Müslüm Yücel: Jacques Rancıere’in Anlaşmazlık’ı üzerinden iç savaş 

Yazarlar

İç savaş, kısaca, devletin kutuplara bölünmesinden doğar ve bu bölünmenin en büyük nedeni dikta rejimleridir: Hiçbir diktatör kan dökmeden gitmez. İç savaşın harcı din ve dille yoğrulur. 

Bu üçü dikta ve diktayı ayakta tutan siyasal kastın öznel varlığının dışında değillerdir. Dikta, onun bağlı olduğu kast, gücünü yitirince ya da gücü kendi içinde bölününce, geri çekilip sandığa gitme yerine, sokakları tercih eder; mafya ve siyaset iç içe girer; biri diğerinin işini yürütür. İç savaş, tarihçileri, iç savaşı 19’uncu yüzyıldaki Amerikan İç Savaşı’yla (1861- 1865) başlatır. Yirminci yüzyılda ise İspanya İç Savaşı (1936-1939) vardır; bu savaş, pek çok filme, romana ve şiire konu olmuştur. Yunan İç Savaşı (1945- 1949) ve Osmanlı’nın 1915- 1924 yıllarını da elbette bunlara eklenebilir. 21’inci yüzyılda, Lübnan (1971- 1991) ve Suriye (2011) iç savaşı da hala günceldir.  

Hiçbir iç savaşın kazanını yoktur. Ya bölünme ya kanla bitme dışında bir sonuç söz konusu olmamıştır ve hala, yaralar diridir. 

İç savaş amaçsızdır ve bu savaşın öznelerinin “fikirleri/ amaçları” altında kötülük yatar; bu açık ve aleni yapılan kötülüklerdir. Kötülüğü büyüten, kötülüğe gösterilen tahammüldür ve kötüler, tahammül edildikçe azarlar (Tolstoy). Çünkü kötüler için, iktidar araç değil, bizzat kendileri için amaçtır; yaptıkları ve adına devrim dedikleri şey de diktalıklarını sürdürmek üzerinedir. Eziyetin amacı eziyet, işkencenin amacı işkencedir. İktidarın amacı yine iktidardır (Orwel). 

Bunun için her şeyi meşru görürler. Siyasetten anladıkları kendi siyasetleridir; felsefe ve edebiyatla ilgilenmezler, ilgileri, kendi işlerine yarayan felsefe ve yine kendilerine yarayan edebiyattır. Mahallidirler. Kendi mahallelerinin uydusu haline getiremedikleri her mahalleyi düşman beller, buraya sivil güçlerini yığarlar. Adları partilidir. Karşılarında hiç kimse yoksa bile, kendileri için düşman yaratır ve burada yaşarlar. Buralar dinlerinin, dillerinin kurtarılmış bölgeleridir. 

Antik Yunan’da, siyaset ayrı felsefe ayrı bir şeydi. Sokrates için siyaset, Atina’da yapılan bir şeydi ve kendisi, burayla ilgilenmezdi. Atina’ya felsefeyi taşıyan Platon olmuştur, ki o da burada, bir açmazla karşılaştığı için olsa gerektir: Kimle kim arasındaki eşitlik sorunu bunun mihengidir. Ama yine de siyaset, felsefe için bir çıkmazdır; nesnenin aradığı anlam, siyasetin öncüleri için amaç değildir, hele ki felsefenin kimseyi kurtarmadığı gerçeği varken, bu daha bir açıkta kalır. Açıkta kalan, anlaşmazlıktır. Ama neyin üzerinde anlaşmazlık? Kimle kim! Devlet, üzerinden siyaset felsefesinin “doğuşu” bir paradoksla başlar: Adalet. Buna göre adil olan- adalet, herkese payına düşeni vermektir. Herkes gerçekten payına düşeni alamadığında doğan şey anlaşmazlıktır.

