek, ortalığı bir duman kaplayacak, dabbet-ül arz (yeraltı canavarları) yeryüzüne çıkacaklar, güneş batıdan doğup doğudan batacak, Yecüc ve mecüc[2] ortalığa salınacak, büyük toprak hareketleri (deprem ve çökme) yaşanacak, Yemen tarafından başlayacak bir ateş kümesi ortalığı saracak… O zaman İsa Mesih yeryüzüne inerek Deccal’a karşı savaş açacak…

Bunlar, “kıyamet alâmetleri”[3]… Tek tanrılı dinlerin tümünde (ve kitaplı-kitapsız dinlerin çoğunda) “kıyamet” fikri ve imgesi başat rol oynar. Sıraladığım (ve çeşitli inanç sistemlerinin meşrebince başka) alâmetler belirdiğinde büyük afetler olagelecek, savaşlar, depremler, yangınlar vb. ortalığı saracak, tüm canlılar ölecek, bir Kurtarıcı zuhur edip kötülüklere savaş açacak, zafer kazanması sonucu ölüler dirilecek, yeryüzünde ebedi bir mutluluk dönemi başlayacak vb. vb.

Hatırlayan hatırlayacaktır, Maya takvimine göre “kıyamet” 2012 yılının 21 Aralık günü kopacaktı; insanlar, olagelecek afetlere karşı tek sığınak olduğuna inandıkları Şirince köyüne hücum edip beklemeye koyulmuşlardı.

Maya takvimi ilk değil. Daha önce Asurluların, Mısırlıların tutmayan kıyamet kehanetlerinin yol açtığı paniği kayda düşer tarih. Ya da, en ünlüsü Papa II. Sylvester’in İsa Peygamber’in doğumunun 1000. yılında kıyamet kopacağı kehaneti… Bir yıl boyunca tüm Avrupa’da sokaklarda dolaşan haberciler, tövbe-istiğfar için malı-mülkü dağıtıp günlerini kiliselerde dua ederek geçirenler, ayaklanmalar… Ya da Alman matematikçi ve gökbilimci Johannes Stöffler’in, gezegenlerin hizalanacağı 20 Şubat 1524 günü kopacak tufanın dünyayı yok edeceği kehaneti… İnsanların tekneler inşa edip bunlarda yer kapmak için birbirine girmesi, kaos ortamında yüzlercesinin ölmesi… Vb. vb…

Kehanetlerin bugüne dek boş çıkmasından, hatta İnanç sorunundan bağımsız olarak, kıyamet, kullanışlı bir metafor. Hele ki günümüzü anlamlandırmada. 

 

Kapitalizmin Krizi

 

Kehanete ne hacet, nicedir “kıyamet”i yaşıyoruz. Kapitalizm, 21. yüzyılda, bugüne dek adeta “içkin dinamiği” sayılan, her seferinde içinden (daha da genleşerek) çıkmayı başardığı krizleri yönetme kapasitesini yitirdi. Daha doğru bir deyişle, yteryüzü yaşamını (bios) tümüyle ya da kısmen yok etmeden kendini sürdürme olasılığını yitirdi. 

Oxfam’ın verilerine göre, günümüzde dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik dilimi, geri kalan 6.9 milyar insanın toplam servetinin iki katına sahip.[4] Dünyanın en zengin 10 kişisinin toplam serveti, 1 trilyon 502 milyar doları buluyor.[5] Bu rakam, BM 2017 verilerine göre dünyanın en yoksul 120 ülkesinin yıllık GSYİH’larının toplamına denk![6] Yani dünyanın en zengin 10 adamı (bu sözcüğü cinsiyetçilik olsun diye kullanmıyorum. Gerçekten de 100 kişilik “en zenginler” listesinde yer alan kadın sayısı: 3) en yoksul 120 ülkenin yıllık gelirine denk bir servete hükmediyor.

Bu durumun bir acı sonucu, servet toplamının diğer kutbunda, yoksullar cephesinde ise, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının, 3.4 milyar insan günde 5.5 dolardan az bir gelirle yaşamını sürdürmek zorunda olması. BM bugün dünyada 700 milyonu aşkın kişinin, yani dünya nüfusunun yüzde 10’unun “aşırı yoksulluk sınırı” olarak bilinen günde 1.9 doların altında bir gelirle hayatta kalmaya çabaladığını ve sağlık, eğitim, temiz su gibi temel gereksinimlere erişimden yoksun olduğunu bildiriyor. Üstelik bu sayıya çalışanlar da dâhil: 2018 yılı itibariyle dünyada çalışan nüfusun yüzde 8’i aileleriyle birlikte, her beş çocuktan biri aşırı yoksulluk koşullarında yaşıyor.[7]

Bir başka deyişle, dünyadaki gelir uçurumu, kapitalist sistemin içine düştüğü “enerji krizi”ni aşmak için yöneldiği neoliberal sermaye birikimi rejimine geçişi önceleyen yıllara (1970’ler) göre çok daha derinleşmiş durumda. Ve salt bu uçurum dahi bir dizi krizi (iktisadi, sosyal, beşeri…) tetikleyerek sistemin yapısal krizini derinleştiriyor.