Ayrışmanın nedeni, güçlü olanın çıkarları olabilir mi? Güçlü olanın çıkarları, güçsüz olanların zararınadır. Bu yüzden terazi eğilir; terazi, güçlü olana hak verir; fayda, adaletin üzerinde durur; fayda, kim? Unvanlar ve fayda elbette ki bize çok şey verir. Unvana göre adalet ve fayda. Bu fayda ağları arasında bil fiil sömürülenlerin, küçük dillerin, küçük dini yapıların elbette ki sözü olmaz ancak bunlar arada büyük fayda sahiplerinin krizlerinde işe yaradıklarından hammadde olarak bir tarafta hazır tutulurlar. Bunların kendi başlarının çaresine bakmasına, ayrı bir yapı içinde büyümelerine izin verilmez. Bunlar işe yaradıkları zaman devreye sokulur. Küçük paylarla idare edilirler. Siyaset sandalyeleri verilir ama burada konuşma hakları, haklarını dile getirmeleri onların verdiği sure kadardır. Ekonomileri yine öyledir; daha çok üretilene, onlar fiyat ve değer verirler, her şey onların kazançları içindir. Aristo azınlığı ilk ifade eden bir kimse olarak iyi bir sıralama yapar; buna göre, azınlığın sahip olduğu zenginlik, en iyilerin (aristokrat) sahip olduğu ada kaynaklık eden erdem ya da mükemmelliktir. Buna karşı verilen özgürlük ise yine diktanın bahşetmesi kadardır.

Azınlığın borçlanmasına oligartlar bakar; bunlar, borç vererek, ürünü, emeği daha zamana geçmeden ipotek altına alırlar. Bu yüzden azınlık, daha tarlasını bitirmeden, başka iş yapmak zorunda kalır. Azınlık, başka illere gider, daha kazma vurmadan ödemesi gereken borç için çalışması gerekir; oligard, onu burada, kendisine bağlı sivil güçlerce tehdit altında tutar, sırasında döver; oligard iflas etmişse, bitmişse ve yakında servetini kaybetme raddesine gelmişse, öldürme; siyaseti devreye sokup, din ve dili bahane bahsine de girmek isterse iç savaşa kadar bir güç birikimi vardır. Bunu saklı tutar. Siyaset, felsefeyi ret için büyük araçtır. 

Artık halkı da tanımlamak gerekir. Halk öyle büyüttüğümüz, uğruna hapisler yattığımız bir topluluk değildir. Halk, ötekine saygısızlıkla, sınıf özelliklerini kaybetmiş yığındır; Almanlar, Fransızlar, İngilizler, Araplar, Türkler, Çinliler vs. halk değillerdir, yığındır; haksızlık eden, haksızlığı taşıyan, adil ve adaletsiz kimselere denir. Yığın! Ve Devlet ve devletin siyaset felsefesi, bu yığını koordine eden bir güç/ parti haline gelmişse de iç savaş zafer naralarıyla davet edilen bir şeye/ kimseye döner. İyi niyetin, sevginin, aşkın, adaletin, sadece doxa’sı (görünüşü) vardır. Doxa ve demos iki şeyle ayakta kalır: Haz ve acı! Öldürmekten haz alır, öldürmediği zaman acı çeker, ötekine asla ve asla tahammül etmez. Bütün sevilmez, bütün çokluktur, çokluğa düşmandırlar. Çünkü bunlara göre, kendilerinden olmayan, daha azdır; çokluğunu, silahla, silah kadar ağır ve güçlü olan ekonomiyle elde tutar… Uzlaşma nedir bilmez; uzlaşı yerini alkışa bırakmıştır. Öyle bir alkışlardır ki bunlar, her çırpıntı bir zaferi söyler. Hele ki seyirlik olsun diye azlar arasında buldukları, giyindirip kuşandıkları… 