Yani neoliberal rejim, kapitalizm için bir deva değil, sistemin yapısal krizini derinleştirerek şiddetlendiren bir hamle oldu.

Birkaç bakımdan: Sermaye hareketleri önündeki tüm sınırlandırmaların kaldırılması ve yatırımların işgücünün bol, ucuz ve örgütsüz olduğu Güney ülkelerine kaydırılması, Kuzey ülkeleri emekçilerinde “istihdamın deregülarizasyonu” başlığı altında istihdam ve ücret yitimine, bir başka deyişle, başta en kırılgan kesimler olmak üzere (göçmenler, kayıt-dışı işçiler, kadınlar, yaşlılar) yoksullaşmaya yol açtı.

“Devletin küçültülmesi” retoriğiyle sosyal hakların budanması ve kaynakların sermayeye transferi emekçilerin yoksullaşıp yoksunlaşmasını daha da yoğunlaştıracaktı.

Öte yandan, yatırımların yoksul Güney ülkelerine kaydırılması, yoksullar coğrafyasında bir zenginleşmeye yol açmadı. Azgelişmiş/gelişmekte olan/Üçüncü Dünya… Hangi adla adlandırırsanız adlandırın, yoksul ülkeler Kuzey merkezli Çokuluslu şirketlere iki paha biçilmez kaynak sunuyordu: Bol, ucuz, örgütsüz işgücü ve yok pahasına haraç mezat talan edebilecekleri doğal kaynaklar, işletmeler… Borç girdabındaki Güney ülkeleri uluslararası kredi kuruluşlarının dayattığı taahhütler altında gümrük duvarlarını yıkar, yabancı sermayeden aldıkları vergileri sıfırlar, ulusal varlıklarını Kuzeyli sermayenin talanına açarken, bu “nimetler”den sebeplenen, yalnızca yönetici elitler oldu. Halk(lar) ise geçim temellerini yitirerek, Çokuluslu gıda şirketlerinin talanına açılan, toprakları, ormanları, suları maden, enerji, kereste, fast-food vb. sektörleri tarafından zehirlenen, açlıkla karşı karşıya kalan kırsalı terk ederek, günde 2-3 dolar karşılığında günde 12-14 saat sigortasız, güvencesiz, kölelik koşullarında çalıştırılacakları kentlere göçtüler.

Tabii eğer ülkeleri sosyalist sistemin çökmesinin ardından dünyayı yeniden paylaşmaya girişen emperyalist rekabet tarafından savaş alanına çevrilmemiş, etnik ya da dinsel savaşlarla yıkıma sürüklenmemiş, ya da ekolojik dengelerin geri dönüşsüz biçimde bozulması nedeniyle iklim mültecilerine dönüşmemişlerse…

Görüleceği üzere kapitalizmin neoliberal modeli, hem kuzeyde hem de güneyde emekçi kitlelerin koşullarını daha da kötüleştirerek ve “devleti küçültme” söylemleriyle onları kamu desteğinden yoksun bırakarak, kırsal geçim örüntülerini tahrip ederek eskisine göre çok daha kırılgan bir hâle getirdi. Özellikle kronikleşerek derinleşen kriz koşullarında…

Kriz ise, kapitalizmin neoliberal modelde eksik değildir; bir yandan “finansallaşma” (piyasalardaki menkul değer toplamının üretimden bağımsızlaşması) bir yandan da sermaye hareketlerinin küresel bir nitelik taşıması nedeniyle patlak verdiklerinde tek bir ülkeyi değil, bütün bir bölgeyi, hatta bazı durumlarda tüm dünyayı etkilemektedir. Böylelikle neoliberal “küreselleşme” çağının başladığının ilan edildiği 1980’li yıllardan itibaren, 1997 Asya krizi, ABD’de başlayıp kısa sürede küresel bir nitelik kazanan 2001 ekonomik krizi, yine ABD’de patlak verip dünyayı sarsan ve etkileri 10 yıldan fazla süren 2007, 2008 ve 2009 krizleri, 2009’da Yunanistan ekonomisinin çöküşüne neden olan ekonomik kriz, 2018 Arjantin borç krizi, 2019’da Covid-19 pandemisiyle patlak verip henüz adı konmamış olsa da tüm yerküreyi etkisi altına alan kriz… sistem başını krizlerden alamamaktadır.

Şu hâlde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, neoliberal evre, kapitalizmin kesintisiz krizine denk düşmektedir: artık arz-talep dengesinin az çok geçerli olduğu, işsizliğin düşük düzeylerde seyrettiği, ekonominin “normal” işlediği koşullar, kapitalist için bir “mazi-yi mes’ud”dan ibarettir. Günümüz koşullarında kriz olağan, istikrar istisna, hatta bir düştür…

İşin daha da beteri, mevcut kriz (kronik, derin ve yapısal) salt “ekonomik” olmaktan çoktan çıkmış, bir çok veçheyi eklemlemiştir: ekolojik, toplumsal/beşeri… Giderek bir “uygarlık krizi”nden söz edilebilir.

Kriz aynı zamanda ekolojiktir, çünkü insanı değil de kârı esas alan sistem, doğal kaynakları hızla tüketip kâra dönüştürmenin peşindedir. Atmosfere salınan ve CO2 ve metan gazları, kimyasal atıklarla hızla kirlenen, zehirlenen topraklar, denizler, nehirler, yok edilen ormanlar, tükenen biyoçeşitlilik, zengin ülkelerden yoksullara çöp, zehirli atık ihracatı… Ve küresel ısınmanın geri dönülmez noktaya vardığını ilan eden bilim insanlarının, uzmanların uyarılarına, göz boyayıcı sözde önlemlerle yanıt veren, yeryüzünü kurtarma gayretlerini dahi metalaştırıp kazanç kapısına dönüştüren kapitalist gözü doymazlık… 

Kriz aynı zamanda sosyal/beşeridir; çünkü küresel servet uçurumu, bir avuç plütokratın elinde kuşaklar boyu yiye yiye tüketemeyecekleri inanılmaz bir zenginliğin (Rolls Royce filoları, özel yatlar, jetler, adalar, milyarlık rezidanslar, özel koruma orduları, uzayda turistik geziler, şişesi 50 bin dolarlık şampanyaların su gibi aktığı partiler…), diğer uçta ise devrilen vincin altında, önlenebilir hastalıklardan, yetersiz beslenmeden, soğuktan donarak ölümlerin, açlığın, hastalıkların, soğuğun, okula gidememenin, yiyeceğini çöplerde aramanın, dilenciliğin, sığınmacı kamplarının acımasızlığının, organ ya da fuhuş mafyasının kurbanı olmanın, cezaevlerinin, çete savaşlarının… biriktiği bir insanlık dramını yaratıyor. Üretici ve (daha da önemlisi) tüketici olarak sisteme dahil olma şansını yitirenlerin sayısı her gün katlanırken, dışlanmış, marjinalleşmiş bir umutsuzlar ordusu büyüdükçe büyüyor. 

Küresel kapitalizmin içinde debelendiği bu çokyönlü kriz tüm veçheleriyle birlikte geri dönüşsüz bir noktaya doğru sürüklendikçe, bir “Uygarlık Krizi” olarak tanımlanmayı hak ediyor. Burjuvazi bir sınıf olarak yükselişine eşlik eden değerlerden (“özgürlük, eşitlik, kardeşlik, laiklik, demokrasi…”) bagaj boşalttıkça, neoliberalizm özellikle Güney’de ulus-devletleri zaafa uğrattıkça yoğunlaşan etnik ve dinsel çatışmaların damgasını vurduğu bir “Uygarlık krizi”. Yeryüzü yaşamının ancak farklı, yeni, sınıfsız, sömürüsüz bir uygarlık paradigmasıyla ikame ederek sürdürülebileceği bir “Uygarlık krizi”…

 

Pandeminin Ettikleri

 

Mevcut krizlere bir de “sağlık krizi”ni ekleyen Covid-19 pandemisi, tüm bunlara tuz biber ekti… Kapanma sürecinde dünya ölçeğinde milyonlarca küçük ve orta boy işletme iflas etti, kamu borçları katlandı, üretimde büyük düşüşler yaşandı, milyonlarca insan işini, bunların büyük bölümü yeniden iş bulma umudunu yitirdi. Örneğin ABD’de Çalışma İstatistik Bürosu son 72 yılın en kötü rakamlarını açıklıyordu. Hastalık ve karantina koşullarının tarımsal işgücü ve tedarik zincirleri üzerindeki olumsuz etkilerinin gıda fiyatlarının fırlamasına yol açtı. Geri ödenemeyen krediler devasa boyutlara ulaşırken, hükümetler karantina dönemleri boyunca uyguladıkları sübvansiyonları ve diğer gelir kayıplarını karşılamak üzere dolaylı-dolaysız vergilere yüklendi.[8] Üretilen aşıların büyük bölümü zengin ülkelerce stoklanırken,[9] DSÖ en yoksul ülkelerin aşıya erişiminin ancak yapılacak bağışlara bağlı olduğunu bildiriyor.[10]

Hiç kuşku yok ki, pandemi çarpanıyla etkisi katlanan mevcut yapısal kriz en şiddetli biçimde en kırılgan kesimlerde hissediliyor. Gövdeleriyle küresel kapitalizme yakıt olan yoksullar daha da yoksullaştıkça, en zenginler milyarlarına milyarlar katıyor. Örneğin pandeminin kasıp kavurduğu 2020 yılında dünyada net serveti 1 milyon doların üzerinde olan kişilerin sayısı bir yıl öncesine göre yüzde 6.3 artarak 20 milyon 800 bine yükseldi. Dolar milyonerlerinin toplam serveti de yüzde 7.6’lık bir artışla 80 trilyon dolarlık rekor düzeye ulaştı.