Başka ülkelerle savaşa girmedikleri zaman bazen iç savaş çıkartırlar (Irak/ Suriye, Libya, Lübnan). Kendi içindeki azı, öyle bir vururlar ki… Elbette amaç, salt azı vurmak değildir, azla başkasına gözdağı vermektir. Bazen azınlıkları da birbirine düşürürler. Böylece kendi halelerini büyütürler. Çünkü efendilik kazanmışlardır; siyaseti, bir felsefeye oturtanlara efendi denilir, hümanist kral, şair sultan vs. Heredot’un meşhur bir örneği vardır: İskitler, elde ettikleri kölelerin gözlerini oyar ve bunu kutlu bir gelenek sayardı (uğur). Ayrıca gözleri oyulan daha kolay terbiye edilir ve daha çok işe yarardı (hayvan bakımı, tellallık, hamam işleri). İskitlerin büyük düşmanları da Medlerdi. (Kimine göre Medler, Kürtlerin atasıdır. Bana göre değil, Saint German ne kadar Fransız’sa, Medlerde o kadar Kürt’tür.). İskitler, gece gündüz, oklar, mızraklar yapar. Kale ve burçlar yapar. Büyük saldırı zamanı geldiğinde bir İskit askeri şunu söyler: “Bana sorarsanız mızraklarımızla oklarımızı bir kenara bırakalım ve her birimiz elimize atlarımızı kırbaçladığımız cinsten birer kırbaç alıp üzerlerine yürüyelim. Buraya kadar bizi elimizde silahla gördüler, bizim dengimiz olduklarını doğuştan bize eşit olduklarını zannettiler. Fakat elimizde silah yerine kırbaç gördüklerinde bizim kölelerimiz olduklarını anlayacaklar, anlayınca da teslim olacaklar…” 

Heredot eğer yalan söylemiyorsa, İskitler bunu yaparak, Medleri köle yaparlar. Siyasetleri de böylece bir ahlaka oturmuş olur. 

Bir halka yapılacak en büyük zulüm, onu halk olmaktan çıkartmaktır. Bir halk, nasıl halk olmaktan çıkartılır? Yoksullardan oluşan bir kitle, yollara düşürülmüş bir kitle, adına, hatta siyasetine başkasının (efendinin) yön verdiği bir kitle… Yoksulluk, edebiyat ve siyaset için malzeme verir ama devlet için, devlet ve siyaset felsefesi alanında/ anlamındaysa yoksulluk, sıfattan arındırılmış bir şey/ nesnedir; içi boş bir özgürlüğün, küçük ekmek kırıntılarıyla bir anlam bulduğu yerdir; ne yaşama felsefeleri vardır ne de siyasetleri, ekmekleri kadar düşünür, istendiği kadar konuşurlar… Bu dizge, bazen kırılır; yoksullar, siyaseti kuran kimseler olur ve demokrasilerde (ki burada eşitlik yoktur, her demokrasi, diktaya evrilir) yoksullar, iktidara gelmek isteyenlerin ucuz sermayeleridir. Paydan, yok ve yoksun olan parçacıktırlar. Onların çocukları okula gitmez, askere alınır; onların çocukları ucuz iş gücüdür. Dahası genelevler, randevu evleri, devletin çıkarları için, devlet adamları tarafından bizzat üretilen ve yönetilen mafya da onlara yön verir. Devlette bu sırada her kim olursa olsun, herkesin eşit olduğu bir yer değildir… 

Hobbes, buna gülerek bir karşılık verir; burası, herkesin herkesle savaştığı bir yerdir; burası, devlettir. 

Devlet, siyasetle yönetilir. Yönetilir burada, çok sırıtıyor. Çünkü siyaset, kurulan bir şeydir ve temeli, sınıf savaşıdır. Marx’ı anmam gerekiyor: Proletarya bir sınıf değil, bütün sınıfların çözülmesidir. 

Çözülmediği için, iç savaş kapıdadır. İç savaş bir tehdittir ve her zaman, bankadan kredi alır gibi- ödenmediği takdirde her şeyin gider mantığıyla varlığını sürdürmektedir. Çünkü faydalı olanla adil olan arasındaki sahte süreklilik, bize sadece ses veriyor, söz vermiyordur. Halk ya da elimizi bazen göğsümüze vurup halkımız diye nutuk attığımız, boyun damarlarımız yılan gibi gövdemize inence deliye dönüp en yakınımızdakini bu uğurda kırmaktan, dökmekten hiç çekinmediğimiz o halk, Aristo’nun deyimiyle, kaba bir hayvandır. Bilgi ve becerimiz yoktur, sadece hiddetimiz vardır. Çünkü kente sızarak, illet olmuşuzdur!