En büyük artış ise en az 30 milyon dolarlık net servete sahip olan ve “süper zenginler” olarak tanımlanan kesimde gerçekleşti. 2020 yılında dünyadaki süper zenginlerin sayısı yüzde 9 oranında arttı.[11]

 

Kriz + Pandemi ve Kadınlar…

 

Bir toplumun başına gelebilecek her türlü bela, öncelikle ve en çok, en yoksun, en desteksiz kesimlerini vurur. Kadınların neoliberal sistemin en kırılganları arasında yer aldığını daha önce de vurgulamıştım: Sermaye hareketlerinin önündeki engelleri kaldırır, sınai yatırımların Güney’e kaymasını teşvik ederken Kuzey ülkelerinde ortaya çıkan işsizlik, en çok kadınları vurdu. “İstihdamın deregülarizasyonu” dedikleri, örgütsüzleştirmek, taşeronlaştırmak, yarı-zamanlılaştırmak ve kayıtdışılaştırmak suretiyle iş güvencesinin ortadan kaldırılması süreçlerinden en olumsuz etkilenenler arasında kadınlar ağırlıkta. Tam zamanlı, güvenceli işler hızla yitip giderken kadın emekçiler yarım zamanlı, düşük kalifikasyonlu, düşük ücretli işlerde yoğunlaştı. Günümüzde dünyada yarı-zamanlı çalışanların büyük bölümünü kadınlar oluşturuyor. 

Örneğin Arjantin’de tüm yarı zamanlı çalışanların yüzde 63’ü, Avustralya’da yüzde 71’i, Avusturya’da yüzde 81’i, Belçika’da yüzde 80’i, Çek Cumhuriyeti’nde yüzde 70’i, Fransa’da yüzde 80’i, Meksika’da yüzde 57’si, Güney Afrika’da yüzde 66’sı, kadınlar…[12]

Dahası, tam günlük işlerde de kadın ücretleri, aynı işi yapan erkeklere göre bir hayli düşük (Eşit Ücret Yasası’nın 1963’ten beri, yani 57 yıldır yürürlükte olduğu ABD’de kadın ücretleri aynı işi yapan erkeklerin yüzde 77’si kadar, örneğin! AB ülkelerinde ise, bu oran yüzde 75-90 arasında değişiyor. Ve BM mevcut tempoyla dünyada erkeklerle kadınlar arasındaki ücret eşitsizliğinin, 70 yıl sonra ancak kapanabileceğini ifade ediyor![13]

Neoliberal kapitalizm ve krizleri zengin ülkelerin kadınlarını bu denli etkiliyorsa siz varın yoksul Güney kadınlarının durumunu tahayyül edin. 

Belirttiğim gibi, Kuzeyli sermayenin yoksul Güney ülkelerine yönelmesi, bu ülkelerde yönetici ve işbirlikçiler dışında geniş halk kesimlerinin yaşam standartlarında bir yükselmeye yol açmadı. Tam tersine, o güne dek kendine yeterli gıda üreten kırsalı, tarım topraklarını gıda çokuluslularının, doğal kaynaklarını ise enerji devlerinin yağmasına açarak kendine yeterli olmaktan çıkartıp kentlere ve başka ülkelere göçü tetikledi. Kırsalda kalan kadınlar verimini yitiren topraklarda kendilerini ve çocuklarını doyuracak ürünleri üretmeye çabalarken, kentlere göç edenler ise ayda 100 dolar dolaylarında, yani temel gereksinimlerini bile karşılamaya yetmeyen bir ücretle günde 10-12 saat çalışacakları tezgâhların, makinaların karşısında buldular kendilerini.

Siz kulak asmayın, “üretimde işçi sınıfının yerini robotlar alıyor” söylencelerine… Giyim kuşamdan cep telefonlarına, konserve gıdalardan oyuncaklara, gündelik yaşamda kullandığımız nesnelerin büyük bölümü günümüzde başta Asya ülkeleri olmak üzere Batı-dışı dünyanın köhne imalathanelerinde, merdiven-altı atölyelerinde, serbest ticaret bölgelerinde, mahallelerde her türlü denetimden uzak, kölelik koşullarında çalışan milyonlarca kadın (ve çocuk) tarafından üretilmekte. Bangladeş’te ve Vietnam’da giysi imalatında çalışan işçilerinin yüzde 80’i, Sri Lanka’da yüzde 71’i, Kamboçya’da ise yüzde 90’ını kadınlar oluşturuyor.

Kapitalizmin kronikleşen krizler sarmalı, hem Kuzey’de hem de Güney’de kadınların yaşam ve çalışma koşullarını dayanılmaz hâle getiriyor. Firmalar yığınsal olarak işçi çıkartırken, istihdamda kalabilenler, işten çıkartılma baskısı altında daha düşük ücretlere, daha uzun çalışma saatlerine, sosyal haklarının daha fazla budanmasına ve işten çıkartılan arkadaşlarının görevlerini de üstlenmeye razı olmak durumunda kalıyor. Ücretlerinden kesinti yapılmaması, işten çıkartılmamak için işçilerin çoğu günde yarım saatlik yemek molasıyla yetinmek zorundalar. Örneğin 193.3 milyar dolarlık servetiyle dünyanın en zengin ikinci kişisi unvanını elinde tutan Jeff Bezos’un sahibi olduğu Amazon şirketinin çalışanları, tuvalet ihtiyaçları olmasın diye su içmediklerini söylüyorlar.[14] ABD’li dev tavuk firmaları Tyson Foods, Pilgrim’s Pride ve Perdue Farms’ın işçileri, altlarına bez bağlayarak çalışmak zorundalar![15]

Ancak kapitalizmin krizlerinin kadınları nasıl vurduğuna ilişkin en çarpıcı veri, sanırım yıllar öncesinde rastlayıp da sakladığım şu gazete haberi: 

“Tüm dünyayı etkisi altına alan finansal kriz, ABD’de iş bulamayan kadınlar arasında hayat kadınlığına başvurma oranını artırdı. Bunlardan biri de daha önceden yüksek maaşlı bir işte çalışan, 70 yaşındaki Kimberly adıyla basına tanıtılan kadın. 30 yere iş başvurusunda bulunup cevap alamayan Kimberly, Nevada’nın en ünlü genelevlerinden biri olan ‘Mustang Ranch’te çalışmaya başladı.

Hayatında ilk kez böyle bir iş yapacak olan Kimberly, ‘Biraz gerginim. Biraz titriyorum. Böyle bir şey yapmadığım için hayatımda, düşündüğümden daha gerginim’ dedi. Kimberly, hayat kadınlığına başlama hikâyesini, ‘20-30 yere başvurdum. Ne arayan oldu, ne görüşmeye çağıran. Bu kötü ekonomik koşullarda yaşamımı sürdürmek için buraya para kazanmaya geldim’ diye anlattı. Kimberly’nin genelevde çalışmadan önce başvurduğu kuruluşlar arasında bir havayolu şirketi ve department store (çok katlı mağaza) da var.

Mustang Ranch’ın Müdürü Susan Austin, ekonomi nedeniyle işlerin azalması sonucu kadınlardan daha fazla başvuru almaya başladıklarını belirterek, ‘Özellikle yaş düzeyi de artıyor. 72 yaşında bir kadından da başvuru aldık’ dedi. Ancak Austin, kötü ekonominin çalışanlarının yüzde 30’unu atmasına neden olduğunu da aktardı.”[16] 

Kapitalizmde kadınların konumunun bu denli kırılgan oluşu, onları -üretim sürecinde üstlendikleri rolden bağımsız olarak- yeniden-üretimden sorumlu gören önyargılarla bağlantılıdır. Kapitalist üretim kadınları yığınsal olarak hane dışında üretime çekmiş olsa da, onların ev-içi görevlerini sorunsallaştırmaz. Günde kaç saat çalışırlarsa çalışsınlar, çocukların bakımı, yemeğin hazırlanması, çamaşır-bulaşık, hastaların, yaşlıların bakımı, kadınların omuzlarındadır. Böylelikle, Gana örneğini temsili kabul eden UNIFEM verilerine göre, ücretli kamu işçisi bir kadın, ev işlerine haftada ortalama 30 saat ayırırken, erkek ücretliler için bu süre 9 saati bulmamaktadır. Bu ise toplam kadın iş gününü haftada 73.4 saate çıkartıyor. Erkek kamu işçilerinde bu süre 56.2 saat.[17] Avustralya’da ev işlerine ayrılan süre, kadınlar için 33 saat 45 dk., erkekler için ise 18 saat 20 dk.[18] Kanada’da ise kadınlarda 50.1 saat, erkeklerde 24.4 saat.[19]

Neoliberalizm sosyal devleti tasfiye, emekçilere, etnik azınlıklara, kadınlara yönelik destek programlarını iptal eder, bu destekleri parayla erişilebilen hizmetlere dönüştürürken, kadınların sırtındaki ev işi yükü daha da katlanacaktı.

Covid-19 pandemisi bu koşulları daha da ağırlaştırdı. Kadınların erkeklere oranla yüzde 24 daha az kazandıkları ve yüzde 50 daha az maddi varlığa sahip olduğu koşullarda, pandemi zenginlerle yoksullar arasındaki gelir uçurumunu derinleştirdiği gibi, erkeklerle kadınlar arasındaki eşitsizliğin de katlanmasına yol açtı.

Öncelikle, pandemi nedeniyle kapanan ya da işçi tensikatına giden işyerlerinde işten çıkarma ve ücretsiz izne çıkarmada öncelik, çalışmaları “aile bütçesine katkı” olarak görülen ve karantina koşullarında evlere kapanan çocuklarla ilgilenmeleri “doğal görev” kabul edilen kadınlara verildi. Pandemiden en çok etkilenen sektörlerin, kadın istihdamının yoğun olduğu hizmet,[20] perakende, ticaret, gıda gibi işkolları olması, kadın istihdamındaki düşüşün bir başka nedeni. Tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de… Nitekim, UNDP Türkiye Analizi, pandemi sürecinde işten çıkartılanlar ve ücretsiz izne çıkartılanlar arasında kadınların ağırlıkta olduğunu gösteriyor. DİSK/ Genel-İş Covid-19 salgınının kadın işçiler üzerindeki etkileri araştırması Mart 2021 raporuna göre de, kadın işçilerin yüzde 38’inin geliri düştü ve son bir yıl içerisinde geniş tanımlı kadın işsizliği 1 milyon 346 bin kişi arttı.