Hiddetimiz! Onların işine yarar! Dikta, hiddetimizle iktidarına güç kazandırır, hatta, kendini inşa eder. Bütün kötülükleri biz yapıyoruzdur. Biz, diye kurduğumuz cümle yavandır. Çünkü biz, adsız, sansız, kalabalıklarızdır. Kaba hayvanız. Ormandan gelmiş, burada yaşıyoruzdur. Sesimiz vardır. Kentli değilizdir, onların sözlerini anlamıyoruzdur ve onlar da bir türlü bizi adam edemiyorlardır. Bu Edward Said’in de ana konusudur. Biz, ifade edilmesi gerekenleriz, sırasında akrabalık bağları bile ileri sürülür.

Sorun ya da soru, paye ile söz arasındadır. Çünkü bize taraf gözüyle bakılmıyor. Yığına kim hangi gözle bakar ki? Taraf, sözü olandır oysa biz, kaba hayvanız. Bizi temsil ettiğini zan ve san ettiğimiz kimseler bile onların elbiselerinden kesilmiş birer kumaştır. Hem bu arada, kim siyasetten söz edebilir? Siyaset, konuşan/ sözü olan kimseler arasında olup biten bir şeydir. Bizse, şey değiliz, biz, şeyin aşağısında, hırıltıyla var olan kimselerizdir. Yüzleşme, barış bile karşılıklı eşit sözler üzerinden gelişir ama biz kaba hayvan yanımızla, bir anlama gelmeyen seslerle kentte yaşasak bile yerimiz, ruhsal olarak ormandır; onlar, kentli kimselerdir; kent, sözün yeridir… Onlar konuşarak anlaşır, biz, bir birimize dalarız, adına yaşamak deriz, ucuz roman… Kimi zaman da onların taklidini yapıp, onlar gibi oturup kalkıp, varlığımızı sınarız; yok, nasıl var’ı sınar, hem, addan yoksun, ağızdan çıkan sesin, salt ses mi olduğu bile tartışılırken, ne gereği var ki bunun? Üstelik söz sahibi olmayanların sözlerini işitmeyen patrisyenler, bu düzenin formülünü bize sunmadılar mı? Siyasi gelecek diye söylenen neydi? 

Adil ve adalet, toplum türetemez. Toplum, adil ve adaleti türetir. Adil ve adaletin korucusu olan asker ve polis, herkesin ve kesimindir. Bir parti ya da bir ekonomik kuruluşun kamçıları değillerdir. Bir devlet polis ve asker gücüne dayanıyorsa, bu gücünü değil, güçsüzlüğünü simgeler. Çünkü polis ve asker, tıp kadar, topluma gerekli olandır ama gerekli olan, gerekli diye açıklanamaz; gerekli olanla anlaşılan sadece kamuya ait olandır; polis, bir danışmandır, hiçbir danışman din, dil ve ırk gözetmez. Gözettiği an polis, korkuluğa döner. İşi gücü kimlik sormaktır. Başkasının kişiliği ve kimliği üzerinden kendini var etmektir. Küçülmüş devlet benim demektir. Devlet onun şahsındadır. Kimlik sormak, potansiyel suçlu anlamındadır. Şüpheli! Suçlayandır polis. Ya da orta ölçekte, rutin bir arama demektedir polis; oysa kişi hakkı ve kişinin zan altında bırakılması hiçbir şekilde rutin diye bir şeyle açıklanamaz. Rutin, keyfi demektir. Daha doğrusu polisin yaptığı ve bende karşılığını bulan şüpheli ve rutin gibi ima ve benzetmeler beni hayvan, onu söz söyleme yetkisine sahip kişiye dönüştürmüştür; devlet, ben değilsem, benim üzerimdeki bu etkinlik, kentle benim bağımı zayıflatır ve ben, sözün olmadığı bir yere giderim; beni, yetki ve sözleriyle, sözlerimi bir tutmayan bir güç, ancak beni, kendine benzetir; gözleri oyulan bir Medli olma kaydıyla yaşamama izin veren, rutinle açıklayan, şüphe içinde beni yaşamaya zorlayan bir güç, güç müdür? Polis, bir şirkete ortaklığın gereğini yapıyordur, bir danışman değildir.

Özgürlük, eşitlik ve adalet olmadığı bir yerde güvensizlik hakim olur. Güvensizliğin en büyük kaynağı da siyasetin, ekonomiyle kurduğu güçlü bağdır. Siyaset adamları, yalnızca iktidara gelip, toplumun refahı için çalışmaz, bunun yanında topluma ait olan kaynaklardan pay sahibi olurlarsa eğer, artık siyasi olarak anlaşamadıkları kimselerin yanına, bir gün nasıl elde etmişlerse, elden çıkartmak zorunda oldukları bir serveti düşünürler. Fikirleri, bunun tek silahı olur; bunun için, silahlı, yarı sivil güçler oluştururlar. Burada asker ve polis; öte yandan mafya, siyaset üzerinden eyleme geçer; doğrusu, siyaset, bunları, vatan ve millet diye eyleme zorlar. Polis bunu sahiden, sahici bir duygu etrafında, kimi zaman da pay sahibi, küçük ortak olarak yapar. İç savaş partili kimselerin, polis olmasıdır. Ancak bu polis, yalnızca partili bir polis de değildir, işletmeye de ortaktır. Onlardan olmayan kimseleri kentin aptal birer uzvu sayar; kendisi, partisi ve ekonomisiyle, şehrin kalbidir, kan pompalar! Ucuz iş gücünün çok ucuzlatılmış halidir bu! Bunu yapmayan ve kendini toplumdaki bütün kesimlerin danışmanı sayan polise düşünse, intihardır. Silaha yakınlığı, ölüme yakınlığı, bir hayat üretemediğinden kendi hayatına kast ederek, buradan ayrılır.  

Polisin, içselleşmiş, silahsız hali elbette ki yargıçlardır. Bunlar, adaleti yerine getiren kimse olmaktan uzaktırlar. Bunlar, iktidarın onlara ayırdığı, iş koludur. İşleri, iktidarın çıkar ve haklarını gözetmektir. İktidar ne derse, onlar onu söyler. İktidara gelmek isteyen bütün güçler, önce adaleti ele geçirirler. Bir beyanları yoktur, ilanları vardır ve bu ilanların bir anlam içermesi de önemli değildir: Yasa, böyle diyor. Böyle diyen ve beni dinlemeyen, bana söz hakkı vermeyen ve bana istediğini söyleyen birinin sözü söz mü? Elbette dikta etrafında hatırı sayılır, salt parayla ayakta kalan basın da ayrı bir yargıçtır. Savaşı manşetlerine taşır; ölüm, onun tirajıdır, iki işe yarar ihbar eder, sonra da diktayı güçlendirir ama bazen baltayı taşa vurduğu da olur; çokça övdüğü diktayı, büyük övgülere mazhar ederek, altını oyar; o zaman anlarız, yeni bir dikta yetişiyordur.   

Diyalog, tartışma yoktur, olmaz. İktidar içinde yer almayan herkes, ikinci şahıs zamiriyle karşılık bulur: Beyefendiler bunu söylüyorlar… Anlamak, yoktur; çünkü anlamak, ilk başta, sözde uzlaşmak, anlam aramaktır. Şunu söylüyorlar hep: Beni anladınız mı? Bu şu demektir: Siz beni anlayacak kudrette değilsiniz. Size söz hakkı vermiyorum, size tanıdığım tek şey vardır, ki bu itaat’tır. Aynı kelimeleri kullanıyoruz diye bir ve aynı değilizdir. Hatta bizim dilimizi çok iyi kullanmanız bile bir işe yaramaz…

Sonra şu: Onları istemiyoruz… Kim istemiyor, o istemiyor ama “onlar” diyor; onlardan kasıt bir kişi, bir aile değildir, onlardan kasıt, ötekilerdir- tümü/ hepsi; onlar dediği kimselerin bir adı ve unvanı yoktur, onlar, konuşacak kişi değildir, aralarında konuşulacak bir kişi bile yoktur demektir; burada,  açık artırmaya çıkartılsa bile onlar denilen kimseler bir çıkar çatışmasının sözcüleri bile değillerdir; onlar demek, varlık olarak, tartışma halinde, benim emsalim olmayanlardır. İhtilafa neden olan bir soru/ sorun bile yoktur, bir tek kusur vardır, kusur onlardır. Onların varlığı, onu, ben yapıyordur ama, bu kimseyi, şu an, ilgilendirmez; bir günde, bir aileden yedi kişinin öldürülmesi, gazetelere böyle yansır, yedi kişi öldürüldü; adsız, unvansız ve işsiz, yoksul ve yalnız, yani, öldürülmesi gerekli kimselerdir bunlar. Toplumsal dil, basının ve siyasetin dili onaylar ve onay, sözü bir leşe çevirir; onay, kabul edilmiş bir ölümdür, tartışılmaz, onay, olması gereken olmuştur; olması gerekenle, verilen cezanın çarpımından elde edilen sonuç, biz onların ne dediğini anladık? Ne dediler, hiç? Ne yaptık? Gerekeni! Gereken, biz onları, topluluk içinden çıkarttık? Çünkü biz ve onlar diyerek, istemeden de olsa, bir çatıya dahil oluyorduk… 