DİSK Araştırma Dairesi Uzmanı Deniz Beyazbulut’a göre, son bir yılda kadınların istihdamında yüzde 6,5’lik bir düşüş yaşanırken bu oran erkeklerde yüzde 2.7 olarak gerçekleşti. Bunun yanı sıra iş aramayan ancak çalışmaya hazır olan grup, kadınlarda yüzde 171’lik bir artış gösterdi.[21]

Yani pandemi, kadın işsizliğini ve yoksulluğunu katladı… 15 yaş üstü, yani çalışabilir yaştaki kadınların yüzde 73’ünün işgücü piyasasının dışında, yani herhangi bir gelirden yoksun olduğu[22] Türkiye’de durumun ne denli vahim boyutlara ulaştığını varın siz tahayyül edin.

Ama Covid-19 yalnızca kadın işsizlik ve yoksulluğunu katlamakla yetinmedi. Aynı zamanda kadına yönelik şiddeti de arttırdı…

Küresel salgın, geliri düşen, her an işten çıkartılma ya da en azından “ücretsiz izin” adı altında bir belirsizliğe mahkûm kılınma riski altındaki aileyi, çocuklarla birlikte eve kapatırken, kadın-erkek ilişkilerindeki gerilim hatlarına da aşırı bir yük bindirdi. Kadınlar bir yandan çocukların “on-line” eğitiminin gözetmenliği, bir yandan evdeki kocanın artan yükü, bir yandan katlanan sağlık ve hijyen gereksinimleri, bir yandan en azından konu-komşuyla dertleşmeye gidememek, yani sosyal tecrit, ve hele ki aynı zamanda on-line çalışma yükümlülüğü altındaysalar bir yandan da saatleri iyice belirsizleşmiş mesai altında helak olurken, bir yandan da koca şiddetine karşı tümüyle savunmasız kaldılar. 

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’nin verilerine göre pandemi sürecinde dünya genelinde kadına ve kız çocuklarına yönelik raporlanan şiddet vakalarında ciddi bir artış yaşandı. BM’nin “gölge pandemi” olarak tanımladığı bu artış sonucunda son bir yılda 15-49 yaş arası 243 milyon kadın ve kız çocuğu fiziksel ve cinsel şiddete maruz kaldı. Karantina uygulamaları sürecinde Kanada, Almanya, İspanya, İngiltere ve ABD’de ev içi şiddet vakalarında ve kadınların acil durum sığınağına taleplerinde bir artış gözlenirken, bu artış Fransa’da yüzde 30, Singapur’da yüzde 33, Arjantin’de yüzde 25 düzeyine ulaştı. Türkiye’de Nisan ayında gerçekleştirilen bir araştırma ise kadına yönelik şiddetin COVID-19 sürecinde yüzde 27.8 arttığını gösteriyor.[23] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’undan Gülsüm Kav, pandemi döneminde telefon destek hattına ulaşanların 3’te 2 oranında arttığını belirtirken, Mor Çatı yetkilileri de pandemi nedeniyle şiddet uygulayan erkeğe evden uzaklaştırma tedbiri uygulanmadığı ve kadınların sığınma evlerine kabul edilmediği açıklamasını yapıyor.[24]

Kimilerinin felaketi, başkalarının saadeti oluyor. Şunun altını çizmeli, büyük patronlar Türkiye’de de Covid-19 krizini fırsata çevirmeyi bildiler. İşveren için sıfır maliyetli “uzaktan çalışma” formülünü (öyle ya, personel kendi evinde, kendi elektriğini-suyunu kullanarak, kendi ısıtma giderlerini karşılayarak, patronlarını servis, yemek gibi angaryalardan kurtararak, kendi bilgisayarlarıyla, hatta çoğunlukla kendi internet abonelikleri üzerinden çalışırken işletme giderlerini de sıfırlamış oldu) böylelikle test etti – ve sevdi[25]… Sonradan işten çıkartmalara dönüşen ücretsiz izinler, işçi giderlerini aşağı çekerken, yaygınlaşan işsizlik, çalışma sürelerini uzatmanın, çalışanlar üzerindeki iş yükünü arttırmanın önünü açtı. Fiziksel çalışmanın sürdürüldüğü işyerlerinden bazılarında “sağlık” gerekçesiyle yemek servisi durduruldu.

Dardanel’de çalışan kadın işçilerin sosyal medyada paylaştıkları şu mesaj, patronların pandemiyi nasıl fırsata çevirdiklerinin tanığıdır:

“…fabrikanın tüm bölümlerinde iş hukukuna aykırı davranışlar sergileniyor. 9.5 saatlik mesai süresinde yalnızca yarım saat yemek molası veriliyor, 7.5 saati aşan çalışma süresinde hakkımız olan bir saatlik molalara çıkamıyoruz.

Daha önce de uygulanan bu hukuksuzluğun yeni bahanesi ise covid-19. Çalışma saatleri içerisinde onlarca kişi; kapalı alanda, aynı bantta, aynı tezgahta yan yanayken bulaşmayan virüs; açık havada, mola alanında ve dinlenme süresinde bulaşıcılık gösteriyor gibi davranılıyor.

12 saat çalışırken ise molalarda çay ve su bile verilmiyor. Kantinden sürekli zamlanan fiyatlarla kendimiz almak zorunda kalıyoruz. Yemekhanede yemeklerimizden sürekli böcekler çıkıyor.

Yemek sonrasında tüm işçiler mide rahatsızlıklarından yakınıyor, kullanılan ucuz yağlar mide yanması ve şiddetli bulantı yapıyor. Sadece çalışan sağlığını tehdit etmekle de kalmıyor elbette.

Fabrika içerisinde kamera ile çekim yapmak yasak çünkü kurtlu ve bozuk ürünleri çekip basına vereceğimizden korkuyorlar. Paketleme esnasında bozuk ve çok bozuk ürünleri ayırıp bozuk ürünleri tekrar kutulayıp tüketiciye sunuyoruz.

Fabrikada sendika olmadığı için hakkımızı arayamıyoruz, sesini çıkaran arkadaşlarımız hiçbir sebep gösterilmeden işten çıkarılıyor. Fazla mesai ücretlerimiz yatmıyor, türlü bahanelerle ücret kesintileriyle karşılaşıyoruz.

Personel kartını bir dakika erken bastığımızda iki saatlik ücret kesintisi yapılıyor. Telefondan saate bakmak da ücret kesintisi sebeplerinden yalnızca biri.

Asgari ücretin üzerinde maaş alan sigortalı çalışanların (sayısı her ne kadar az olsa da) sigortası asgari ücret üzerinden yatıyor.

Reklamında ülkede en fazla kadın çalışan oranı olan fabrika olmaktan övünen patron kadın çalışanlara kreş hakkı vermediği için, içeride şiddetli kadın düşmanlığı yaşattığı için samimiyetine inanmıyoruz.

Dardanel balık uzmanı değil, ücret kesintisi ve kadın düşmanlığı uzmanıdır. Makarnaya koyan işverenin kadın düşmanlığını yakından tanıyor ve fabrika içinde yaydığı kadın düşmanlığı da teşhir ediyoruz.”[26]

 

“Kıyamet” Dedikleri ha Koptu ha Kopacak

 

Söze “kıyamet alâmetleri”yle başlamıştım. Aslına bakılırsa, “zincirlerinden başka yitirecek bir şeyi olmayanlar” için kıyamet, pek öyle korkulacak bir şey değil. Nihayetinde “kıyam/ayaklanma” kökünden türetilmiş bir kavram değil mi? Ayaklanma, ya da “ayakların baş olması”. “Ayak takımı”nın, yoksulların, sömürülenlerin, ezilenlerin, “Artık Yeter!” diyerek ekmeğin ve gülün herkese yeteceği eşitlikçi, özgürlükçü, kardeşçe, insanca bir yaşamı kendi elleriyle kurmak için harekete geçmesi… Hayır, bunlar hiç de kötü şeyler değil. 

Emekçiler, ama en çok da kadın emekçiler, bir süredir, “Artık Yeter”in sinyallerini veriyorlar. Novamed, Flormar, Greif, CPS Tekstil, Simbo, Real, İndomie, Mitsuba, Destek Otomotiv, Atılım Tekstil, Migros, Bel Karper… tüm ülkeyi sarsacak bir kıyametin müjdecisi, kadınların ön safta direnişi yükselttikleri çoban ateşlerinden bazıları. 

Onlar hem emekçilerin, hem de kadınların kurtuluşunun yollarını döşüyorlar. Öyleyse, şimdi Ruhi Su ustayla birlikte terennüm etme zamanı:

Dinleyin arkadaşlar/ Bir atasözümüz var/ Biri yer biri bakar/ Kıyamet ondan kopar.

Kıyamet dedikleri/ Ha koptu ha kopacak/ Yoksuldan halktan yana/ Bir dünya kurulacak.

Görmüşler ileriyi/ Atalarımız demek/ Herkese yeter dünya/ Herkese yeter ekmek.

 

[*] İnsancıl Dergisi, Yıl:31, No:379, Şubat 2022…

[1] Karl Marx.

[2] Yahudi-Hıristiyan ve İslâm geleneğinde kıyamet alameti sayılan grotesk varlıklar: cüceler, devler, cin ve şeytanlar ya da yıkıcı/ istilacı kavimler.

[3] Bunlar “büyük alâmetler”… Bir de “kıyamet”in ön habercileri olan küçük, yerel alametler var. Bazıları şöyle: Âlimlerin sayısı azalıp cehalet artacak; emanete kıymet verilmeyecek; doğanın dengesi bozulacak; kimse kimseye güvenmeyecek; faiz yayılıp ticarette dürüstlük ortadan kalkacak; kadınların sayısı artıp erkeklerin sayısı azalacak; her yere yüksek katlı binalar dikilecek; iş ehli olmayan kişilere verilecek; doğru söz söyleyenler susturulacak; komşuluk ilişkileri bozulacak; adaletle hükmeden hükümdar kalmayacak…

[4] OXFAM, “Extreme inequality and essential services” (https://www.oxfam.org/en/what-we-do/issues/extreme-inequality-and-essential-services)