Anlayış! Varsayımdır artık. Güvenli alanlarda anlayış olur. Eşitlik alanında ama onlar biz, asla eşit değiliz. Onlar, bizim gösteri alanımızdır, hata, biz, onlarla bir araya geliriz; biz, bir araya gelir ve onlara hak ettikleri cezayı veririz. Biz çalarız ama mahallede hırsızı onlardan çıkartırız, sahil kasabasına bir otel yapmak için çamları yakarız ama sonra, yurdunu sevmek, ormanlarını sevmektir diye söyleniriz, villalar dizeriz, onlardan birini polisimiz yakalar, döve döve isterse suçlu bile olur, kabul eder, bu arada sayın bakanımıza bir villa, gayri resmi iç işleri bakanımız, sevgili mafya babamıza ormanı daha yeni yakılmış yerden, denize bakan bir arazi olmaz mı?

Suçun bayağılaştığı yerde, iç savaşla suçlular toz gibi halı altına itilir. Gelişmiş ülkelerde suçlular, böylesi zamanlarda yurt dışına çıkartılır. Bunlar, bir süre sonra, kahraman olarak geri döner. 

 Ortak dünya! Ortak devlet hiçtir. Ortak devlet, eşitliğin olmadığı- olmayacağı demokrasi diye sunulan diktadır; burası adaletin, haksızlığı kumanda ettiği yerdir. Eşitsek, niye işlenen her suçta hep akla öteki geliyor. Dahası, suçların kefaretini hep öteki ödüyor. Paydan yoksun payda diyorlar ötekine, ama suçlar konusunda, kötülükler konusunda her şey ötekine boca ediliyor. Unvan ve gökselle kurulan ruh dünyası içinde de dost değil, dostluk taklit ediliyor. Özgürlük bir paye değildir. Hak diye bir şey yoktur, hak, küstahça bir ifadedir, kim kime hakkını veriyor- kim kime, hakkını verme gücüne sahip; burası, narsizmin bile çürüdüğü bir yerdir. Hak, yerine, niye adil olan dile getirilmiyor. Hak denilirken, akla bahşetme geliyor, lütuf! Kimsenin hakkını yemeyiz! Ben kimseyim, sen benim gibi kimselere hak veriyorsun… Kimse dediğin kim? Kimse, kesim, yani, bir şey, işte, o, onlar vs’dir. Adı demokrasi? Nedir demokrasi, yalanın, insana konuşma şansı veren hali… Büyük barbar!

Ortak bir dünyamız olmalı. Ben siyaset için değilim, siyaset benim içindir. Ben bu dünyanın bir parçasıyım, kimse bana, bir fazlası muamelesi yapamaz. Hannah Arent, adı doyurucu ama içi çok savruk ifadesiyle kötülük sıradanlaşmıştır. Arent sıradan derken, zihnini tatmin eder, bir karşılık verir ama karşıdakinin ruhsal yapısını, sadece yansıyan sırıtmayla açıklar. Bir de kolay yanını tutar Arent, nefret eder. Nefretin nedeni sırıtmasıdır. Bir suçlu da vardır elbette ama suçun boy verdiği kalabalık, halk denilen devasa bütüne söz bile söylenmez. Ama şimdi, bu sırıtma bile anlamını kaybetmiştir. 

  

İlginizi Çekebilir

Uğur Güney Subaşı: Düşülen Cehennem
Kemal Okutan: Senaryo

Öne Çıkanlar