[5] Anna Papadopulos, “The World’s Richest People (Top Billionaires 2021)”, Ceoworld, 4 Kasım 2021, https://ceoworld.biz/2021/11/04/the-worlds-richest-people-2021/)

[6] Bkz. Nominal GSYİH değerlerine göre ülkeler listesi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Nominal_GSY%C4%B0H_de%C4%9Ferlerine_g%C3%B6re_%C3%BClkeler_listesi

[7] https://www.un.org/sustainabledevelopment/poverty/

[8] Carmen Reinhart ve Vincent Reinhart, “Ekonomide Pandemi Etkisi: Büyük Buhran’a Hazır Olun”, Fikir Turu, 17 Eylül 2020, https://fikirturu.com/ekonomi/ekonomide-pandemi-etkisi-buyuk-buhrana-hazir-olun/

[9] Örneğin Kanada, aşının yeni dolaşıma girdiği 2021 başlarında her bir yurttaşını beş doz aşılamaya yetecek kadar aşı satın almıştı. Yoksul ülkelerin çoğu için aşı sırasının en erken 2022’de (başka yorumlara göre 2024) geleceği bildiriliyor. (“Covid-19 Aşısı: Zengin Ülkeler Aşıların Çoğunu Satın Aldı, Yoksul Ülkeler 2022’ye Kadar Beklemek Zorunda Kaldı”, BBC News, 26 Ocak 2021, https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-55805108)

[10] “DSÖ’den Yoksul Ülkeler İçin Aşı Bağışı Çağrısı”, DW, 27 Mart 2021, https://www.dw.com/tr/ds%C3%B6den-yoksul-%C3%BClkeler-i%C3%A7in-a%C5%9F%C4%B1-ba%C4%9F%C4%B1%C5%9F%C4%B1-%C3%A7a%C4%9Fr%C4%B1s%C4%B1/a-57024453

[11] “Milyonerlerin Sayısı İlk Kez 20 Milyonu Geçti”, DW, 20.6.21, https://www.dw.com/tr/milyonerlerin-say%C4%B1s%C4%B1-ilk-kez-20-milyonu-ge%C3%A7ti/a-58089222

[12] http://data.worldbank.org/indicator/SL.TLF.PART.TL.FE.ZS.

[13] “Gender pay gap will not close for 70 years at current rate, says UN”, The Guardian, 5 Mart 2015.

[14] “Amazon Çalışanları, Kovulmamak İçin Tuvalete Bile Gitmiyorlar”, Pazarlamasyon, 16 Nisan 2018, https://pazarlamasyon.com/amazon-calisanlari-kovulmamak-icin-tuvalete-bile-gitmiyorlar/

[15] “Bu İşyerinde İşçiler Altlarına Bez Bağlıyor!”, Cumhuriyet, 14 Mayıs 2016, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bu-isyerinde-isciler-altlarina-bez-bagliyor-533512

[16] Kasım Cindemir, “Kriz Amerika’da 70 Yaşındaki Kadını Geneleve Düşürdü”, Hürriyet, 24 Kasım 2008, s. 8.

[17] UNIFEM, Progress of the World’s Women, 2005. Women, Work and Poverty.

[18] http://www.abs.gov.au/AUSSTATS/abs@.nsf/Lookup/4102.0 Main+Features40Marchyüzde202009.

[19] http://www.statcan.gc.ca/pub/89-503-x/2010001/article/11546/tbl/tbl006-eng.htm

[20] Örneğin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre salgın nedeniyle, çalışan kadınların yüzde 61.2’sini istihdam eden hizmetler sektöründe yüzde 4.3 küçülme yaşandı. 

[21] Ayşegül Ilgın, “Salgın neden en çok kadınları vurdu?” Deutsche Welle Türkçe, https://www.dw.com/tr/salg%C4%B1n-neden-en-%C3%A7ok-kad%C4%B1nlar%C4%B1-vurdu/a-56787185

[22] Menekşe Tokyay, “Pandemi sürecinde kadınlar daha da yoksullaşıyor”, Euronews, 24 Mart 2020, https://tr.euronews.com/2020/05/24/rapor-pandemi-surecinde-kad-nlar-daha-da-yoksullas-yor

[23] “Covid-19 Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğini Derinleştiriyor mu?” https://mag.bilgi.edu.tr/tr/haber/covid-19-toplumsal-cinsiyet-esitsizligini-derinles/

[24] Ayşegül Ilgın, “Salgın neden en çok kadınları vurdu?”, a.y.

[25] Nitekim, “Uzaktan Çalışma Yönetmeliği” 10 Mart 2021’de Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girdi. (İdil Tezer, “Uzaktan Çalışma Sisteminde Kadının Adı Yok”, Kadın İşçi, 23 Mart 2021, https://www.kadinisci.org/2021/03/23/uzaktan-calisma-sisteminde-kadinin-adi-yok/

[26] Dardanel İşçi Dayanışması, https://twitter.com/dardanelisciler/status/1457048438282014721

İlginizi Çekebilir

Hakan Tahmaz: Sürdürülebilir barış, anadil hakkı  ve küresel düzen  
Uğur Güney Subaşı: No Country for Kurds (Kürtlere yer yok)

Öne Çıkanlar